• "Peki sizin ayrıcalığınız ne?" diye soruyor.Okumak, sadece okumak.Okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını.Benim dostlarım dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı ve en yaratıcı insanları:Aristoteles, Platon, İbn Rüşd, Faulkner, Homeros, Nietzche, İbn Haldun...Bunları hangi maddiyatla bir tutabilirsin?
  • Yunan trajedilerini biliyorsunuz değil mi?Milattan önce yazılmış oyunlar ama hâlâ geçerli.Bugün bile Oidipus kompleksi falan diyoruz.Peki bunlar yazıldığı zaman bilim neredeydi?Dünyanın düz olduğuna inanılan, mikropların bilinmediği,ilkel bir emekleme çağında değil miydi?O zaman hangisi gerçek?Bugüne ışık tutan, ölmeyen ve hiç ölmeyecek olan hikâyeler mi, yoksa ilkel bilim mi?
  • Diliyle, anlatımıyla, sıcaklığıyla gene hepimizi saran yazar... TANRI'NIN BİZE ARMAĞANI YAŞAR KEMAL'DEN... Karınca Adası'nın hikayesi sizi kucaklamaya devam ediyor... "Şu insanoğlu niçin bu kadar kendine düşman, dünyadaki bütün güzelliklere, kayan yıldızlara, tepeden tırnağa çiçek açan güzelim dünyanın her şeyine, menekşenin kokusuna, güllerin rengine, kuşların ötüşüne, cerenlerin sıçrayışlarına, her gün binlercesini, milyonlarcasını gördüğümüz ışığa niçin bu kadar düşman şu insanoğlu, acaba ölümlü olduğunu bildiğinden mi? Oysa insanoğlu isterse ölümü bile güzelleştirir." " Yalnız atları, denizi sevmek marifet değil, kurdu kuşu, yerdeki karıncayı, petekteki arıyı, dünyada ne var ne yoksa, taşı toprağı, esen yeli, kayan yıldızları, her şeyi, her şeyi taa iliklerine, taa yüreğinin köküne kadar seveceksin. Dünyayı okşamaya doyamayacaksın." " Her savaşta yalnız savaşanlar ölmez, onlardan çok savaşmayanlar ölür. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, çocuklar da ölürler." " Fili görmeyen gözleriniz pireyi arıyor." " Yalan, bin kere yalan, dağlarda doksan bin kişi donup öldü, diyorlar, yalan, bin kere yalan, koskoca bir ordu öldü o dağlarda, düşmana bir tek kurşun atmadan." #okuyunokutun️🤗
  • “Peki, sizin ayrıcalığınız ne?” diye soruyor.

    “Çok basit” diyorum. “Okumak, sadece okumak. Okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 250 - Doğan kitap
  • Acıya o kadar aşinayız ki artık gözyaşları değil sözler akıyor. Yaşlılar içten dua ederken onları incelerim ve bir şey fark ettim; onların göz yaşları yoktur, ihtiyarların gözyaşları sözlerinden akar. 21.yy dışı genç içi yaşlı ne çok genci var. O kadar ağladık ve üzüldük ki akıtacak sözler kaldı bi tek.

    Bütün kitaplar ya empatinin ya da biyografinin ürünüdür. Kurguları, fantastik olanlar dışında hep hayatın içinden alıntılar, bu yüzdendir kalbe ve ruha kitap en iyi arkadaş.

    Kime sorsanız hayatımı yazsam roman olur derler. Roman olmanın önemini bilirler. En cahilinden tutun en bilgilisine herkes okumanın ve yazmanın bir çığlık olduğunu, bende varım, yaşıyorum ve yaşadıklarım bence çok zor, gücümü ayakta duyurmamı sağlayan bir çok şey var diye bir ifade şekli olarak romanı seçer.

    Anlatsak roman olur her birimizin hikayesi. Tıpkı parmak izleri gibi eşsiz hikâyelerimiz vardır, romanlaşacak hikayeler. Başlangıçta belki aynıdır bir başkasıyla hikayemiz orda şöyle bir söz duyulur "ama benim böyle bir farkım var, daha fazlasını yaşadım" der ve eşsiz hikayesini romanlastırır insan. Ama ile önceki benzerliği çürütmüş kendini ifadeye başlamıştır bile.

    Hikayeler de benzerlikten başlar yaşadıkça değişir. Tıpkı bir anne ve bebeğin arasindaki ilk bağ gibi. Ilk doğduğunda bebeğin topuk izi ve annenin parmak izi aynı olur. Zamanla bebekte erişkin olur ve işler değişir. Artık hayat, Allahtan rahime verilen ve ordan dünyaya sorunsuz gelen canıyla birey olarak yoluna devam eder.

    Waris de böyleydi. Annesine çok benziyordu. Zamanla coğrafyasının dayattığı acıları, inançları onu da buldu. Üstelik 3 yaşında bir bebekken. Bakın bebek diyorum kadın değil. Cinsiyet farkındalığı henüz başlamamış bir canlıyken, büyüklerin çokta iyi bildiği cinsiyet farklılığını yaşamaya aday bir bebek.


    Çoğu zaman midem bulandı, okuyamadim. Okurken yer değiştirdim durdum. Huzursuz oldum, şükür ettim, yeri geldi ağladım, tüylerim diken diken oldu. Sonra boşluğa daldı gözüm bunlar gerçek hala bunlarla karşılaşan binlerce bebek var, dünya hala bir bebeğin kız oluşuyla sessizliğe gömülüyor diye var olan dehşeti tekrar yaşadım.


    Dünyanın her yerinde farklı kültürler vardir ve bu farklar icinde ortak bir nokta kız çocuğu namustur algısıdır. Namus algısı kadından gecer. "Kırmızı Pazartesi" Gabriel Garcia Güney Amerika'nın kasabalarının birinde gecen namus cinayetini anlatırken, bir sözcükler dizi kurar "...bir sessizlik oldu, kız çocuğu doğdu sanki." Türkiye'den tutun Amerkaya böyle bir tabiri kadın yazısında ortak dile getirebiliyorsunuz. Dünyanın en eski tarihlerinden tutun günümüze her zaman kadın hakları ile ilgili tartışmalar ve çareler aranmıştır. Kıymetli ve çok zor bir şeydir kadın olmak. Toplum onu korumak istemiş ama neden. Hep erkeğe verilen kıymetin ürünü bu paravan değerler.

    Islamiyet öncesi kız çocuklarının diri diri gömülmesi geliyor aklıma. Bu düzeni değiştiren dinime şükür ediyorum. Şükür ederken aklıma her şeyini kızına danışan Peygamber (s.v.s) geliyor. Kızı Fatma (a.s) odaya girdiğinde ayağa kalkan bir Peygamber (s.v.s). Sonra erkek çocuk düşkünlükleri geliyor aklıma; Allah en sevdiği Peygamberimizin (s.v.s) soyunu kızından sürdürmüş. Tüm erkek çocukları ayaklanmadan göçüp gitti dünyadan. Apaçık kıymet verdi dinimiz. Kur'an-ı Kerim okunup anlaşılsa gerçek manasıyla yeryüzünde en kiymetli varlığa kadın dediğinin açık delilleri ile doludur. Cenneti o vaad edilen sonsuz güzelliği annelerin ayaklarına serecek kadar bir kıymet. Ve her uyarı ve korunma ayeti duygusallıktan, kırgınlıktan dolayı geldi. Kadın narindi ve onu ondan güçlü olan erkek korumalıydı. Böyle şükürlerin kaynağından bahsetmeden gecmek istemedim.

    Diğer yandan kültürlerin kızları sakınma ve koruma şekilleri farklıdır. Burda şunu diye biliriz;

    "Cografya kaderdir."

    Ibni Haldun

    Coğrafya kaderdir. Türkiye'de töre adına bir takım şeyler olur. Töre diyince akla kadın gelir, oysa töre toplum kurallarının yazısız sosyal hali olarak gecer. Kadın=Töre tabiri nerden çıktı. Tabi ki namus sadece kadındır algısından. Biz böyle kaderleri yasarken, yeryüzünde farklı adetlerle yine kadın olmaya dayatılan ağır bedeller var.

    Afrikada halen sürdürülen, hatta göç ettikleri batıda bile bu adetleri sürdüren insanlar var. "Kadın sünneti" Waris bunu büyük bir cesaretle dünyaya duyurdu. Hala bunun olmaması için savaş veriyor. Çeşitli çalışmaları var.

    Waris: Çöl çiçeği demek. Çölün ortasından acılarıyla yeşeren bir çiçek. Adının anlamı ile özdeşleşen kaderini antacak en guzel isme sahip olan Waris; adının anlamını kitaba veriyor. Güzelliği ile tüm dünyanın ilgisini ceken bir guzellik. Bir manken. Güçlü bir kadın, her şeye rağmen topraklarına bağlı ve sevgisini her fırsatta dile getiren bir vefa.

    Waris'e ne oldu?

    Waris 3 yaşındayken çöl ortasında sünnet edildi. Kadınlığı alındı. Allah onu kusursuz yaratmışken, yaratılan kul onda hata aradi ve onu sakat bıraktı. Bu olay esnasında binlerce kiz ölüyor. Sağ kalanlar ise çeşitli sağlık sorunları yaşıyorlar.

    Waris 12 yaşına gelince babası tarafından yaşlı bir adamin 4.cü karısı olarak 5 deve karşılığı satılıyor. Burda başına gelen korkunç olaya dur diyemeyen o küçük kız artık dur deyip, kaçıyor. Yazgısında büyük işler vardı çölü aşıp Amerikaya gelene kadar bir cok olay yaşıyor. En sonunda dünyanın merkezi olan bu yerde güzelliği ile keşfediliyor ve bu keşif ona coğrafyasındaki sessizlik sembolü kızların çığlığı olma imkanı veriyor.

    Tüm dünyaya ben sünnet edildim deyip, ilgiliyi coğrafyaya çekiyor. Ve artık cesur bir ses dimdik durup Tanrı'nın kusursuz yarattığında kusur aramayın diyor.


    Gercek bir hüznün hikayesi bu. Otobiyografik eserler okurken insan tuhaf oluyor. Kurgu yok ve direk gercekle başbaşasın üstelik bunu yaşayanın sözleri ile. Acaba yazarken nasıl ruhlara büründü? Şüphesiz can acıtıcı her sözü dışa akmasada içe akan yaşlarla dökmüştür.

    Farkındalıklar adına okunmalı! Okumak istemeyenler için filmide var izlenebilir. Rahatsız edicide olsa dünyadan gelen seslere kulak vermeliyiz. Bizi duymalarını isterken biz sağır olmaya kalkışmayalım.


    Keyifli okumalar!
  • "İyi de niye gittin dünyanın öbür ucuna?"

    Mehmet güldü. "Aslında sebebini biliyorsun" dedi. "İnsan yok diye."
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı ve dönemini anlattığı romanlarından sonra yazmış olduğu son romanı Hep O Şarkı, Sultan Abdülaziz dönemindeki bir aşk hikayesini konu ediniyor. Bir aşk hikayesi olarak geçse de anlatıldığı dönemin sosyal ve siyasi yaşantısına dair verdiği bir sürü detayla da önem kazanıyor.

    Kitabımızın ana kahramanları Münire Hanım ve Cemil Bey. Komşu iki konak arasında çocukluktan başlayan aşk ömürleri boyunca sürüyor. Bir peri masalı olabilecekken, başta ailelerin müdahalesi, sonrasındaysa hükümdarın müdahalesi ile bu aşk hikayesi bir ızdırap hikayesi olup çıkıveriyor. Kahramanımız Münire'nin ağzından bu durum şöyle anlatılıyor: "Bilmezler ki, otuz yıl evvel evlatların alın yazısını babalar, analar çizerdi ve buna karşı gelmek kadere meydan okumak gibi imkansız bir şeydi." Yazıldığı dönemin otuz yıl öncesini söylüyor ama şimdi bazı yaşantılar için de durum aynı sayılır :)

    Hikayenin içeriğine dair sürprizi kaçıracak yorumlarda bulunmak istemiyorum, zaten kısa sürede okuyup bitecek bir aşk hikayesinden söz ediyoruz. Yalnızca dikkatimi çeken birkaç noktadan söz etmek istiyorum:

    *Kitabın dönem yaşantısından pek çok iz barındırdığını söylemiştim. Tarih kitaplarında zaten İstanbul ahalisi ile Anadolu'da yaşayan insanlar arasındaki uçurumu biliyoruz ama bunları romanlardan okuyunca nedense daha çok etkileniyorum. Kitabın bir bölümünde Münire "Sivas neresi? Anadolu'nun en uzak yeri diyorlar. Sonradan duydum ki Van'a gitmiş, Van Sivas'tan daha uzakmış." gibi bir ifade kuruyor. Bizim gibi bütün imkanları önünde, dünyanın en ücra yerindeki memleketi bile dokunmatiğin ucundan bulabilenler için bunlar tabii garip geliyor takdir ederseniz :)
    *Bunun dışında bir de Münire ve Cemil buluşmak için hizmetli kadınlardan birinin evine gittiğinde Münire içinden "Benim yüzümden böyle bir yere girmek fedakarlığında bulunduğu için pişman mı acaba?" diye düşünüyor. Aman Allah'ım, sevdiği için fakirce dekore edilmiş bir yerde bulunmak nasıl da büyük bir fedakarlık (!) :))

    Dikkatimi çeken başka küçük detaylar da oldu ama incelemeyi daha fazla uzatmak istemiyorum. Güzel bir kitaptı ama duygusal olarak özel bir bağ kurmadım kendisiyle, bu nedenle bu incelemem diğerlerinden farklı oldu. Kitabı merak edenler için genel hatlarıyla bilgi vermek istedim. Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz bence ama okursanız Yakup Kadri'nin bir kadının ağzından bir aşk hikayesini böyle ustaca anlatabilmesine eminim ki siz de çok şaşıracaksınız. :)