• Başarı illüzyonu destekleniyor. Öğrenciler daha az çalıştıkları için ödüllendiriliyorlar...
  • Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • BİR KAÇ İYİ FİLM :))
    Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html