• Düşük değerli diplomalar için ciddi borçlara giren birçok öğrenci, iş bulma konusundaki gerçekleri yalnızca mezuniyetten sonra kavrıyor. Kendilerini bekleyen gerçek bir iş yok ve aldıkları diploma başarıyı garantileyen bir yol değil. Kendisine kafaya koyduktan sonra her şey olabileceği söylenen bütün bir genç nesil, kitlesel işsizlik çöplüğüne atılıyor ve yalnızca geçinebilmek için küçük bölmeli ofislerdeki işlere razı oluyor...
  • Başarı illüzyonu destekleniyor. Öğrenciler daha az çalıştıkları için ödüllendiriliyorlar...
  • Weir, 1972 Amerika California doğumlu bir bilgisayar programcısı ve aynı zamanda bir yazar. San Diego Üniversitesindeki yazılım uzmanlığı eğitimini yarıda bırakmış. İlk bilindik eseri The Egg, epey de popüler olmuş sonraları. Ama en önemli eseri, 2009-2011 arasında yazdığı bilim-kurgu romanı The Martian, Türkçe adıyla Marslı. Marslı, Dünyaca ünlü kitap yorum sitesi Goodreads’in okurları tarafından 2014 yılında en iyi bilim-kurgu romanı seçilmiş. Weir, şimdilerde yeni kitabı Zhek üzerinde çalışıyor. Uzaylılar, telepatik güçler ve ışıktan hızlı giden araçların olduğu yeni bir bilim-kurgu, 2016 yılında yayımlanacak, merakla bekliyoruz. Unutmadan, Weir sıkı bir Asimov hayranı. Hangimiz değiliz ki…

    Marslı romanını özetlemek gerekirse: Mars, Dünya ve uzayda geçen modern uzaylı bir Robinson Crusoe bilim-kurgusu. NASA ve ESA’nın ortak Mars Projeleri olan ARES sayesinde artık Dünyadan Marsa insanlı uzay araçlarıyla seyahat yapılabilmektedir. Hikâyemiz ARES-3’ün 6 kişilik astronot ekibinin Mars yüzeyine MİA aracıyla (Marsa İniş Aracı) inmeleriyle başlar. 6 kişilik ekip 5 sol boyunca defalarca yaptıkları GDF (Gemi Dışı Faaliyet) çalışmalarıyla 31 sol (1 sol için 1 normal Dünya gününe 39 dakika ekleyin) sürecek görevlerine başlarlar. Ancak henüz 6. soldeyken, yaşadıkları bir kum fırtınasının saatte 175 kilometre yıkıcı bir hıza ulaşmasıyla, 31 sol sürecek görevleri iptal edilir ve tüm ekip Mars yüzeyindeki MTA aracıyla (Mars Tırmanma Aracı) Mars yörüngesinde bekleyen gezegenler arası ulaşım araçlarına, HERMES’e (iyon motorları ile dönerek ivmelenen ve Argon gazını iterek hızlanan bir uzay gemisi) gitmek için kalkış kararı alırlar.

    Beklenmedik bir kaza sonucu, ekibin botanik uzmanı ve makine mühendisi olan Mark Watney, göğsüne hızla çarpan bir uydu anteniyle yaralanır ve görüş mesafesinin sıfır olduğu bir fırtınada kaybolur. Biyolojik verileri Mark’ın öldüğünü gösterdiğinden, kısıtlı arama çalışmaları da fayda etmediğinden, kalan 5 kişi, MTA ile Mars yüzeyinden ayrılıp HERMES’e geçer. Kumandan Lewis yönetimindeki ekip, arkadaşları Mark’ı kaybetmiş olmalarının üzüntüsüyle, Dünyaya yaklaşık 210 gün sürecek dönüş yolculuklarına başlarlar.

    Mark, Mars’ta yapayalnızdır. Üsteki hiçbir iletişim aygıtı çalışmamaktadır. Ne HERMES’le, ne de NASA ile bağlantı kurulamamaktadır. Ancak Mark, ARES-4 seferinin bundan tam 4 yıl sonra, Mars yüzeyindeki Schiparelli Kraterine ineceğini de bilmektedir. Mark’ın şu an bulunduğu yer olan Acidalia Planitia’dan ARES-4 iniş alanına uzaklığı ise 3.200 km’dir. Mark’ın mevcut yiyeceği ve suyunun 4 yıl yetmesi ise mümkün değildir. İlginçtir, oksijen sorunu ise yoktur, çünkü ileri teknoloji NASA araçları ile Marsın neredeyse sıfır atmosferinden gazları toplayıp oksijen yapan bir makinesi vardır. Schiparelli’ye gitmek için kullanacağı araç saatte en fazla 25 km. hız yapabilmekte, yedeğiyle beraber aküleri sadece 4 saat sürüşe izin vermektedir. Aküleri güneş panelleriyle en az 12 saatte ise doldurabilmektedir. Bu araçla 1 solde 80 km yol kat ederek 3.200 km. uzağa gitmek tamamen Mark gibi bir delinin yapacağı iştir.

    Mars Dünyaya öyle uzaktadır ki, Marstan gönderdiğiniz bir fotoğraf ya da sesli, hatta yazlı bir e-posta bile ancak 14 dakikada dünyaya ulaşabilmektedir. 1.500 sol hayatta kalabilmek için Mark’ın botanikçi güçlerini ve hatta tamirci yeteneklerini sergilemesine ihtiyacı vardır. Marsta tek başına kalmak, deniz ortasında bir adada kalmaktan bile daha kötüdür. Neden mi? Sadece basit bir GDF yapabilmek için 50 kilogramlık bir elbise giymeli, -150 C derece soğuğa çıkmalı ve insan vücuduna tamamen düşman olan bir gezegende hayatta kalabilmeye çalışmalıdır Mark.

    İşe sebze yetiştirmekle başlar Mark. Ama Marsın toprağı içinde hiçbir bakteri olmayan ölü bir topraktır. Gübresi de yoktur, suyu da. Ama bu onu yıldırmaz. Yaşam alanı olan GAP’ın (oksijenle şişirilmiş, 1 atmosfer basıncındaki karbon liflerden yapılmış çadır) içinde Tam 128 m2’lik bir patates tarlası yapar kendine, aslında bu tarlayı yoktan var eder demeliyiz. Tuvalete bıraktığı idrar ve dışkısını artık biriktirip ondan gübre elde ederek, son derece tehlikeli roket yakıtından hidrojeni ayrıştırıp içine oksijen de ekleyerek H2O yani su yaparak tarlasını sular, gübreler ve çapalar. İçinde tek bir bakteri barınmayan Mars toprağından şahane patatesler filizlenir. Artık suyu da yemeği de vardır Mark’ın. Bir sorun yeni bir çözümü, yeni bir çözüm başka bir sorunu doğurur. Ama pratik zekâsı ve biraz da şansıyla hemen her türlü problemi aşma yolunda ilerleme kaydeder Mark. Hatta 800 km’lik çılgın bir yolculuk yaparak, Marsta devre dışı kalmış Pathfinder aracını bulup tekrar çalıştırarak, ilkel bir yöntemle de olsa Mars ile NASA arasında iletişim kurmayı başarır.

    Mark’ın artık tek bir hedefi vardır: Sol 449’da Acidalia Planitia’da yaşadığı GAP’ı geride bırakıp, modifiyeli Mars yüzeyi aracı Rover’ıyla yaklaşık 50 sol sürecek, 3.200 km’lik sıkıntılı bir yolculuğa çıkması gerekmektedir. Dünyanın en büyük üreticisi Çin’in de teknik desteğiyle kurtarma operasyonu küresel bir boyuta taşınmıştır. Tüm Dünyanın gözü kulağı Mars’tadır. Çünkü artık Mark’ın, sol 550’de, Mars’ta ölmeden, sağ salim kurtulabilmesiyle ilgili küçük de olsa bir şans doğmuştur…

    İthaki Yayınlarını bu güzel edisyondan ve kitap seçimlerinden ötürü kutlarım. Çevirmen Emre Aygün de ayrıca övgüyü hak ediyor, temiz bir çeviri olmuş, metindeki dil son derece akıcı. Küfürleri de sansürlemeden çevirdiği için meslektaşımı ayrıca kutlarım.

    Süha Demirel, 11 Ağustos 2016.
  • Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • BİR KAÇ İYİ FİLM :))
    Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • Karen Harding
    Varlıkların dış görünümleri aldatıcı mıdır? Nesnelerin belirli şekillerde davranmasının sebebi Allah’ın öyle irade ediyor olması mıdır? Nesneler bizzat kendileri ile kaim olup sürekli bir varoluşa mı sahiptirler, yoksa Allah onları sürekli bir şekilde yarattığı için mi var olmaya devam edebilmektedirler? Gazali’ye göre, bütün bu sorulara verilecek cevap kesinlikle “evet”tir. Sürekli ve daimi bir varoluşa sahip hiçbir nesne yoktur. Eşya arasında görülen ve genel olarak sebeplilik prensibi şeklinde ifade edilen ilişkiler, bir olayın diğer bir olayı kaçınılmaz biçimde izlemesinden ziyade Allah’ın “adetlerinin” (sünnetullah) bir neticesidir. Allah evrende her şeyi sürekli bir biçimde yaratmaktadır ve Allah yaratma işlemini durdurursa, artık hiçbir şey var olmaya devam edemez.

     
    Bu fikirler 20. yüzyılda yaşayan insanlar için oldukça garip ve bilim dışı görünebilir. Sözü edilen düşünceler, genel kabul görmüş olan “fiziksel dünya” kavramı ve anlayışı ile bağdaşmaz bir görünüm arz edecektir. Sağduyu, evrenin zaman içinde daimi bir varlığa sahip olan gerçek nesnelerden yapıldığını göstermektedir. Daha ötesi, bu fiziksel nesnelerin davranışları makul, mantıklı ve önceden tahmin edilebilir türdendir. Evrenin akıl ve mantık yoluyla anlaşılabilir olduğu düşüncesi, Newton’un mekanik evren görüşüne kadar uzanan eski bir inançtır ve bu anlayış bilimin en temel dayanaklarından birini teşkil etmektedir. İnsanların çoğu dünyanın bu türden bir mekanik model sayesinde mükemmel bir şekilde tanımlanabileceğine inanmasına rağmen, böyle bir modelin uygunluğu ve geçerliliği son bilimsel gelişmeler, özellikle kuantum teorisi, tarafından sorgulanır hale gelmiştir. Bu teori fiziksel dünyanın, mekanik modelin öngördüğünden çok daha farklı olduğuna işaret etmektedir.

     
    Kuantum teorisi fiziksel varlıkların doğasını ve bunlar arasındaki etkileşimin nasıl olduğunu açıklamayı hedefler. Bu teori 20. yüzyılın başında, o dönemde baskın olan ve genel kabul gören mekanik evren görüşüyle bağdaştırılması mümkün olmayan yeni bir takım bilimsel verilere açıklık getirmek maksadıyla ortaya atılmıştı. Teorinin soyut ve matematiksel   bir tabiata sahip olması, ileri sürüldüğü tarihten günümüze kadar onun fiziksel yorumu ile ilgili büyük görüş ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. Bunlar arasında en yaygın olarak bilineni Copenhagen yorumudur. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ile Gazali’nin düşünceleri arasındaki benzerlikler bu makalenin özünü teşkil etmektedir.

     
    İlk bakışta, 20. yüzyılda ortaya atılan kuantum teorisiyle Gazali’nin düşünceleri arasında ciddi bir benzerlik olabileceği pek ihtimal dahilinde görülmeyebilir. Hem farklı kültürlerin ürünü olmaları hem de bin yıllık bir zaman dilimiyle birbirinden ayrılmış olmalarına rağmen bu iki düşünce sisteminin bir çok ortak ve benzer yönü vardır. En önemli benzerlikler tabiattaki sebeplilik prensibinin rolü, fiziksel varlıkların doğası ve nesnelerin davranışlarının ne derece tahmin edilebilir olduğu hususlarında görülmektedir.

     
    Batı dünyası uzun zamandan beri, nesneler dünyası üzerindeki çalışmalarla din sahasındaki çalışmalar arasında bir ayrım yapmaktadır. Bilim, doğal olaylar ve nesneler üzerinde yapılan çalışmalardır; tanrı veya din alanında yapılan çalışmalar ise felsefe ve teoloji kapsamına girmektedir. Ancak bu ayırımın kendi içinde bazı zorluklar doğurduğu anlayışı gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. Bir çok bilim adamı araştırmalarını sadece fiziksel nesnelerin davranışları üzerinde çalışmak suretiyle sınırlandırmayı tercih etmesine rağmen, kuantum teorisi bu bilim adamlarını “bilimin metafiziği” hakkındaki sorular üzerinde düşünmeye zorlamaktadır. Kuantum teorisini destekleyen veriler o derece güçlüdür ki, teorinin göz ardı edilmesi mümkün görünmemektedir. Teorinin kabul edilmesi, bilimsel düşüncenin temelini teşkil eden bir takım fikirler ve kavramlar üzerinde bilim adamlarının yeniden çalışması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

     
    Bilimsel gelişmelerin ve yeni teorilerin, bilim adamlarını bilimin metafizikle olan bağlantıları üzerinde çalışmaya sevk etmesi, Gazali ve kuantum teorisyenlerinin bir çok benzer problem üzerinde duruyor olmasını makul hale getirmektedir. Ancak bu, sorulan soruların form itibarıyla veya vurgu ve bağlam açısından özdeş oldukları anlamına gelmez. Gazali ve onun çağdaşları “Allah’ın günlük işlerdeki rolü nedir ?” veya “mucizelerin ortaya çıkışı nasıl mümkün olabilmektedir ?” türünden sorularla ilgilenmekteydiler. Diğer taraftan, kuantum fizikçileri “iki olay arasında bir sebep-sonuç bağlantısı var mıdır ?” veya “fiziksel nesnelerin davranışları hangi derecede tahmin edilebilir ?” biçiminde sorular sormaktadırlar. Bu sorular, ifade ediliş tarzı ve bağlamları farklı olmakla beraber temelde ve özü itibarıyla birbirine çok benzemektedir. Gazali ve kuantum fizikçileri açısından esas mesele, fiziksel dünyada cereyan eden olayların arkasında yatan sebepler ve bu olayların ne derece tahmin edilebilir olduğu etrafında dönmektedir. Her iki taraf da, bir olaya başka bir olayın mı sebep olduğu yoksa olayların harici bir kuvvet tarafından mı meydana getirildiği sorusu üzerinde durmaktadır.

     
    Bu makalenin amacı, sözü edilen farklı iki düşünce sistemi arasıda karşılaşılan benzerlikleri incelemektir; ortak yönlerin çok fazla oluşu oldukça çarpıcıdır. Mesela her iki yaklaşım da, nesnelerin davranışlarında görülen düzenliliklerin sebeplilik prensibine atfedilmesi gerektiği düşüncesine tamamen karşıdır. Daha da ötesi, evrende meydana gelen olaylar hakkında kesin bir öngörüde ya da tahminde bulunulamayacağı noktasında fikir birliği söz konusudur. Yine her iki görüş de, beklenmeyen ve tahmin edilemeyen şeylerin gerçekleşme ihtimalinin varlığını kabul eder. Gazali’nin açıklamasına göre, Allah’ın kudreti her şeye yeter ve yeryüzündeki her şeye her an müdahale edebilir; böylece, irade ettiği herhangi bir şeyin ortaya çıkmasını kolaylıkla sağlayabilir. Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu ise, fiziksel kanunlara dayalı olarak bir cismin nasıl davranacağını kesin bir şekilde tahmin etmenin ve öngörmenin imkansız olduğunu söyler. Kurşundan yapılmış bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesi beklenebilir, diğer taraftan bilyenin tam tersine yükselme ihtimalinin var olduğu da rahatlıkla söylenebilir.


    Gerçek nesnelerin bağımsız bir varlığa sahip oldukları düşüncesi hem Gazali hem de Copenhagen yorumu tarafından şüphe ile karşılanmaktadır. Bu yüzden “nesne” terimi ile ne kastedildiği üzerinde düşünmekte fayda vardır. Günlük lisanda “nesne”, uzayda yer kaplayan ve onu çevresindeki diğer varlıklardan farklı kılan bir takım özelliklere sahip olan bir şey olarak anlaşılır. Mesela kurşun bilye şeklindeki bir nesne, onun davranışlarını belirleyen ve yöneten belirli özelliklere sahiptir. Ayrıca bu özelliklerin daima varlığını koruduğu ve bilyenin her zaman aynı kanunlara uygun olacak şekilde davranmaya devam edeceği varsayılır. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşecektir, çünkü böyle bir davranış sergilemek ağır cisimlerin tabiatında mevcuttur.

     
       Benzerliklerin tam olarak tartışılabilmesi için, Gazalinin ve kuantum teorisinin temel fikirleri hakkında okuyucunun bazı düşüncelere aşinalık kazanması gerekmektedir.

                                   

     
    El – Gazali

     Ebu Hamid El-Gazali (1058-1111) ortaçağ İslam döneminin en etkili düşünürlerinden biridir. Bir çok eseri bulunmakla beraber, fiziksel dünyanın tabiatı ile ilgili görüşlerine ait birincil kaynak “tehafüt el felasife” isimli kitabıdır. Bu meseleler “olayların tabii akışından ayrılmanın imkansızlığı inancının reddedilmesine dair” isimli başlıkla (17. mesele olarak) tartışılmıştır.

     
    Bu çalışma, İbn-i Sina (980-1037) gibi filozofların tabiat olaylarının nasıl ve niçin oluştuğu hakkındaki iddialarını reddetmek maksadıyla yazılmıştı. Gazalinin bu kitabı yazdığı dönemde, İbn-i Sina ve diğerleri fiziksel dünyanın birbirinden bağımsız gerçek objelerden meydana geldiği kanaatine varmışlardı. Bir olayın sebebinin başka bir olay olduğu düşünülüyor, nesnelerin kendi tabiatlarında mündemiç olan ve onların davranışlarını şekillendiren özelliklere sahip olduğuna inanılıyordu. Gazali bu fikirlere karşı çıkmaktaydı, çünkü böyle tamamen sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir dünya anlayışının Allah’ın gücünü sınırlayacağını düşünmekteydi. Gazali, Allah’ın olup biten olaylarla sürekli bir etkileşim içinde bulunduğu düşüncesinin kabul edilmesi gerektiği meselesi üzerinde ısrarla durmaktaydı.

     
    Allah’ın tüm olup biten olaylar üzerindeki rolü ve etkisi Gazali’nin “sürekli yaratma” fikrinde açıkça görülmektedir; bir başka deyişle, kainat her an yeniden yaratılmaktadır. Bir nesnenin varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onu her an yaratması gerekmektedir. Bu yüzden, nesneler zaman içinde varlıklarını sürekli şekilde devam ettirmelerine sebep olacak hiçbir zati ve tabii özelliğe sahip değildir (Wolfson1976). Bizim bir cismi sürekli bir varlığa sahip olarak algılamamızın sebebi, Allah’ın o nesneyi tekrar ve tekrar yaratmayı irade ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Masa üzerinde belirli bir zaman dilimi içinde hareketsiz olarak duran bir top bu davranışını kendi kendine muhafaza ediyormuş gibi görünür, gerçekte ise Allah tarafından sürekli biçimde yeniden yaratılmaktadır.

     
    Fiziksel evren her an yeniden yaratılmaktaysa, eşya niçin sabit, sürekli ve uniform bir görünüm arz etmektedir? Herhangi bir nesne neden zaman içerisinde varlığını hep koruyor olarak görünmektedir? Gazali’ye göre durumun bu şekilde tezahür etmesi, Allah’ın adeti (sünnetullah) gereği ardışık olayları alışılmış hallerine uygun olarak tekrar ve tekrar yaratmasından kaynaklanmaktadır. Allah, kurşun bir bilyeyi herhangi bir anda var edip bir sonraki anda ise yaratmamayı tercih edebilir, fakat O’nun adeti şudur ki, eşyayı bir defa yarattığında artık onu sürekli olarak belirli durumlarda var kılmaya devam eder. Buradan anlaşılıyor ki, eşyanın varlığını devam ettirmesine sebep olan şey nesnelerin kendi bağımsız varlıklarından kaynaklanmamaktadır; yani, eşya kendi başına zati ve bağımsız bir varlığa sahip değildir.

     
    “Allah’ın adeti” anlayışı ve fikri, eşyanın hem varlığının hem de davranış formlarının açıklanmasında geçerlidir. Kurşun bir bilye serbest bırakıldığında yere düşmesini sağlayan şey, Allah’ın onu ardışık pozisyonları itibarıyla sürekli yaratıyor olmasıdır. Ayrıca, olayları aynı ardışıklık prensibi içinde tekrar ve tekrar yaratmak yine O’nun adetidir. Wolfson (1976), Gazali’nin düşüncelerini şöyle aktarır:

     
     “Allah, evreni ve olayları belirli bir ardışıklık içinde yaratmaktadır ve mucizeler istisna olmak üzere olayların aynı ardışıklık prensiplerine bağlı olarak gelecekte de benzer şekilde yaratılacağı izlenimini insanın tabiatına yerleştirmiştir”


    Allah, eşyayı aynı prensipler doğrultusunda yeniden var etmeyi “tercih ve irade” ettiği için, nesnelerin davranışları hakkında tahminde bulunmamız mümkün olabilmektedir. Bu, hiçbir şekilde Allah’ın iradesini sınırlandırmak anlamında yorumlanmamalıdır. Allah normal olarak kendi adetini takip eder, fakat onun bu şekilde davranmasını gerektiren herhangi bir zorunluluk mevcut değildir ( Mirza ve Sıddıqui, 1986). Bu yaklaşımla Gazali açısından mucizeleri açıklamak çok kolay olmaktadır, çünkü Allah irade ettiği herhangi bir şeyi istediği anda yaratabilir. Allah, beklenen ve tahmin edilen bir olayı yaratabileceği gibi hiç beklenmedik bir durumu da aynı kolaylıkla ortaya çıkarabilir. Gazali’ye göre, serbest bırakılan bir bilyenin yere düşmesi olayını yaratmasına benzer şekilde, eğer Allah dilerse bilyenin yukarı doğru hareket etmesine sebep olabilecek kudrete sahiptir; Allah’ın kudreti nihayetsizdir ve insanların, O’nun ne gibi şeylere muktedir olabileceği noktasındaki kavrayışlarını sınırlandırmaması gerekir.

     
    Allah’ın kudreti bir takım gizemli ve harika işleri gerçekleştirmeyi de ihtiva eder. Gizemli ve harika olayların tamamını gözlemleyemiyoruz, o halde nasıl olur da mucizelerin imkansız olduğunu iddia edebilir ve inkar yoluna gidebiliriz? (Gazali, 1958).

     
    Gazali’nin, Allah’ın kudretini göstermek için baş vurduğu benzetmelerden biri, bir parça pamuğun ateşe atılması örneğidir. Pamuğun ateşle temasa geçtiğinde yanmasına müsaade etmek Allah’ın bir adetidir; ancak bu olay Gazali’ye göre, pamuğun yanmasına ateşin sebep olduğu anlamına gelmez: Pamuk ateşle bir araya geldiğinde onun yanmasını sağlayan esas sebep Allah’tır. Diğer taraftan, Allah aynı şartlarda pamuğun yanmamasını sağlayacak kudrete de sahiptir. Gazali düşüncesini şöyle ifade eder: “Ateşle pamuğun teması neticesinde pamuğun yanmama ihtimalinin var olduğunu kabul ettiğimiz gibi, ateşle herhangi bir temas olmaksızın pamuğun küle dönüşmesi ihtimalini de kabul ediyoruz” (Gazali, 1958).

     
    Allah’ın bu tür olayları nadiren yaratmasının sebebi, O’nun adetinin neticesidir ve bu olayın, ateşin veya pamuğun yapısıyla ve hatta pamuk ile ateş arasındaki etkileşimin doğası ile hiçbir alakası yoktur. Pamuğun ateşle temasa geçmesi neticesinde siyahlaşması Allah’ın eseridir ve bu siyahlığın hakiki amili/faili ateş değildir. Ateş ile pamuğun yanması olayları bir arada cereyan eder, fakat gözlemlediğimiz şey sadece ve sadece birinin diğeriyle beraber varolmasıdır, birinin diğerine sebep olması değil! Bu yüzden bizim sebep-sonuç ilişkisi olarak algıladığımız bağlantı gerçekte sadece bir korelasyon/bağıntıdır. Bir şeyin başka bir şey “ile” beraber varolmasıyla, o şeyin başka bir şey “tarafından” var edilmesi aynı anlama gelmez. Gazali’nin ifadesiyle: “Sebep-sonuç ilişkisi olarak inanılan bağlantı, zaruri bir şey değildir. Eğer bir olayı başka bir olay takip ediyorsa bunun sebebi, Allah’ın onları bu şekilde yaratıyor olmasıdır, yoksa bağlantının zaruri ve kaçınılmaz olmasından kaynaklanmaz”

     
    Olaylar arasında bazı korelasyonların olduğu kolaylıkla görülebilir, fakat gerçekte sebep-sonuç ilişkisini gözlemlememiz mümkün olmadığı için bu prensibin varlığını varsaymamız doğrulanabilir bir iddia değildir; kozalite, evreni yöneten bir prensip değildir.

     


    Kuantum teorisinin Copenhagen yorumu

     20. yüzyılın başında genel kabul görmüş olan Newtonian evren tasavvuru ile son bilimsel veriler arasında görülen ve gittikçe artan çelişkilere cevap olarak yeni bir teori geliştirilmişti. Kuantum teorisi olarak bilinen bu teori, fiziksel dünyayı meydana getiren nesnelerin yapısını tanımlamaya çalışmaktadır. Bu teorinin önemini kavrayabilmek için onun klasik fizikten ve mekanik-Newtonian görüşten temelde ne kadar farklı olduğunu görmek gerekir. Mekanik model, evreni birbirinden bağımsız nesnelerin bileşimi olarak tanımlar; bu nesnelerin her biri o cismi “kendisi yapan” özelliklere sahiptir. Nesneler kendi tabiatlarında zaten var olan özelliklere dayalı olarak varlıklarını sürdürürler. Bir cisim harici bir kuvvete maruz kalıncaya kadar durumunu muhafaza eder. Mesela, kurşun bir bilye belirli bir dış kuvvet tarafından tahrip edilinceye kadar varlığını devam ettirir; eğer serbest bırakılırsa, üzerine etkiyen yerçekimi (gravitasyon) kuvveti sebebiyle yere düşecektir. Hepsinden ötesi, kurşun bilyenin bu şekilde davranıyor olması onun doğasında mevcut olan bir şeydir.

     
    Buna ilave olarak mekanik görüş, nesnelerin davranışlarını önceden tahmin edebilecek tabiat kanunlarının var olduğunu varsayar. Bir bilye on metre yüksekten serbest bırakıldığında yere düşeceğinin kesin olmasının ötesinde hangi noktaya çarpacağını ve yere çarpma hızının ne olacağını hesaplamak mümkündür. Böyle bir dünyada sürprizlere veya mucizelere yer yoktur, her olayın rasyonel bir açıklaması muhakkak vardır.

     
    Kuantum teorisi, mekanik modelle açıklanamayacak bilimsel verilerin yoğunlaştığı bir dönemde kendini gösterdi (Crease and Mann, 1986). Elektronların garip davranışları bu durumu gösteren en iyi örneklerden biridir. Temel parçacıklar olarak adlandırılan proton, nötron ve elektronlar tüm fiziksel nesnelerin yapısında mevcutturlar. Elektronlar 1897 yılında keşfedildiklerinde, uzayda belirli bir konum ve büyüklüğe sahip olan çok küçük parçacıklar oldukları düşünülüyordu, fakat daha ileri çalışmalar elektronların bazı durumlarda parçacık, bazı durumlarda ise dalga gibi davrandıklarını gösteriyordu. Dalgalar büyüklük ve konuma sahip olmadıkları için öz itibarıyla mühim bir çelişki ortaya çıkıyordu: Bir elektron aynı anda hem parçacık gibi davranıp belirli bir konuma sahip oluyor, hem de dalga gibi davranıp belirli bir pozisyona sahip olmayabiliyordu.

     
    Elektronların davranışlarının (parçacık veya dalga olarak) bizzat kendisine değil, gözlemciye bağlı olduğunun anlaşılması meseleyi daha da karmaşık hale getirdi. Eğer bir gözlemci, elektronların dalga özelliğini taşıdığı bir deney ortamı hazırlarsa, elektronlar sanki dalga hareketi yapıyormuş gibi davranacaktır. Diğer taraftan, elektronların parçacık özelliklerini görmek için başka bir deney tasarlanırsa, bu sefer sanki bir parçacık gibi davranacaktır. Bir anlamda, elektronun doğası ve davranış formu gözlemciye bağlı olmaktadır.

     
    Kuantum teorisi bu tür problemleri ele almak üzere geliştirildi. Bu teori elektron gibi temel parçacıkların davranışlarını açıklamaya yönelik olup son derece matematiksel ve soyut bir yapıya sahiptir. Oldukça başarılı öngörülerde bulunabilmesi sebebiyle, teori bilim adamları tarafından geniş bir kabul görmektedir. Mümkün olan tek yorum olmamakla beraber, en yaygın ve tartışılır olanı Copenhagen yorumudur. Bu isim, söz konusu yaklaşımı ileri süren Copenhagen enstitüsü direktörü Niels Bohr’un onuruna verilmiştir.

     
    Kuantum teorisinde elektron, tam manasıyla bir dalga fonksiyonu olarak tanımlanır. Bu matematiksel fonksiyon, elektronların enerji gibi bazı özelliklerini kesin olarak tarif edebilmekte, fakat konumlarını ve momentumlarını kati olarak hesaplayamamaktadır. Kuantum teorisine göre, parçacıkların bu özelliklerinin hesaplanması teorik olarak bile mümkün değildir. Sadece elektronun belirli bir konumda bulunma potansiyelinden bahsedilebilir.

     
    Bir gözlemcinin elektronla belirli bir etkileşime girinceye kadar, elektronun herhangi bir konuma sahip olmadığı anlaşıldığı zaman mesele daha da şaşırtıcı bir hal almaktadır. Bir başka deyişle elektron, ancak bir gözlemci onun pozisyonunu saptadığı zaman belirli bir pozisyona sahip olabilen bir parçacıktır. Gözlemcinin bu müdahalesi (etkileşimi) olmaksızın elektron bir konuma sahip değildir; elektron bir çok farklı konumda bulunma “potansiyeline” sahiptir. Ancak, bir gözlemci elektronun yerini saptamak için etkileşime girinceye kadar bu konumlardan hiçbirisinde bulunmamaktadır. Bu durum parçacıklardan beklenen davranış formuna hiçbir şekilde uygunluk göstermez. Kuantum teorisi günlük hayattaki boyutlara uygulandığında, nesnelerin tahmin edilebileceğinden çok daha farklı özelliklere sahip olabileceğine işaret eder. Mesela, kurşun bir bilye bir masanın üzerine bırakıldığında tahmin edilenden çok daha farklı bir şekilde “var olmaya” devam eder. Bilye, masanın üzerinde bulunma potansiyeline sahiptir, fakat aynı zamanda bir çok farklı yerde bulunma potansiyeline de sahip durumdadır. Daha da ötesi, bir gözlemci onun nerede olduğunu görmek için bakmadığı taktirde, bilye herhangi bir belirli yerde olmayacaktır.

     
    Bu “potansiyel” olma fikri son derece mühim ve kritiktir. Bunu daha iyi anlayabilmek için atomun yapısı üzerinde durmak gerekiyor. Protonlar ve nötronlar atomun merkezindeki çekirdeğin içinde bulunurken, elektronlar çekirdeğin dışında konumlanmışlardır. Elektronların çekirdeğin dışında hangi noktada bulunduğunu kesin olarak bilmek mümkün olmamakla beraber, çekirdeğe yakın bir yerde ihtimali çok yüksektir. Düşük bir ihtimal olmakla beraber, yine de elektronun çekirdekten çok uzak bir yerde bulunma ihtimali söz konusudur. Elektron evrenin herhangi bir yerinde bulunma potansiyeline sahip olduğundan onun tam olarak nerede bulunacağını kesin olarak söyleme imkanı yoktur. Diğer taraftan, elektronun hangi konumda bulunabileceğini “yüksek bir ihtimalle” tahmin edebiliriz (Heisenberg, 1962). Daha somut bir örnek üzerinde durmak için tuğladan yapılmış bir duvarı ele alalım: Bu duvar elektronların etkileşimi yoluyla bir arada tutulan atomlardan yapılmış katı bir cisimdir. Eğer herhangi bir anda elektronların tümü, pek ihtimal dahilinde olmayan bir davranış sergilerse (yani, elektronlar çekirdeklerinden uzak konumlarda bulunurlarsa), duvarı bir arada tutan hiçbir şey olmayacak ve böylece duvarın var oluşu kesintiye uğrayacaktır. Başka bir deyişle, elektronların çekirdeğe yakın bir yerde bulunma ihtimalleri oldukça yüksektir ve dolayısıyla duvar normal şekilde davranacaktır. Eğer birisi duvarın içinden yürüyerek geçmeye kalkışırsa duvara çarpacak ve büyük bir ihtimalle bunu başaramayacaktır. Ancak, düşük bir ihtimalle bile olsa (kuantum teorisi böyle bir ihtimali öngörür ve kabul eder) elektronlar öyle konumlarda bulunabilirler ki, duvarın içinden yürüyerek ve yaralanmaksızın geçmek mümkün olabilir. Newtonian-mekanik modele göre ise, ne kadar çok teşebbüste bulunursanız bulunun duvarın içinden geçmeniz imkansızdır. Kuantum teorisi bu ihtimali çok düşük bulmakla beraber, böyle bir durumun gerçek ve daha da ötesi tam olarak hesaplanabilir olduğunu ileri sürer.

     
    İhtimal kavramı kuantum teorisinin en şaşırtıcı yönlerinden biriyle bağlantılıdır: Heisenberg’in belirsizlik prensibi. Bu prensibe göre, bir nesne ile ilgili bilinebilecek şeyler hakkında matematiksel bir sınır söz konusudur ve elektronun sahip olduğu özellikler birbiri ile öylesine sıkı bir bağlantı halindedir ki, bu özelliklerden biri hakkındaki bilgimiz diğerleriyle ilgili bilgimizi etkiler (Davies 1989). Bu özelliklerden biri konum (pozisyon), diğeri ise parçacığın hızını ve yönünü gösteren momentumdur. Belirsizlik prensibine göre, bir parçacığın momentumu hakkındaki bilgimiz arttıkça, onun konumu hakkında bilgi edinmemiz daha zor hale gelir. Mesela, bir elektronun hızı ve doğrultusu tam olarak bilinirse onun hangi konumda olduğunu saptamak imkansız hale gelir (Bohr 1934). Benzer şekilde bir elektronun konumu tam olarak bilinirse, onun momentumu hakkında hiçbir bilgi edinilemez.

     
    O halde, kuantum dünyasında bir nesnenin davranışı ve doğası nasıldır? Kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bir cisim kendisiyle etkileşime giren gözlemciden bağımsız bir varlığa sahip değildir. Bir cisme atfedilen özellikler, gözlemcinin o nesne ile ne şekilde bir etkileşime girdiğine bağlıdır. Ayrıca bir cismin verilen herhangi bir anda nasıl davranacağını önceden bilmek mümkün değildir, sadece belirli bir durumun vukua gelme ihtimalinden söz edilebilir. Bir cisme ait özellikler birbirini etkilediğinden, o nesne hakkında bilinebilecek şeyler için çok kesin bir limit bulunmaktadır. Belirsizlik prensibi, kişinin evreni rasyonel olarak kavrama yeteneğine bir sınır getirmektedir.

     
     


    Benzerlikler

     Görüldüğü üzere, Gazali ile kuantum teorisinin Copenhagen yorumu arasında bir çok benzerlik bulunmaktadır. Mesela eşyanın tabiatı meselesini göz önüne alalım: Gazali’ye göre her şey Allah tarafından yaratılmaktadır ve eşyanın varlığını devam ettirebilmesi için Allah’ın onları sürekli bir şekilde yaratması gerekmektedir. Eşyanın kendi zatında mündemiç vasıflar mevcut değildir, çünkü eşyaya atfedilebilecek özellikler yalnızca Allah’ın fiillerinin bir neticesidir. Mesela, kurşun bir bilyenin kendi zatına mahsus “ağırlık” gibi bir özelliği yoktur, çünkü  ağırlık denilen şey bilyenin içindeki kurşundan kaynaklanmamaktadır. Bir bilyenin serbest bırakıldığında yere düşmesine ve bu hadiseyi izleyen kişilerin zihninde “ağırlık” kavramının oluşmasına sebep olan Allah’tır. Gazali gibi Copenhagen yorumu da cisimlerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olup olmadıkları meselesini sorgulamışlardır. Bir elektron, kendisi ile bir gözlemci etkileşime girinceye kadar ne anlamlı bir boyuta ne de bir konuma sahip değildir. Elektronun sahip olduğu tek şey dalga fonksiyonu olarak bilinen soyut bir tanımlamadır. Kurşun bilye gibi daha büyük nesneler de elektronlardan (proton ve nötronlar dahil olmak üzere) müteşekkil olduğu için, kuantum teorisi kurşun bilyenin belirli bir şekilde davranmasına sebep olacak doğal özelliklere sahip olmadığına işaret eder. Bilye tarafından dışa vurulan bir takım özellikler, kurşun bilye ile gözlemcinin etkileşiminden doğmaktadır ve bu özellikler bilyenin kendi zatında mevcut değildir.

     
    Nesnelerin kendi zatlarına ait bağımsız özelliklerin bulunmaması onların gerçekten var olup olmadıkları meselesini gündeme getirmektedir. Gazali’ye göre, hiçbir varlık Allah’tan bağımsız olarak var olamaz, çünkü onların her an yaratılması işlemi Allah’a aittir. Eğer Allah olmasaydı, hiçbir varlık mevcut olamazdı. Benzer şekilde Copenhagen yorumu da bir nesnenin gözlemciden bağımsız olarak var olamayacağını ileri sürer. Bir gözlemci yoksa, o nesneye atfedilebilecek hiçbir özellik yoktur ve dolayısıyla o cismin var olduğu bile söylenemez. Gazali’ye göre, hem eşyanın hem de eşyaya atfedilen vasıfların varolmasının sebebi Allah’tır; kuantum teorisinde ise, eşyanın belirli özelliklere sahip olmasının sebebi bir gözlemcinin bulunuyor olmasıdır. Birinin Allah’ı, diğerinin gözlemciyi esas almasından kaynaklanan görüş ayrılığı yüzeyseldir, önemli olan her iki yaklaşımın da nesnelerin kendi tabiatlarından kaynaklanan özelliklere sahip olmadıkları noktasında ittifak etmeleridir.

     
    Fikir birliği sağlanan diğer bir mesele de sebep-sonuç ilişkisi ve olayların önceden öngörülebilirliği problemi ile ilgilidir. Eğer evrendeki olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı ise, başlangıç şartlarına ait yeterli  bilginin elde edilmesi halinde gelecekte olayların nasıl cereyan edeceği tam olarak bilinebilir. Hem Gazali hem de Copenhagen yorumu olayların birbiriyle sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde bu derece bağlantılı olduğunu reddeder. Yine her ikisi de olayların kesin olarak önceden öngörülebileceği düşüncesine karşıdır. Gazali’ye göre, sebep ile sonuç arasında zorunlu bir ilişki olması imkansızdır, çünkü her şeyi her an Allah yaratmaktadır ve olup biten her şey O’nun iradesiyle hasıl olmaktadır. Ateşin mevcudiyeti ile pamuğun yanması örneğinde olduğu gibi, herhangi iki olay arasında bir korelasyon olması mümkündür, fakat bu korelasyon zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisinin varlığını göstermez. Copenhagen yorumu da olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin varlığını sorgular, çünkü evrendeki cisimler elektron gibi bir takım varlıklardan müteşekkildir ve bunlar sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde davranmazlar. Atomaltı seviyede, kelimenin bilinen anlamı ile “nesne” diye bir şey olmadığından kozalite prensibinden bahsetmenin bir manası yoktur. Elektronlar belirli bir şekilde davranma potansiyeline sahiptirler, fakat onlarla bir şekilde etkileşime girilmedikçe bu potansiyellerini açığa vurmazlar. Eğer varlıklara herhangi bir özellik isnat edilemiyorsa ve sadece bir takım potansiyel durumlara sahip olabiliyorlarsa, o halde cisimlerin kendi kendilerine sebep-sonuç ilişkisi bağlamında etkileşime girdikleri söylenemez.


    Gazali ve Copenhagen yorumu kozalite prensibini sorgulamalarına rağmen hiçbiri tabiatta belirli bir düzenin varlığını reddetmez. Gazali’ye göre, hem bu düzenlilikler hem de pamuğun yanması ile ateşin birlikte varoluşu arasındaki korelasyon Allah’ın adetine atfedilmelidir (Kur’an, 33:62). Allah her şeye kadir olduğundan, eğer dilerse pamuğun ateşte yanmasını önleyebilir. Pamuğun  ateşte yanmama ihtimali çok düşüktür, çünkü bu şartlar altında pamuğun yanmasına müsaade etmemek Allah’ın adeti değildir. Copenhagen yorumuna göre, evrende görülen düzenlilikler bazı olayların oluşma ihtimalinin diğerlerinden daha yüksek olmasına istinat eder. Dolayısıyla, olayların gelişimi ancak çok genel bir çerçevede tahmin edilebilir. Mesela, elektronun çekirdeğe yakın bir pozisyonda bulunma ihtimali oldukça yüksektir ve bu yüksek ihtimal kavramı bir çok açıdan Gazali’nin “Allah’ın adeti” mefhumuna benzerlik göstermektedir. Elektronun konumu ve momentumu hakkındaki bilgilerimizin kesinlikten uzak ve belirli bir ihtimal dahilinde kalmasına benzer şekilde, pamuğun ateşe atıldığında da yanması “muhtemel” bir olay olarak öngörülebilir; fakat pamuğun ateşte “daima ve kesin olarak” yanacağını söylemek imkansızdır.


    Bu fikirler kurşun bir bilye gibi daha büyük bir cisme uygulandığında; bilyenin serbest bırakılması halinde aşağı doğru hareket etme eğiliminde olduğu görülebilir, ancak yukarı yönde hareket etme ihtimalinin de söz konusu olduğu göz ardı edilmemelidir; kuantum teorisinde tanımlanan haliyle, bilyenin yukarı çıkma ihtimali çok küçük bile olsa, vardır ve mümkündür. Bilyenin verilen herhangi bir anda ne tür bir hareket yapacağını önceden kesin bir şekilde bilme imkanı yoktur, sadece düşme ihtimalinin yükselme ihtimalinden daha fazla olduğu söylenebilir.


    Gazali ve bir kuantum teorisyeni, bir bilyenin aşağı değil de yukarı doğru hareket ettiğini görselerdi yapacakları açıklamaların bir çok ortak yönü olacaktı. Gazali için gözlenmekte olan olay, Allah’ın genel olarak takip ettiği adetini “söz konusu” durumda terk etmesinden ibarettir. Allah, bilyenin yere düşmesini sağlamak zorunda değildir, çünkü O irade ettiği şeyleri yapmakta tam bir hürriyete sahiptir. Bir kuantum teorisyeni ise böyle bir durumla karşılaştığında mümkün olan tüm bilimsel açıklamaları gözden geçirecek ve bunları elimine ettikten sonra, geriye hiçbir rasyonel açıklama kalmayınca, kuantum teorisinin çok küçük bir ihtimal olarak gördüğü böyle bir durumun gerçekleştiğini ifade edecektir.

     


    Kaynaklar

     
    Bohr, Niels. "The Atanıie Theory and the Fundamental Principles Under­Iying the Deseripuon of Nature." In Atomie Theory and the Descrip­lion of Nature. Cambridge, DK: Cambridge Uııiversity Press, 1934.

    Creasc, Robert P. and Charles C. Mann. The Seeand Creation. New York: MacnıiHan Co., 1986.