• Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

    Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.
  • Milli şuurun, milli kültür ile ayakta tutulacağı, artık dünyanın yuvarlaklığı kabilinden bir gerçektir. Milli kültürün kaynağı ise okullardaki bazı derslerdir. Bu derslerin başında Türk dili ve Türk tarihi gelir. Milli Eğitim Bakanlığı tarih, coğrafya ve yurt bilgisini birleştirip, yerine müstakil bir Türk tarihi dersi koyarsa ve bunu ilkokulun ikinci sınıfından lisenin sonuna kadar okutursa çok yerinde bir harekette bulunmuş olur.
  • 520 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Gazap üzümleri'nden sonra bitmesini hiç istemediğim bir kitap oldu. Martin Eden'le çok eski bir arkadaşmışız gibi yaşadım olayı. Dünyanın yuvarlaklığı, insanın varoluşundan bu yana kaypaklığı, sahte yaşamlar ve sahte mutluluklar. İnsanın olduğu her yer aynı. Biraz soğuk biraz pis kokulu. İçimin yağlarını erittin Martin Eden. Benim için şaheser bir kitap. Kesinlikle okuyun.
  • Farabi, el-Medinetü'l Fazıla (İdeal Devlet) kitabında İslam coğrafyasının bilim ve felsefenin merkezi halini almaya başladığı kendi dönemiyle ilgili "Felsefe ana vatanına geri döndü" der. Felsefeyi eski Yunan'ın Keldanilerden aldığının birçok eserde geçmesi, Sokrates'in eski Yunan çoktanrıcılığına karşın -bariz olarak anlaşılan- tektanrıcılığı savunmuş olması, bilimlerin çoğunun İslam’ın altınçağı olan 8.-12. asırlar arasındaki dönemde Müslüman ilim adamlarınca kurulmuş olması gibi konular daima romantik (duygusal) ateistlerin canını sıkan konulardır.

    "Müslümanlar maldır, hiçbir halt icat edemezler/etmemişlerdir. İslam, insanları ve toplumları ilerleten değil gerileten uydurmaca dinlerden biridir. Kuran'la bilimsel ilerlemenin uzaktan yakından alakası yoktur" kanaatindeki, tarih bilgisi zayıf (kendi medeniyetinin geçmişte büyük atılımlar gerçekleştirmiş olduğu ve içindeki şekilci-taklitçi yapıyı tasfiye ederse gelecekte de büyük atılımlar yapabilme potansiyelinde olduğu gerçeğini yadsıyan), inancını-tarihini-coğrafyasını bilim ve kültürde de emek gaspçısı Emperyalist Batı'nın propagandalarıyla karalayacak kadar aşağılık kompleksi içinde bulunan kesim hoşlanmayacak ama söylemek zorundayım: Batılılar sadece bilimde gelişme kaydetmişlerdir; Müslüman bilim adamları ise sıfırdan bilim kurmuşlardır ve bu sıçramaları da Kuran'a borçludurlar!

    İnsanlık tarihine bakıldığında bilim hep yavaş yavaş ilerlemiştir; ancak belli bir dönem vardır ki resmen sıçrama yapılmıştır. Bu dönem asr-ı saadet sonrası dönemdir, yani Kuran’ın tarih sahnesine çıkışından hemen sonraki dönemdir. Günümüzdeki bilimlerin çoğunun kurulduğu bu parlak dönemden sonra İslam dünyası Ebu’l Hasan el-Eşari ve Gazali gibi şekilci ve mutaassıp kafaların fikirlerinin etkisine girip bilim ve düşüncede gerileyince Avrupa Rönesans ile bilimin merkezi olma vasfını kazansa da asırlarca sıfırdan bilim kuramamışlar sadece ilerlemeler kaydedebilmişler ve bol bol da çalmışlardır (Müslüman bilim adamlarının keşif ve buluşlarını kendi buluşları olarak pazarlamışlardır: matematik , astronomi, mikrobiyoloji, evrim teorisi, kimya, fizik, optik, robotlar, sibernetik, tarih-sosyoloji, vb.)

    Harezmi, Biruni, Cezeri, Nasruddin Tusi, Cabir bin Hayyan, İbn Heysem, vd. yazdıkları eserlerinde yaptıkları büyük işlerin kendi dehalarının ürünü olmayıp, bu ilerlemelerinin hep Kuran'ın sayesinde olduğunun vurgusunu yapmaktadırlar. Sömürgeci, köleci, soykırımcı Batı medeniyetinin penceresinden değil de bizzat bu medeniyetin penceresinden de bakıldığında görülecektir ki, oryantalistlerin içlerindeki erdemli ve objektif insanlar maalesef yüzdece çok azdırlar. Bundan dolayıdır ki bilim tarihini yazarken Batı’nın Müslümanlardan öğrenip çok geç anlayıp yaralanmaya başladıkları birçok bilimsel malzemeyi kendilerine mal ederek emek hırsızlığı yapmışlar, uzun süredir gerilemekte olan Müslümanları aşağılık kompleksine sokmak için –maalesef başarılı oldular- sadece gerçekleri gizlemekle kalmayıp kasıtlı olarak uydurulan yalanlarla dolu kitaplar yazmışlardır.
    Batı, Müslümanların gösterdiği bilimsel erdemi sergilememiş, Müslümanların eski Yunan'dan eski Hint'ten bir alıntı yaparken onları kaynak belirttikleri gibi Batılılar Müslüman bilim adamlarını kaynak olarak belirtmemişlerdir! Asırlar sonra ancak anlayabildikleri ne varsa anlayan kişi 'bulan/icat eden kişi' olarak ortaya çıkmış, yani resmen araklamış ve üstüne yatmışlardır. (Ör: Binom açılımı olarak bildiğimiz üçgenin Ömer Hayyam üçgeni adıyla değil Pascal üçgeni adıyla bilinmesi; Sosyoloji biliminin kurucusu olan İbn Haldun'un adının asla ağza alınmayıp Sosyolojinin Auguste Comte'a yamanması; Evrimsel biyolojinin kurucusu olarak Nasruddin Tusi'nin değil Lamarck-Darwin amcaların adınının geçmesi; hatta bununla da yetinmeyip Hegel ve Marks'ın sömürge bulmuş Emperyalist gibi atlayarak evrim teorisini, diyalektik materyalizmin sosyal bilimlere uyarlanmasında bilimsel dayanak olarak kullanıp istismar etmeleri; vb)

    Örneğin matematiği kurup günümüzdeki matematik yapan Müslüman matematikçilerin hakkını görmezden gelmek isteyen çevreler matematiğin Yunandan, daha da olmadı Hintlilerden alındığını iddia etmektedirler. Oysa sıfırın ve dolayısıyla sayı kümeleri ve denklem sistemlerinin keşfi, trigonometri, ondalık ve üslü sayılar, logaritma, vb. hep Müslümanların buluşudur. Yani cebirin sahibi Müslümanlardır. Bunu alıp geliştirmemişler, basbayağı sıfırdan kurmuşlar, icat etmişler, yaratmışlardır!

    Harezmi sıfırı icat ederek (10'luk sistem) matematiği kuran adamdır. Eski Yunanlılarda her sayıya bir sembol (60 tane sembol) ürettikleri için ellerindeki semboller kadar sayı vardı. Harezmi'den önce, sadece, bir şeyin yok olduğunu ifade etmek için kullanılan bir semboldü sıfır. Sayının sağına ekleyince 10 kat büyüten, soluna koyunca 10 kat küçülten, denklem çözerken sadeleşmeyen ama çarpınca yutan, bugünkü matematiksel sıfır kavramını Harezmi buldu. Harezmi'den önce kullanılan sıfır, hesaplamalarda yokluğu veya hiçliği belirtmek için kullanılan sıfırdır. (Muhasebede kullanılan ‘sıfır bakiye’ gibi) Sıfır da, x de var sadece sembol olarak vardı Harezmi’den önce. O sembolü alıp Matematiksel bir kavram haline getirilip insanlığa matematik biliminin armağan edildiğini görmek istememek ancak kasıtlı bir düşmanlıktan ileri gelebilir. Müslümanlar, 10'luk sistemi bularak sonsuz sayıyı ifade edebilmeyi ve işlem yapabilmeyi mümkün kılmışlar, insanlığa soyut düşünmenin (Matematik) yolunu açmışlardır.

    Hem matematiğin hem de rakamların Hintlilerden araklandığı iddiasının da ne kadar çocukça olduğu biraz araştırınca görülecektir. Hintlilerin Vedik adını verdikleri, pratik hesaplama tekniklerine dayanan bir yöntemleri var eski Yunan'dan farklı olarak. Fakat bunun da günümüzdeki matematikle bir alakasının olmadığını biraz araştıran herkes anlayabilir. Ayrıca ‘Arabic number’ diye bilinen rakamlar güneyimizdeki Arapların Hintlilerden alıp bazı değişiklikler yaparak kullandığı rakamlar değil, Endülüslü Arapların geliştirdiği ve geometrik açıya dayanan sembollerden oluşan rakamlardır.

    Matematiği İnsanlığa Müslümanlar Armağan Etti!

    Cebir kelimesi el-Câbir'den geliyor. Avrupalılar el-Câbir sözcüğünü telaffuz edemediklerinden el-Câbir adını el-Gebra diye okurlar ve bugün İngiltere’de Almanya’da basılan bütün cebir kitaplarının üzerinde el-Gebra demek suretiyle el-Câbir’in adına izafeten bu bilim liselerde ‘Cebir’ diye okutulur. Türkiye’de bile Matematik, genel olarak Cebir ve Geometri konuları olarak iki başlık altında sayılır.
    Câbirin yaptıkları şunlardır:

    Eski Yunanlıların ve Hintlilerin yaptıklarım incelemiş; ama oryantalistlerin dediği gibi onları çalmamıştır. Çünkü zaten ortada çalınacak bir bilim yoktur! Onların inceledikleri konulara bakmış, bir takım hesaplamaları üçgenlerle, şekillerle yaptıklarını yani ilkel yöntemlerle problem çözmeye çalıştıklarını gözlemlemiş. Matematiksel kesinlik yok, yaklaşımlar ve kestirimler yoluyla sonuca ulaşma çabası var... Çünkü cebir bilimi eski Yunan, Mısır ve eski Hintte yoktu! Câbir birtakım büyüklükleri harflerle göstererek bugünkü Cebir’in esaslarını ortaya koydu. Bir eşitliğin iki tarafına aynı miktar ilâve edilirse, çıkartılırsa, çarpılırsa veya bölünürse bu eşitlik asla bozulmaz diyen Câbir'dir. Bugünkü Matematiğin sahibi Câbir’dir, yani Müslümanlardır.

    Cabir, birinci derecedeki denklemlerin ve ikinci dereceden denklemlerin çözümüyle kalmayıp üçüncü derece denklemlerinin bile çözümünü vermiş, bütün bunların yanında küp kök almayı da göstermiştir.

    Rakıyı, dondurmayı, pideyi bile çalıp kendi malları olarak dünyaya pazarlayan hırsız Batılıların en çok emperyalistlik yaptıkları alanlar tarih ve medeniyet alanlarıdır. Oryantalistlerin yayınlarıyla kendi medeniyetimizi araştırıp onların ağzıyla Müslümanların aslında o kadar da abartılmaması gereken ufak tefek işler yaptıkları propagandası etkisinde konuştuğunun artık farkına varması gerekiyor birçok vatandaşımızın.

    Bazı insanlar ısrarla, Kuran ya da Müslümanlık, söz konusu ilerlemeleri gerçekleştiren kişilerin –hasbel kader, coğrafyadan-zamandan kaynaklanan sıradan bir özellikleri de bu özelliğin bilimselliğin itici gücü olarak lanse edilemeyeceğini söylemektedirler kıvrana kıvrana. Oysa Kuran, yukarıda bazıları örnek olarak verilmiş gerçek Müslüman alimlerin sıradan bir özellikleri değil; onları bizzat düşünmeye akletmeye teşvik eden, evrene ve matematiğe uygun sayısız ifadeleri bulunan, bilimsel ve matematiksel düşünmenin yollarını gösteren bir kitaptır. Bu kitap ile yola çıkan bilim insanı tartışmalar ve polemikler sonunda uzun zaman sonra gelinecek noktadan başlıyor ilk olarak. (Ör: ayın da güneşin de yörüngelerinin olduğu, dünyanın yuvarlaklığı, evrenin genişlemesi, vs) Yani bilim yapmak için yola koyulan bilim insanını 3-0 önde başlatan bir kitap. Kuran bilimi sadece teşvik etmekle kalmaz, eleştirel akılcılığı içselleştiren bir düşünce dünyası yaratarak bilimde sıçramalar yaptırır.

    Önemli bir mesele de şudur: Bu alimlerin az bir kısmının Arap olduklarını ve dönemin bilim dili olduğu için eserlerini Arapça dilinde yazdıklarını bilinmesi gerekmektedir. Araplar İslam'ı hiçbir zaman tam olarak özümseyemedikleri için hiçbir zaman ahlaklı bir toplum da olamadılar, bilgi toplumu da. “Müslüman = Arap”, “Kuran = Arapça” gibi önermeler yanlış önermelerdir ve bizleri yanlış sonuçlara götürür. Araplar Eşari gelenekten kaynaklanan taassuplar içinde debelenirken aynı dönemde Kurtuba bölgesi ile Horasan ve çevresindeki bölgede (Maveraünnehir Havzası) Hanefi-Maturidi anlayışın ağır basmasıyla oluşan ortamda İslam Rönesansı yaşandı ve bu da ellerindeki Kuran sayesinde (Kuran'ın siyasi-mezhepsel kalıplara sokulmadığı, yine Kuran'ın emrettiği üzere akıl yoluyla anlaşılmasıyla) oldu. Kuran, 6236 ayetlik temel bir kitaptır; bu kitapta ideal gaz denklemini ya da 2. dereceden denklem çözümünde kullandığımız diskriminantı bulamayız elbette. Çünkü Kuran bir bilim kitabı değildir; felsefe veya tarih kitabı da değildir. Ancak bu alanlarda ilham veren, insanlara rehberlik eden, genel ölçüler veren bir kitaptır. Ayrıca Kuran, insana düşünmekle ilgili sadece direktif vermekle kalmayan, ontolojik ve epistemolojik konularla ilgili ayetlerin büyük kısmında sorgulamanın metotlarını gösteren bir kitap olmasından dolayı sorgulama, felsefi-analitik düşünme disiplini kazandırma konusunda da eşsiz bir kitaptır.

    Özetle, Kuran insanlığa indirilmiş bir kitaptır; sadece Araplara değil. İslam da Arapların milli dini değil, tüm insanlığa gönderilmiş evrensel bir dindir. Kuran’ın indirildiği dönemde en insanlık dışı kavim oldukları, azgınlaşmada İsrailoğullarını bile geçmeye başladıkları için ‘elçi’, Arapların içinden çıkmış ve doğal olarak da Kuran'ın dili Arapça olmuştur. Kuran başka bir kavmin içinden çıkmış bir elçi aracılığıyla indirilseydi o kavmin dilinde olacaktı; ancak anlamı yine evrensel, devrimleri ve insanlığa yol göstericiliği yine kapsamlı olacaktı.

    Bkz:
    İslam ve İlim, Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN
    Tanınmayan Büyük Çağ, Prof. Dr. Fuat SEZGİN
    Ortaçağ I, Prof. Dr. Umberto ECO
    İslam Güneşi, Dr. Sigrid HUNKE
  • 128 syf.
    Bu kitap benim için çok anlamlıdır. Sayesinde kitapları çok sevdiğim hocamın bir önerisidir..
    .
    .
    Güçlü ve Yetenekli bir bilim Kadını Hypatia’dan bahsedeceğim.
    .
    Öncelikle İskenderiye şehri ve İskenderiye kütüphanesi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Çünkü Öklit, Arşimet, söndürülen ışık Hypatia... gibi değerli filozofların ders verdiği bir kütüphanedir. Eğer yakılıp yıkılmamış olsaydı şu an ulaştığımız teknolojinin çok daha ilerisine gidebilirdik.
    .
    .
    Tarihi anlayabilmek için, savaşları, kıtlıkları, istilaları ve barbarlıkları okumamız gerekir. Tarihe daha objektif bakabilmek için...
    Antik çağlardan günümüze kadar bu olaylar süregelmiştir.

    İskenderiye şehrinden bahsedelim. Makedonyalı Büyük İskender tarafından MÖ 332 yılında bugünkü Mısır’da kurulmuştur. Fakat İskenderiye kütüphanesini o öldükten sonra yerine geçen 1. Soter tarafından kurulmuştur.
    Bu topraklarda Hellenistik kültürü, Yunan kültürü, İran kültürü, İbrani kültürü etkisiyle Akdeniz çanağındaki bütün ülkelerin katkısıyla oluşturulmuştur.
    .
    .

    İskenderiye Kütüphanesi Antikçağ’ın en büyük dermesine sahip kütüphanesi olmuştur. Yaklaşık olarak 900.000 el yazmasına sahip olduğu belirtilen kütüphanede geniş bir çalışan kadrosu da yer almıştır. Eserlerin papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklandığı belirtilmektedir.Bugün edindiğimiz bilgilerin çoğunu İskenderiye kütüphanesine borçluyuz. Önemli filozoflar başta da bahsetmiştim. Öklit gibi ünlü bir matematikçi, Arşimet, Hypatia, Apollonios,yine su saatlerini bulan Ktesibios ve daha çok mekanik oyuncaklarla ilgilenen Hero da mekanik okulunun önemli temsilcileri arasında yer almıştır. Bu okulda yol uzunluğunu ölçmeye yarayan “Odometre”, yer ölçümü için kullanılan “Dioptra” gibi aletlerin bulunması oldukça önemlidir.İskenderiye Kütüphanesi tıp alanında da önemli isimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu isimlerin başında Herofilos gelmektedir. Herofilos pratisyen hekim ve hoca olarak büyük ün kazanmış bir isimdir..gibi çağının çok ötesine ışık tutmayı başarmış insanların ders verdikleri bir kütüphanedir.
    .
    .
    Kitabımıza gelicek olursak;
    Güzelliği ve bilgisiyle iyi yetişen, bilimle evli olan kadın ; Hypatia..
    Ünlü bir astronom ve Matematikçi olan babası Theon taradından Matematik, Astronomi, geometri alanlarında yetiştirilmiştir. Aynı zamanda spor yapan, ata binen, güzel ve zarif bir bayandır. Yeni Platoncu gelenekten etkilenen ünlü astronom ve matematikçidir. Mensup olduğu çok tanrılı din inancı, bağlı olduğu düşünceler o dönemin din adamlarını fazla kızdırmış durumdaydı. Babası onu yetiştirirken söylediği söz beni çok etkilemişti.
    Bütün dinleri öğrettikten sonra,
    “Bütün ilahi dinler bazı çelişkilerle doludur. Hiç bir düşünceyi sorgulamadan kabul etmemelisin. Yanlış da düşünebilirsin. Hiç bir şey düşünmemekten iyidir. “
    .
    .
    Kitapta anlatılana göre çok tanrılı inanca mensup olan Hypatia bütün tanrıları kabul eder, bütün tanrılardan bir parça insanın vücudunda olduğu düşünür.
    .
    .
    O dönemin koşullarından bahsetmek istiyorum.
    Orta çağın başlangıçlarına tekabül eden vakit İskenderiye’de yağmaya uğrayacaktır. Roma’nın tek tanrılı inancı, Hristiyanlığı yaymaya çalışması o dönemde yazılan eserler İncil’deki düşüncelerin tam tersidir. İncil’de yer almayan, dünyanın yuvarlaklığı, gökyüzü bilimi, fizik, matematik bilgileri yer aldığı için bilim insanları ve kütüphane bir numaralı hedef olmuştur. Ama bu bilim insanlarının dinle alakaları yoktur. İlgileri varmış gibi gösterilerek olaylar, kişilerin kışkırtması ile kütüphaneler yakılmış ve öğretmenler barbarca, canice katledilmiştir.
    .
    .
    Kütüphanede ders vermesi zorlaşınca evinde ders vermeye çalışan Hypatia’nın dünyanın çeşitli yerinden gelen öğrencileri vardır. Efes’ten, Konstantinapolis’ten, Antakya’dan gelen öğrencileri ve sürekli kalabalık oluşturması kiliseyi rahatsız etmiş ve dikkatleri üzerine çekmiştir.
    Bakın buraya dikkat!!! “BİR KADIN SUSMAYI BİLMELİ VE HER ŞEYE KARIŞMAMALIDIR!!!!!”
    Çünkü önce Adem yaratılmıştır. Sonra Havva !!!
    Böyle yobaz ve barbar beyinler sayesinde etkilenen 500 kadar insan Hypatia’yı önce çırılçıplak soyup, midye kabuklarıyla vahşice ve barbarca parçalanıp daha sonra yakarak öldürülmesini anlatır. Ama onun bilime olan aşkı bu yüz yıla kadar ulaşmıştır. Öğrencilerinin mektuplaşmaları sayesinde. Ondan hep Saygıdeğer hanımefendi diye bahsederler....

    Bilimin önü her zaman cehalet tarafından kesilmiştir. Ne yazık ki....bu ve daha fazlası bu kitapta yer almaktadır. Ben daha yüzeysel anlattım. Kitabın beğenmediğim bir yanı önce hayatını anlatsaydı bana göre daha güzel olabilirdi. Karmaşık bir bölümleme kısmı var. Dili açık ve yalın. Araştırıp edindiğim bilgiler ciddi manada güzeldi. Kadın olarak öncelikle kendimizi geliştirmek için bilin uğrunda kendini feda eden bu güzel ve zarif bayanı örnek almalıyız. Okunmasını şiddetle tavsiye ederim.
  • 1724 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda hayatımda en sevdiğim kitaplardan biri olan Sefiller'i yorumladım:
    https://youtu.be/IJYWj2MAhyo

    Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

    Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

    https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
    Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

    Devam ettim sefilliği aramaya.
    https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

    Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
    https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

    Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
    Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
    Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
    Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
    Parası var istediği gibi harcayabilecek,
    Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

    Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

    O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
    "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

    Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

    Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

    Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

    Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

    Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

    Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

    Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

    Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

    Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

    1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

    Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

    Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

    Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
    ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
    HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
    NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
    KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
    İFFET : M. Myriel, Cosette
    UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
    FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
    KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
    CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
    UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
    MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
    SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
    TUTKU : Marius, Cosette, Javert
    ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
    HÜZÜN : Fantine, Cosette
    MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
    ŞÜPHE : Javert

    Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
    İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

    SAKIN AMA SAKIN!
    Kimse sefilliği başkasında aramasın.
    En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
    Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

    Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
    Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
    Kim sana boyun eğ diyor?
    Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
    https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
    Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.