• Biliyorum ki, insanlar sadece kendilerini düşünerek var kalıyor gibi görünseler de, aslında onlara hayat veren tek şey 'sevgi'dir. Seven Tanrı'ya, Tanrı sevene yaklaşır. Sevgiyi var eden sadece O'dur çünkü.
  • DUR YOLCU!
    BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU TOPRAK, BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR.
    EĞİL DE KULAK VER,BU SESSİZ YIĞIN;
    BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR.
  • Kur'an Kime Yeter

    Dinî ilimlerde itimad ettiğimiz kaynaklar ne kadar Asr-ı Saadet'e yakın olursa muteber ve mutemed olma ihtimali o kadar yüksektir." Prof. Dr. Salim Öğüt, Modern Düşüncenin İslam Anlayışı kitabından.Bu, Bediüzzaman'ın da metinlerinde dikkat çektiği birşey, ben de mürşidimin ayaz izlerini öperek altını çizeceğim: Doğrudur. Bir sözün değeri anlamıyla yakın ilgilidir. Fakat bu değerin sadece lafızlarla ilgili olduğu söylemek doğru değildir. Sözün kim tarafından söylendiği, kime söylendiği, ne makamda söylendiği de o sözün kıymetini tayinde önemlidir.

    Bir polisin sokakta "Yere yatın!" diye uyarmasıyla bir çocuğun "Yere yatın!" diye bağırması arasında fark vardır. Cümle aynıdır, tamam, ama söyleyenden kaynaklanan bir 'anlam' farkı sözün 'değer'ine de yansır. Birincisinde gayet gerilirken ikincisinde gülümsememiz bundandır. Yine "Filanca seni seviyor!" cümlesinin 'filanca' kısmında yazan isme göre cümlenin 'anlam' boyutu renkten renge girer. Kiminin sevmesi bile rahatsız ederken kiminin sevgisi ayaklarınızı yerden keser.Tersi de mümkün.

    Ağzınızdan çıkan bir sözün kime söylendiği de sözün anlam dünyasını değiştirir. "Seni seviyorum!" dediğiniz evladınızsa cümlenin ederi başkadır, âşık olduğunuz kişiye söylenmişse başkadır, rahmetli babanızın mezarı başında söylenmişse daha da başkadır. Hatta, bir dostunuz düşmanınıza bu sözü söylese, onun anlamı dahi sizin için bambaşkadır. 'Söyleyenler' veya 'söylenenler'den bağımsız olarak söze bir değer biçemezsiniz çoğu zaman. Zaten 'söyleyenler, söylenenler ve söylenildiği şartlar' hep beraber kelamın bağlamını belirlerler.

    Biz de kelamı, sadece lafzıyla değil, bağlamıyla birlikte ele aldıkça 'daha doğru' anlarız. Peki bağlam/makam sözü nasıl etkiler?

    Birinci misalimiz: Diyelim ki annemle mutfaktayız. O bulaşık yıkıyor. Ben de fırsattan istifade tencereden sarma aşırıyorum. Kapağını kapatmayı da unutuyorum. Tam çıkacakken annem sesleniyor: "Ağzını kapa!"

    İkinci misalimiz: Pazardasınız. Anneniz kalitesini anlamak için ürünleri elleriyle de yokluyor. Ürünlerinin yoklanmasına kızgın tezgah sahibi kaba bir söz söylüyor. Siz de ona kaba birşey söylüyorsunuz. Ortam geriliyor. Atışıyorsunuz. Anneniz yaşananlardan endişeli.

    Diyor ki: "Ağzını kapa!"Söylenenler birebir aynıyken ve aynı kişiler tarafından yine aynı kişilere söylemişken bu iki sözü birbirinden tamamen farklı anlamlara getiren nedir? İşte bu da sözün söylendiği makamdır/bağlamdır.

    Devam edelim: Şimdi birisi size gelse ve "Ahmed'in annesi Ahmed'e 'Ağzını kapa!' dedi!" diye nakletse, aklınıza, hakiki bağlamından bağımsız olarak ifadenin sizdeki ilk çağrışımı gelir. Fakat bununla yetinmezsiniz. Ne için söylenildiğini anlamak için nakli yapan şahsa 'yaşananları' da sorarsınız. Bu nakil birinci olaya dair yapılmışsa, o sözle söylenilmek istenen, 'sarma aşırdığım tencerenin kapağını kapatmayı unutmuş olduğum'dur. Fakat ikinci olayda kastedilen 'susmam'dır. Daha bunun gibi pekçok farklı makam vardır ki, sözü söyleyen ve sözün söylendiği kişi aynı olduğu halde, o sözden muradın farklılaşmasını sağlar.

    Binaenaleyh: Bir sözü anlamak sadece lafızlarının sözlük anlamını bilmek değildir bu yönüyle. Söylendiği şartları da anlamak gerekir yorumda isabet edebilmek için. Kimi zaman bağlamın manaya etkisi çok az olabilir. Fakat çoğu zaman o kadar ciddi bir şekilde tesir eder ki anlamı tersyüz bile edebilir. İlk duyduğunuzda anladığınızla bağlamı öğrenince farkettiğiniz tam tersi şeyler olabilir. Kur'an'ı anlamada esbab-ı nüzulün kıymeti bu yüzdendir. Hatta Kur'an dışında edinilen Kur'an'ı anlamaya yardımcı her ilim/bilgi aslında Kur'an'ın bağlamını anlamaya yardımcıdır. Onun için öğrenilir. Hadis ilmi bu ilimlerin başıdır.

    Bu noktada Bediüzzaman'ın (Mustafa Sungur ağabeyden nakledilen) şu sözleri ne kadar anlamlıdır:"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kâfi geldi."

    Kur'an'ın kâfi geleceği bir noktadan bahsedeceksek, bu, ancak sair İslamî ilimlerde bir yetkinlik elde edip onların vasıtasıyla Kur'an'ın bağlamına ve şümulüne bir yakınlık kesbettiğimiz noktada mümkündür. (Müceddid de zaten bir bağlam hatırlatıcıdır.) Hele hele ayet-i kerimelerin tefsirleri hükmünde olan ehadis-i nebeviyeye ve o ehadisin müfessirleri hükmünde olan selef-i salihînin içtihad ve görüşlerine danışmazsak, ne sözün kendisine ne de bağlamına yeterince yakınlık kesbedemeyiz. (Sarf-nahiv ilmi de böylesi ilimlerden birisidir.)

    Müçtehid imamların aynı zamanda birçok İslamî ilimde yetkin isimler olmaları işte o bütünlüğe vukufiyetin kendilerine kazandıracağı bağlam bilgisi ile açıklanabilir. Yoksa Arapçasının A'sını, hadisin h'sini bile bilmeyen modern zaman işgüzarlarının meallerin karşısına oturup damaklarını şaklatarak "Bize Kur'an yeter!" demelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bu aptallıklarını ilandan başka birşey değildir. Bırakın dinî ilimleri, bırakın Kur'an'ı, tarihî bir olayı/sözü anlarken bile o dönemin şartlarına vukufiyetin lazım olduğunu bilen bir ehl-i ilim için bu söz deli saçmasıdır.

    Çocuğun "Ayağa kalkın!" demesi gibi birşeydir.Bu yazıyı yazmama sebep geçenlerde bir mecliste kıymetli kardeşlerimin arasında şahit olduğum bir ihtilaf idi. "Bir saat tefekkür bir sene ibadet-i nafile hükmündedir!" hadisinin Arapça aslında 'nafile' kaydının bulunmayışını, daha sonraları farz ibadetlerin kıymeti tenkis edilmesin diye konulmuş bir kayıt olarak niteleyen bir ağabeyim, aslında farz ibadetlerin de bu hadisin kapsamına dahil olduğunu söyledi. Ben buna katılamadım.

    Öncelikle belirtmeliyim: Ben muhaddis değilim. Bu hadisin üzerine yaşanmış tartışmalar varsa vakıf değilim. Fakat âlimlerin düştükleri kayıtların boşuna olmadıklarını ve genelde de sözün bağlamına dair olduklarını düşünüyorum. O an Aleyhissalatuvesselam 'ibadet' derken hangi ibadetleri kastetmiştir? İşte bu iş annemin bana "Ağzını kapa!" demesi gibidir. Eğer selef-i salihînin nakillerini bir kayıt olarak kabul etmezsek, o söz her anlama gelebilir ve söyleyenin muradı olmayan manaları da kapsayabilir. İbareleri, Umberto Eco’nun tabiriyle, ‘aşırı yorum’dan koruyacak hiçbirşey kalmaz.Selefimiz, hem tarihî anlamda, hem de sözün söylendiği sosyoloji ve dil anlamında Asr-ı Saadet'e daha yakındırlar. Elbette bu onların bağlama, dolayısıyla hakikate, yakınlığı anlamına gelir.

    Misale dönersek: Biz Ahmed'e "Ağzını kapa!" denmesinin sebeplerini ancak nakillerle bilebiliyoruz. Allah hepsinden razı olsun: Sahabe-i güzin, tabiîn ve tebe-i tabiîn de o mübarek sözlerin söylendiği dönemin en yakın şahitleridir. Eğer maksadımız, sözü 'işimize geldiği gibi' değil 'doğru' anlamaksa, bağlama bizden daha yakın olanların sözlerini bağlayıcı kabul etmek zorundayız.Bilmiyoruz, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam belki de uzun uzun nafile ibadetlerin faydalarından bahsettiği bir konuşmadan sonra veya arasında o cümleyi söyledi. Bilmiyoruz, belki de konuşmanın öncesinde veya sonrasında meselenin 'nafile ibadetler'den ibaret olduğunu hissettirir bir kayıt vardı.

    Konuşmanın tamamı nafile ibadetler hakkında olduğu için, Aleyhissalatuvesselam, o cümle içinde tekrar 'nafile' diye belirtmemiş de olabilir. Bilemiyoruz. Ama o sohbetin şahitleri biliyorlardı. Sohbetin şahitleri ve o sohbetin şahitlerinin şahitleri veya daha sonraki nesiller bu kaydı gerekli görmüşlerse teslim olmak zorundayız. Yoksa Ahmed'e her "Ağzını kapa!" diyen çenesini kapatmasını istiyor değildir. Bu yazıyı da mürşidimden bir alıntıyla bitirelim:

    "Söylenene bak, söyleyene bakma, söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir."

    Risalehaber - Ahmet AY
  • 266 syf.
    ·12 günde
    Cesur Yeni Dünya...
    Kitabı incelemeye başlamadan önce söylemeliyim ki, defalarca yarım bırakıp tekrar tekrar okumaya çalıştım. Çünkü hiçbir kitap yarım bırakılmayı hak etmezdi ki zorlanarak bitirdim, ve pek sevemedim, içerdiği konular, insanlara benimsetilmeye çalışılan algılar ( kitabın konusu olan, "herkes herkese aittir." gibi yarıgılar(!) ) hiç de hoş gelmedi. Hangi dönem ve durumda olursa olsun kadınlara bu şekilde yaklaşılması hoş değildi açıkçası...

    Ama Huxley Birinci ve ikincil Dünya Savaşı arasında yazdığı bu kitabıyla günümüz dünyasını, hatta daha ilerisini resmetmiş gibi görünüyor....

    Cesur Yeni Dünya, bir bilimkurgu klasiğidir. Huxley kitabı Amerika'da yaşadığı dönemde yazmıştır. Kitapda milat olarak Henry Ford’un T-modeli otomobilini ürettiği yılı baz almıştır. Bu öyle bir milattır ki; insanları doğadan uzaklaştırmanın, tüketmeye zorlamanın ve bu yolda tarihi, dini-geleneği, aileyi ve kültürü yok etmenin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Bu dönemde anne, baba gibi kavramlar ayıp karşılanırken çok eşlilik (ki eşlilik bile denemez) normal karşılanmaktadır. Hatta tek eşlilik ayıp sayılmaktadır.

    Kitapta Amerika, günümüz dünyası için sadece bir rol modeldir ve bahsedilen potansiyelin önderliğini yürütmektedir. Öyledir ki bir bölümde sentetik ütopya olan Amerika ile o toprakların gerçek ve ilk sahibi olan Kızılderililerin oluşturduğu çelişki ele alınmıştır.
    Ütopyadan, Kızılderililerin yaşadığı coğrafyaya giden kişiler ( bu coğrafyaya Malpais Vadisi yani kötü yer adını vermişlerdir) , ortadaki insanlardan iğrenmekte, görmek dahi istemediklerini belirtmektirler.


    Cesur Yeni Dünya’nın sloganı “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar”dır. Bu ilkelerin devamlılığını sağlamak için bilimsel yöntemlerle yeni bir dünya düzeni kurmuşlardır. Ve onlar için, geleceğin en önemli projeleri insanlara “köleliklerini sevdirme sorunu” dur.
    Toplumsal mutluluğu, zararı en aza düşürülmüş bir uyuşturucu olan “soma” ile sağlarlar. Kitapta bireyden nesneye dönüştürülmüş insanlar ve bir düzen vardır. 

    İnsanların istendiği gibi oluşturulması için üretim bandı üzerinde çeşitli etkilere - ilaçlara maruz bırakılırlar. Kişilerin psikolojik şartlandırmaları ise Hipnopedya ile yapılır. Aslında nesneleştirilmiş bu insanlar, sistemin ihtiyacının alfa, beta, delta, gama, epsilon sınıflara uygun,hayatlarının her alanında karakteristik, fiziksel özellikleri ve kaderleri belirlenmiş olarak çıkıyorlar yumurtadan. 

    Cesur Yeni Dünya’da bireyler yoktur, toplum vardır. Bunun için kişilerin yalnız kalmaması için gerekli tedbirler alınmaktadır. Çünkü yalnız kalan ve işi olmayan birey düşünmeye başlar. Düşünen insan sorgular ve bu ise tehlikelidir.
    “Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yükünden arındırdık." der kitapta.

    Yanii her birey doğarken bir sınıfa ait doğuyor, sınıflar değişmiyor, o şekilde yaşamaya ŞARTLANDIRMA ya mecbur kalıyor...
    Dönem, yüzyıl, yeni teknolojiler ne olursa olsun sınıfsal ayrım ve mecburiyet devam ediyor.....
  • 624 syf.
    ·3 günde
    Türkçeye "İnsan nasıl insan oldu" ismiyle çevrilen, 1965 tarihli, Sovyet Bilim İşçileri Mikhail İl'in ve Elena Segal tarafından yazılmış eserin; özgün ismi "Kak chelovek stal velikanom” dur; yani "insan nasıl dev oldu" demektir. ingilizce çevirisi de aynı adı taşır ("how man became a giant"). Zaten bu "devliğe" kitabın kısım ve bölüm başlıklarında da sıkça rastlayabiliyorsunuz. Antropolojiye merak salanların başlangıç noktası olma niteliğinde bir kitaptır. Kitap insanın yaratılışından bu güne geçirdiği evreler, siyasi ve sosyolojik gelişimin felsefece yorumlanış hali olarak nitelendirilebilir.

    Adından da anlaşılacağı üzere kitap, ("insan nasıl dev oldu") insanların nasıl doğa tarafından dikte ettirilen kuyruksuz bir şekilde maymundan, "doğaya hükmeden bir dev"e dönüştüğünü anlatır. Kitabın üslubu oldukça basit ve akıcı, okudukça iyi bir anlatıcıdan hikaye dinliyormuş gibi haz alıyorsunuz. 

    Dilin gelişimiyle ilgili teorileri günümüze kadar birçok kaynakta alıntılanan bölümlerin başında geliyor. 50 yıl öncesinin bilgileriyle vardıkları sonuçlar çok başarılı.

    İyi okumalar...
  • Defne, Anadolu'nun kırlarında, bayırlarında dolaşan ve evlenmemeye kararlı çok güzel bir kızdır. Bir gün, Gü­ neş Tanrısı onun güzelliğini görür ve gökten yere iner. Def­ ne, kendisine yaklaşan bu delikanlıdan tedirgin olur ve onun aşk sözcüklerine kulak asarak kaçmaya başlar. Gü­ neş Tannsı'nın kovaladığı genç kız kurtulamayacağını anlayınca Zeus'a kendisini bir ağaca çevirmesi için yalvarır. Tanrılar Tanrısı da, bir erkekle birlikte olmamaya kararlı genç kızın dileğini kabul ederek kollarını dallara, bedenini de bir ağacın gövdesine dönüştürür. Aşık olduğu kızın bir anda ağaç olduğunu gören Güneş Tanrısı, ona şöyle sesle­ nir: "Ey güzeller güzeli Defne! Benden kurtulmak uğruna ağaç oldun. Ben ki Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı'yım. Kendim gibi ölümsüz bir aşkla bağlanmıştım sana. Ağaç oldun, benden kurtuldun ama yine de bırakmayacağım se­ ni. Sen benim simgem olacaksın. Dünya durdukça insan­ lar seni benim kutsal ağacım olarak bilecekler. Büyük za­ fer kazanan komutanlar, önemli başarı elde eden sporcu­ lar, sanat eserleri ortaya koyan sanatçılar başlarını senin dal ve yapraklarından yapılan çelenklerle süsleyecekler." Kökleri Anadolu olan Defne ağacının öyküsü, Güneş Tanrısı'ndan kurtulmaya çalışan bir genç kızın hüzünlü sonudur. Defne'ye aşık olan Güneş ve Sanat Tanrısı'nın adı da Apollo'dur ... Apollo, Von Braun'un Ay'a gönderdi­ ği roketlerin de adıdır!.. Uzaya gönderilen Apollo roketle­ rinin sonuncusu olan Apollo 17'nin ambleminde Güneş ve Sanat Tanrısı'nın resmi vardır. NASA'nın kayıtlarında Apollo Yunan Tanrısı olarak geçse de aslında Anadolulu, Likyalıdır. Yani, bizim hemşerimizdir!..