• Durup düşündükçe seni
    Bir bıçak yarası
    Gecenin bir yarısı
    Gözümün önünde gözlerinin karası
    Daha yaşanmadı bile yarısı
    Ben sende bıraktım hangi yarımı
  • ELLEN MARIE WISEMAN

    ERİK AĞACI

    Köklerin neredeyse orada çiçek açarsın...

    İngilizceden Çeviren

    Dilek Parsadan


    TARİH

    22.10.2018

    BAŞLANGIÇ

    PAZARTESİ

    SAAT

    08:46

    TARİH

    BİTİŞ

    SAAT

    SEVGİLİ ERİK AĞACI

    Sözler güzel

    '' Savaş dedin herkesi mahlup eder ve sonuçta her şey fakirlik ve zengillik vardır.''

    '' II. Dünya Savaşı dönemini en gerçekçi şekilde yansıtan, imkansız bir aşkın neler yaptırabileceğini gösteren orijinal bir hikaye.''

    _ RT Book Reviews

    '' Savaş dönemindeki aile dramını yürek burkan bir dille anlatan başyapıt... ''

    _ Publisher's Weekly

    Hayatın akışına kapılacağım. Yaralarım alıştığım, güzel anlarla kabuk bağlayacak. Çünkü geçmişte yaşarsam, hayatta kalamam.

    İmparatorluk Şansölyesi'ne Hitler' i atayarak kutsal Alman topraklarımızı tüm zamanların en korkunç halk avcısının ellerine bıraktınız. Ben de size şunu söylüyorum : Bu korkunç adam Alman İmparatorluğu' nu bir cehenneme sürükleyecek ve ulusumuzu derin bir kedere boğacak. Gelecek nesiller bu hareketinizden dolayı sizi lanetleyecek.

    _ General Erich Ludendorff,
    Cumhurbaşkanı Paul Von Hindenburg ' a Yazılan Bir Telgraf

    1 . BÖLÜM

    Gençler var . Anneleri,aileler,fabrika işçileri, partidekiler, diğer anne gül diğeri ise onun hizmetçisi ve çalışana. Kız ve erkek birbirini öpmesi onları devamlı öpmesi el tutması, meyve,sebze,çiftçiler ,toplumun içine ne kıyafet giycem o zaman annemin dolabında bir sürü kıyafet var eğer beğenmesen alışveriş yaparız sana olur mu ?
    Annesi çalışacak ve kız partiye gelcek gece elbisesiyle yalnız kalmayı ayakta daha çok seviyor ve mutlu oluyor mangallar ve çaylar yapılıyor. Öyle öyle eğlence ve müzikli olcak danslı felan ama kız fakir olduğundan oğlan biraz çekinecek ve üzülecek . Çünkü kimseyi tanımıyordu orda inşallah or aya gidince kimse alay etmez inşaallah kızla ve annesiyle...

    2.BÖLÜM
    Christine yürümekteydi başparmağını paltosuna yani cebine attı ve pürüzsüz yüzeyini gezdiriyor hissettim. Isaac'ın söylediği her kelimeyi hatırlamaya çalışıyordu. Belinde hissettiği kolların gücünü hissettim. O an dudaklarımındaki öpücük vermesi ve sıcaklığımon hafızamı kazımak istiyordu resmen ne halde tesadüftü herşey birden oldu bu olay. Böylece Kate'e her detayları anlatabilecekti o zaman. Bir an önce Kate'in yanına gitmek için bu kadar acele etmeseydi, arnavutaldırımlı sokağın köşesinde durup cebindeki taşı daha yakından inceleyebilirdi gerçektende öyleydi o sokakta inceleme yapan olmaması şanslıydır. Isaac bu kadar anlam yüklediğine göre bir şeyi ona vermişti sanki. Christine bunu düşündükçe yüzünden mutluluk ve güller açıyordu resmen böylesi daha güzel yani. Isaac, Haler Köprüsü 'nün sonunda yolları ayrılmadan önce onu tekrar öpmüştür. Öğlen çalışmaya geldiğinde yanına uğraması için söz almıştır. Çünkü annesine, bu yıl partide çalışmayıp Isaac' le olacağını söylerken, Christine 'in yanında olmak istiyordu.

    '' Bahçede olacağım, '' demişti. '' Böğürtlen çalılarını kesip kireçtaşı çitlerini onaracağım dedi. ''
    ...
    3. Bölüm
  • Bir kumandanın, az sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tamamıyla serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, ... ne güzel bir şey! Düşündükçe içim açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.
  • TDK'ye göre bibliyoman; hastalık derecesine varan kitap sevgisi olan kimse şeklinde, bibliyomani ise kısaca kitap düşkünlüğü şeklinde tanımlanıyor.

    Ben bu kelimeyi yine 1K sayesinde bir iletide görmüştüm. İletide aynı zamanda kitaplarda ve kütüphanelerimizde minimalizm ile alakalı bir video da bulunuyordu. Hani hep derler ya bir kitap okudum ya da bir dizi/film izledim hayatım değişti diye. Ben bu kadar kesin konuşamasamda bana çok büyük bir farkındalık kazandıran o videoyu (bulursam linkini de koyacağım), ardından da o kitabı okumuş bulunuyorum.

    2018 yılı içerisinde onlarca kitap satın aldım ve bunların çok az bir kısmını okudum. Şu anda kütüphanemde büyük bir hevesle aldığım ancak okumadığım 60'dan fazla kitap var ve benim hala, çok affedersiniz ama, ağzımın suyunu akıtarak satın almak istediğim bir sürü kitap var. Bibliyoman ifadesini ilk duyduğum ana kadar geçerliydi bu istek tabi ki. Ondan sonra bu isteğime ket vurdum ve yaklaşık 3-4 aydır hiç kitap satın almadım. Ve şunu fark ettim ki ben sadece kitaplarım olmasını seviyormuşum. "Evet, onlar benim ve ne zaman istersem o zaman okuyabilirim" şeklinde düşünebilmeyi seviyormuşum. Fakat ileride alacağım ve canımın istediği zaman okuyabileceğim kitapları düşündükçe önceden satın almış olduğum kitapları hep geride yığılı bir halde bıraktığımı da fark ettim. Hemen faydalanmayacaksam o kadar kitabın rafta durup tozlanmasının ne anlamı vardı ki?

    İşte böylelikle kafama değişim fikrini iyice sabitledim. Artık hoşuma giden bir kitap gördüğümde satın alacağım değil de okuyacağım kitaplar listesine ekleyeceğim.


    Şimdi kitaba değinecek olursam yazarın henüz genç bir delikanlı iken ele aldığı ve gerçek olay ve kişilerden esinlendiği ilk öykü Bibliyomani. 30 yaşında, kocaman bir kütüphanenin hayaliyle yanıp tutuşan ancak zar zor okuyup yazabilen bir adamın hikayesi bu. Fakat sahip olduğu tüm bu kitapların 'manevi derinliğinden ve edebi değerinden bihaber'* bu adam. Sadece kitaplarının varlığı, onlara dokunabilmesi, parmaklarının ucunda tüm o kabartıları hissedebilmesi ve onları koklayabilmesi yeterli bu adam için [Tanıdık geldi mi? :) ]. Ancak bir kitabı neden bu kadar çok istediğini açıklayamayacak kadar da uzak kitaplara.

    Bahsettiğim adam Giacomo özellikle el yazmalarına karşı büyük bir zaafa sahip. Zaten başına gelenler de bu yüzden geliyor. Her neyse, kitapla alakalı en sevdiğim yanlardan biri de kitabın sayfalarının bir yüzünde öykünün Falubert'in el yazması kısmının, diğer yüzünde ise öykünün Türkçe kısmının bulunuyor olmasıydı. Buna neden olarak da sonsözde Falubert'e düşkün bibliyofilileri tatmin etmesi amaçlı olduğu söylenerek güzel bir ironi de yapılmış.
  • İşte bir hikâye daha. Bir kız çocuğunu kendinden çok daha büyük bir 'adam' ile evlendirmeye çalışıp hayatı ona zindan etmenin bir hikayesi daha. Kız başka birisini seviyor, bütün kalbi ile. Oğlan da onu seviyor. Ama annesi; 14 yaşındaki kızı, 38 yaşındaki zengin bir paşa ile evlendirmeye çalışıyor. Kendi kızının mutluluğundan çok parayı önemsiyor. Üstüne bir de kıza duygu sömürüsü yapıyor! Ah ah bu tiyatro oyunu metninin gerçekte farklı adlarla ve farklı yerlerde gerçekleştiğini bilmesem bu kadar etkilenmezdim. Ama biliyorum ki ne yazık ki şu anda dışarıda bir yerlerde bu kızın paylaştığı eziyeti paylaşan nice kız çocuğu var. Ailesi zoruyla küçük yaşta evlendirilen, babası yaşındaki adamla aynı yatağı paylaşıp daha yaşıtlarının sokakta oynadığı zamanlarda hamile kalan, her gün hayatını ondan çalan adam ile yanyana durup onun hizmetçiliğini yapan ve köle gibi davranılan o kadar çok çocuk var ki. O kadar çok çocuk var ki her gün çığlık atan ama kimseye sesini duyuramayan. O kadar çocuk var ki çocukluğu çalınan. O kadar çocuk var ki hayatı çalınan, yaşama hevesi çalınan, geleceği çalınan... Düşündükçe içim acıyor, kalbim parçalanıyor sonra bütün hücrelerim öfke ile doluyor. El kadar çocuktan zevk alan, onun acısını görmezden gelip onu bir eşya gibi kullanan, eğitimden yaşama hakkına kadar her şeyini elinden alan her insan olmayan yaratığının cezasını çekmesini istiyorum. Bir daha hiçbir çocuğun gözünden bir damla yaş akmasın istiyorum, minik kalplerinin kaldırmayacağı yüklerin altına sokulmasınlar istiyorum, gülerek oyunlar oynasınlar sonra da öğretim hayatlarına devam etsinler istiyorum. Çok mu şey istiyorum ya da bu çocuklar çok mu şey istiyor? Hayatlarını geri almak isterken çok mu şey istiyorlar?..
    Kitap ile ilgili minik bir şeyler söylemek istiyorum: bahsettiğim gibi Namık Kemal'in bir tiyatro oyunu metni, kısa olduğu için de çabuk bitiyor ama gerçekleri de yüzünüze vuruyor. Okurken her ne kadar 1873'de yayınlanmış olsa da oyun, hala bütün bunları yaşayan kızların olduğunu bilmek içinizi yakıyor. Okumanızı öneririm, kendimi berbat hissederek okudum ama bir daha olası bir daha okurum.
  • günseli son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum sevgilim şeytan bilir nelere takılıyorum neler düşünüyorum günlerdir yatıyorum hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim ölmeye karar verdim günseli vakit geçirmeden yapmalıyım bunu yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım ne yazık senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim ölümü değil senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı acıklı şeyler yazmak istemiyorum acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti fakat seni etkileyecektir bunu düşünmeliyim her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz bizim kaderimiz bu hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım onları nasıl olsa öğreneceksin belki beni de kararsızlığa götürür ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum selim olmayan bir selim görmektense hiç görmemek daha iyidir bana inan düşün ki gittim ve bir daha aramadım seni bir daha beni görmeyeceğine göre böyle düşünemez misin senin varlığına rağmen böyle düşünebiliyorsam sana bir sadakatsizlik var işin içinde beni görmeyecek olduktan sonra var olup olmamanın ne önemi kalır sadece yaşadığımı bilmen seni nereye götürür görüyorsun biraz daha gevezelik etmek istiyorum yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum bunu biraz da tabancayı henüz masamın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum dışarı çıkacağım mektubu postaneye götüreceğim engel olamamak ne yazık değil mi bana kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın bunu düşünmek güzel annemi tanımadın bundan sonra tanımanın da bir yararı yok sanıyorum sen ve annem bu resmi güzel bulmuyorum kafamda annemi üzeceğini biliyorum bu olayın ama dayanır herhalde beni bencillikle suçlamaya başlayıncaya kadar dayanırsa mesele yok bu sürenin kısa olmasını temenni ediyorum bunun dışında insanlarla ilişkimi kestiğim için kimseyi düşünmüyorum kimse üzülmek zorunda kalmayacak senin için de son günlerdeki perişan durumumla bir şeyler yaptığımı seni de biraz hazırladığımı sanıyorum birlikte geçirdiğimiz güzel bir günden sonra kendimi öldürerek yıldırımla vurmuyorum seni ya da bana öyle geliyor şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok bu duruma ben bile zor inanıyorum gene tatsız bir şeyler olması ihtimali nasıl ortadan kalkar diyorum birkaç gün önce sevmediğim kimselere birer mektup göndererek onları hayatlarının sonuna kadar üzecek ya da üzeceğini sandığım sözler yazmayı düşündüm ne yazık ki insan ölmek üzere olduğu anda bile hayal gücünün eksikliğinden olacak yeteri kadar kötülük edemiyor bizi tutan bu garip engeli şimdi bile anlayamıyorum son fırsatı da kaçırdığım için biraz mahzunum belki müthiş bir ümitsizlik anında yapabilirdim bunu fakat talihin garip cilvesi gücüm yok tam bu sırada kuvvetim tükendi bu adamlara hadlerini bildirmek gerekiyordu neyse fazla üzülmemeliyim ölmenin nedeni bu değil beni odama kapanmış kendimi duvardan duvara atarken düşünmeni istemiyorum böyle bir durum yok beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar kimsenin fazla üzüleceğini sanmıyorum yaşarken ilgilendiğim birkaç kişiyle olur ya görüşmek istersin benden bahsederken ortak anılarınız olamayacağı için sizi bir arada düşünmek bana kötü görünmüyor aydın kişileri saymıyorum ankara’da eski bir iki arkadaş vardı süleyman kargı vasıtasıyla bulabilirsin onları kargı’dan sana söz etmiştim sanıyorum yalnız uygun bir fırsat bulup söyleyememiştim birkaç şarkıdan ibaret uzunca bir yazım var onda belki bir gün okursun yolun o şehre düşerse fazla duygulanma yazılırken de fazla duygulanılmamıştır yazmanın çekiciliğine kapılıp biraz ileri gittiğim söylenebilir bir aldatmadır belki de uzunca bir şakadır ne yazık bir kopyasını almamışım belki okunmaya değer bir duruma getirebilirdim ilk yazıldığı gibi öyle düzeltilemeden kaldı şimdi sorsan başından sonuna kadar anlatamam süleyman da ilginç adamdır garip içine kapalı biraz kendini beğenmiş artık görüyorsun yakınlarımı da yargılıyorum bu kadar imtiyazı çok görmezsin bana herhalde süleyman’da “sense of humour” kuvvetlidir gene de benzerliğimiz yoktur başka türlüydü onunla yaşamak nerede susulacağını bilirdi bana benzemezdi dedim ya ona hayrandım anladığını belli etmeden anlardı ne zaman gitsen onu aynı yerde bulursun görüşmediğin sürede seni nasıl hissettiğini sanmışsan öyle düşünmüştür inanılmaz bir özelliktir bence bu yönü seni anlamazsa yadırgama beni tanıdığı süre içinde senin gibi bir insanla böyle bir yaşantım olabileceğini ona sezdirmemiş bu yönümü saklamış olabilirim insanları öyle farklı açılardan değerlendirdim ki hayatım boyunca arkadaşlarımı sana bile övmeye çekiniyorum burhan’ı da görebilirsin akıllıdır bir kusurunu görmedim diyebilirim bu da yeter bir sebep sıkıcı olması için turgut vardır biliyorsun bahsetmiştim her şeyini anlatamazsın ama zekidir durumu hemen kavrar insan onu kendisiyle bir yarışma içinde görmezse ya da bu izlenimi vermezse anlayışlı ve şefkatlidir sana çok yakınlık gösterir benim kişiliğimle ilgili bir mesele kalmayacağına göre turgut’u çok sevimli bulacaksın bu bakımdan durup dinlenmek bilmez bir sevimli olmak konusunda demek istiyorum evlidir belki biraz kalıplaşmıştır belki bu kalıbın içine bir noktada kimseyi almak istemez bu husus çok önemli en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar bu yüzden az mı meyhane arkadaşı kaybettik turgut böyle değildir sınırlarını bilir bana sorsan bilmez bildiğini sanır bir sürü okumuş yazmış adamdan çok değerlidir benim için yargıları bana göredir ona değer verdiğimi uygun bir fırsat bulup söyleyemedim sen bir yolunu bulup söyle onun için ne düşünmüş olduğumu kenan nasıl acaba merak ediyorum sorsana turgut’a doğrusu ben aranızda acı bir görüntü olarak kalmak istemem tatlı bir resim ya da nasıl söylemeli kelime oyunu gibi bir şey olarak kalmak isterim bazı tekerlemeler vardı aramızda ne bileyim ne kadar tekrar etsek bıkmazdık hoşumuza giderdi işte onlar gibi yaşamak isterim aranızda turgut’a söyle o anlar aramızda yüzlercesi dolaşırdı selim selim dediler onu da gördük gibi sözler icat etsin benim için tabii ortak yaşantımızı unutmamışsa bu öyle bir havaydı ki insan içindeyken akıllıdır dışarı çıkar aptallaşır sakın bu isteklerimi ciddiye alma belki bunları yapmak içinden gelmez yapma istediğin gibi yaşa bana ait bir şey ne bileyim bir kitap bir resim ya da buna benzer bir eşyaya sahip olmak istersen turgut’a söyle bizim evden alır annem onu çok sever belki de benim odamı görmek istersin şimdi biliyorum dayanamayacağını söyleyeceksin sonrası için bir gün olur bir gün özleme gibi bir duyguya kapılabilirsin ölümün acılığı dağılırken böyle olabilir o zaman annem evde yokken bir göz atarsın fazla ümide kapılma çok sevimsiz bir odadır birtakım hayaller saklar doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller bir bakıma iyi olacak içimde gerçekleştirme telaşı kalmayacak sakinleşeceğim yapamadığım o kadar çok şey var ki nasıl olsa hepsini gerçekleştiremeyecektim ve yapamamanın acısı zehirleyecekti içimi insan sonu geldiği zaman iyileşiyor odamda benimle ilgili yazı bırakmak istemiyorum bakarsın birtakım insanlar çeşitli nedenlerle orayı burayı karıştırırlar biliyorsun birtakım karalamalarım var hepsini yakmalıydım yapamadım sana gönderiyorum pakettir geç gelir bu mektuptan sonra eline geçer bir kutu içine koydum hemen açmamanı istiyorum oldukça karanlık hemen okursan seni bunaltabilir bir süre geçsin mesela beş altı ay kadar sonra istediğini yaparsın büyük bir kısmını senden gizli yazdım bilmeni istemedim ben yaşarken bu yazdıklarımı bilmene dayanamazdım gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin başkalarına göstermek isteyeceğini tahmin etmiyorum fakat dilediğini yap bu mektupta bile şunu yap bunu yapma demişsem ona da aldırma ne diyor yukarıdaki adam isteyiniz verilecektir demek ben bir şey istemiyormuşum bir bana parmağını uzatarak bu kadar gürültü ediyorsun sızlanıp duruyorsun doğru söyle gerçekten istiyor musun diye sorsaydı ona ne karşılık verirdim bilemiyorum hayır biliyorum derdim ki ona ya da büyük bir olasılıkla derdim ki görüyorsun türkçe kelimeler de kullanıyorum arada öztürkçeye dargınlığım kalmadı tabii kimse bilmiyordu benim dargın olduğumu geçelim içimde birbirine karşı savaşan yönlerin birbirine dargın olduğunu söyleyerek geçiştirelim bunu da son anda mesele çıkarmayalım evet istemesini bilene gerçekten verilecektir verilmektedir isteyip istemediğini bilmeyenler için de yukarıda sözünü ettiğim adamın işaret parmağı meseleyi halledecektir en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun hiçbir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir bekleyenleri utandırmışımdır daha fazla yazamayacağımı hissediyorum son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım
    işte bu kadar işte canım sevgilim günseli selim
  • "Doğduğunu herhalde annesinden başka kimse fark etmemiştir; yaşadığını da pek az kimse bilir; fakat ölümünü kimse fark etmeyecek, öldüğüne kimse sevinmeyecek, kimse acımayacaktır. Onun düşmanı, dostu yoktur. Yalnızca birçok tanıdığı vardır. Belki bu silik kişinin yalnız cenazesi bir ilgi uyandıracak, yolda adamın biri saygı ile durup selamlayacak, belki başka bir meraklı da cenazenin önüne koşacak, ölenin adını soracak ve hemen unutacak.”

    İvan Gonçarov-Oblomov"
    ------------------------
    OBLOMOVLUK NEDİR?
    “Yüzyıllar yüzyılları izliyor ve yarım milyon tembel mıymıntı insan büyük bir uyuşukluk içinde pinekleyip duruyor.”- GOGOL

    Bir varoluş trajedisi olan Oblomovluk, bilinçli bir tembellik/atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık, her şeyin farkında olma, bir adım ötesini görme halidir. Ancak tüm bu farkındalık dolayısıyla sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişlik ve kendini gerçekleştirememedir. Sosyal yaşamdan kopuş, topluma uyum sağlayamama, bilinçli bir vazgeçiştir. Handiyse ölüme eş bir uyuşukluk hali; bir başka deyişle yaşarken ölmektir.

    Gonçarov 1849’da yazdığı bir romanda çağımızın toplumsal hastalığını tanıtıyor yani Oblomovluğu.

    Yerküre üzerindeki her insanın içinde bulunan/bulunabilecek bir karakter olarak karşımıza çıkıyor İlya İlyiç Oblomov, kitabın kahramanı. Zira Gonçarov’un bu ölümsüz eserinin kahramanı da Don Kişot gibi, Hamlet gibi ve daha nice klasik kahramanlar gibi insanlığın bir hali ile yüz yüze getiriyor bizleri. Sürekli düşünen ancak bir türlü harekete/eyleme geçemeyen Hamlet gibidir Oblomov; her daim yeni projeler üretir ama gelin görün ki bunları bir türlü hayata geçiremez. İleri mi atılmalı yoksa olduğu yerde mi kalmalı; bu konuda kafası sürekli karışık ve kararsızdır. Bu varoluş trajedisi noktasında, Hamlet’in “var olmak ya da olmamak” sorgusundan daha derin bir açmaz içerisindedir.

    Çünkü Oblomovluk hastalığının pençesine düşmüştür. Sınırsız hayal gücü, kurulu bir saat gibi işler ama hayaller hiçbir zaman gerçeğe dönüşmez; bir hayal denizinde boğulur Oblomov. Sürekli bir düşünme ve plan yapma döngüsü içerisindedir.

    O düşünedururken zaman ve hayat azgın bir nehir gibi hızla akıp gider doğal olarak.

    Ancak bazı zamanlar, içinde bir yerlerde pusuya yatmış olan türlü meseleler ansızın Oblomov’u o derin gaflet uykusundan uyandırır ve korkunun kucağına bırakır. İşte o anlarda; “Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmeden geri kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanır. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanır; kendi hayatını yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görür. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı sezer.

    Gelelim günümüzde Oblomovluk hastalığına yakalanmış bir kesimin yansımalarına...

    Onlar dünyada olup biten her şeye karşı ilgisizdirler, tam bir atalet miskinlik hareketsizlik içindedirler. Duyumsamazlıklarının nedeni kısmen nesnel konumlarından kısmen de ahlaki gelişimlerinden kaynaklanır. Bir şey yapmaya alışmamışlardır dolayısıyla neyi yapıp neyi yapamayacaklarını tam olarak belirleyemezler. İstekleri hep biçimseldir ve istek olarak kalır.

    Hayal kurmayı çok severler ve hayallerinin gerçekle yüzyüze gelmesinden de öylesine korkarlar. Başkalarının aklını kendilerine mal etme konusunda da üstlerine yoktur hemen hemen hepsi kendilerini aşağılamaktan hoşlanırlar ama bunu karşısındaki kişiden övgüler almak için yaparlar. Yaptıkları hiçbirşey içlerinden gelerek değildir. Ne yapıyorlarsa dışsal zorunlulukların dayatmasıyla olur.

    Oblomovlar hayatta herşeyden şikayet ederler. Onlara şunu sorun: Bunların böyle olmaması için ne yapmalı? Karşılık veremeyeceklerdir. Çünkü ne yapılması gerektiğini dair en küçük bir fikirleri bile yoktur. Bu kez siz onlara ne yapılması gerektiğine dair çok basit bir yol gösterin yanıtları hazırdır. İyi ama böyle birdenbire olur mu? Bu böyle gelmiş böyle gider. Yok kardeşim bu toplumda hiçbir şey düzelmez?

    Goncarovun bu romanında çağımızın toplumsal eğilimlerini buluyoruz. Aynı zamanda kendimize dair ipuçlarını.

    Derleyen: Sibel Çağlar