• 104 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Mirko Czentovic, dünya satranç şampiyonu.

    1922'de New York'taki satranç turnuvasında ortaya çıkan yedi yaşındaki mucize çocuk Rzecewski'den bu yana, adı sanı duyulmamış birinin anlı şanlı satranç loncasına girişi hiç bu kadar geniş yankı uyandırmamıştı.

    Çünkü Czentovic'in zihinsel özellikleri, böyle göz kamaştırıcı bir yükselmenin ipuçlarını kesinlikle vermemişti. Çok geçmeden bir söylenti yayıldı, bu satranç şampiyonu özel yaşantında herhangi bir konuşma sırasında bir tümceyi dilbilgisi yanlışı olmadan kuramıyordu ve kızgın meslektaşlarından birinin öfkeli bir alayla söylediğine göre, "her alanda evrensel bir kültürsüzlük içindeydi".

    Yoksul bir Slav Tuna gemicisi olan babasının ufacık kayığını bir gece bir tahıl gemisi ezdi, o sapa bölgenin papazı da o zamanlar on iki yaşında olan Mirko'ya acıyıp babasının ölümünden sonra onun bakımını üstlendi, iyi yürekli papaz canla başla uğraşıp ağzını bıçak açmayan, anlama güçlüğü çeken çocuğa köy okulunda öğrenemediği şeyleri evde özel dersler vererek öğretip açığını kapatmaya çalıştı.

    Ama çabaları sonuçsuz kaldı. Mirko, kendisine yüz kez anlatılan harflere hâlâ boş boş bakıyordu; ağır işleyen beyninde, en basit ders konularıyla bile uğraşacak güç yoktu. On dört yaşındayken bile, hesap yapması gerektiğinde parmaklarından yardım alıyordu ve bir kitap ya da gazete okumak, yetişme çağındaki bu çocuk için daha da çok çaba gerektiriyordu.

    Papaz akşamları uzun çiftçi piposunu tüttürerek jandarma çavuşuyla santranç oynardı.

    Bir gün jandarma çavuşu, Mirko'nun bakışlarının oyuna başlanmış satranç tahtasına nasıl dikildiğini fark etti.

    "Ne o, oyunu tamamlamak mı istiyorsun?" dedi alaycı bir sesle, uykulu çocuğun tahtadaki tek bir taşı bile doğru oynamayı beceremeyeceğinden son derece emindi. Oğlan çekinerek ona baktı, sonra başını salladı ve papazın yerine oturdu.
    On dört hamleden sonra jandarma çavuşu mat olmuştu ve yenilgisinin yanlışlıkla yaptığı dikkatsiz bir hamleden kaynaklanmadığını itiraf etmek zorunda kaldı, ikinci el de birinciden farklı olmadı.

    "Vay canına!" diye şaşkınlıkla bağırdı papaz geri döndüğünde, iki bin yıl önce benzer bir mucizenin gerçekleştiğini, bir dilsizin birdenbire bilgelik dilini bulduğunu anlattı pek İncil okumayan jandarma çavuşuna.

    Öğrencisinin normalde yaşadığı zekâ geriliğini herkesten daha iyi bilecek durumda olan papaz, bu tek yanlı tuhaf yeteneğin daha çetin bir sınava ne kadar dayanabileceğini ciddi olarak merak etmeye başladı.


    Mirko'ya biraz olsun çekidüzen vermek için, saman sarısı fırça gibi saçlarını köy berberinde kestirdikten sonra, kızağına bindirip küçük komşu kente götürdü onu, ana meydandaki kafenin bir köşesinde tutkulu satranç oyuncularının toplandığını biliyordu, kendisi onlar kadar deneyimli değildi.

    Mirko, iyi yürekli papazdan Sicilya açılışı denen şeyi öğrenmediği için, ilk elde yenildi, ikinci elde en iyi oyuncuyla berabere kaldı.
    Üçüncü ve dördüncü elden başlayarak hepsini birer birer yendi.

    Harita üzerindeki varlığını şimdiye dek pek kimsenin ayrımsamadığı küçük kent, belki de ilk kez ünlü bir adamı dünyaya kazandırma onuruna ulaşabilecekti.

    Koller adında bir menajer, bir yıllık parasal yardım sağlanırsa, Viyana'da tanıdığı büyük bir ustanın genç adama satranç sanatını öğretmesini sağlayabileceğini söyledi.

    Altı ay içinde Mirko satranç tekniğinin bütün sırlarını kavradı.

    Mirko, daha on yedi yaşındayken bir düzine satranç ödülü kazanmıştı bile, on sekizinde Macaristan şampiyonu oldu, en sonunda yirmisinde dünya şampiyonluğunu ele geçirdi.

    Zekâ düzeyi, düş gücü ve ataklık açısından her biri ondan kat kat üstün olan en soğukkanlı şampiyonlar bile, onun kaya gibi dayanıklı aklı karşısında pes ediyorlardı.


    Böylece satranç ustaları galerisine, ilk kez tinsel dünyanın tümüyle dışındaki biri girdi, en yırtık gazetecinin bile ağzından kamuoyuna ilginç gelebilecek tek sözcük almayı başaramadığı ağırkanlı, ağzını bıçak açmayan bir köylü çocuğu...

    Daha sonra Mirko adını 'Satranç Felsefesi' adlı bir kitap için sattı, oysa gerçekte bu kitabı kendi halinde Galiçyalı bir öğrenci paragöz yayıncılar için yazmıştır.
  • Şimdi size bir hikaye anlatacağım; bir zamanlar bir gemi ve bir liman varmış birbirlerini çok severlermiş, liman gemiyi asla bırakmak istemez, hep kendi yanında istermiş. Gemi arada başka limanlara yelken açsa da eninde sonunda limanına geri dönermiş Liman geminin ondan ayrılmasını istemezmiş ama gemi başka limanlar tanımak başka şeyler öğrenmek istermiş. Bir gün gemi limanına geri döneceğim diyip limandan da gelene kadar bekleyeceğim sözünü alıp gitmiş. İlk zamanlar her şey güzelmiş ama zamanla gemi kendi kontrolü kaybetmiş rüzgar onu nereye sürüklerse oraya gitmiş güçsüzleşmiş gemi yorulmuş bitmiş tükenmiş. Sonra bir şekilde limanına geri dönmeyi başarmış.Ancak geri dönüpte limanını gördüğünde fark etmiş ki etrafı Sarp kayalarla çevrili limani da gemiye kırgınmış çünkü gemisi geri geleceğim deyip yıllarca onu bekletmiş Liman ona kızgın değilmiş ancak çok kırgınmış içten içe. Bu yüzden gemisinin geri geldiğini görmemiş ama hala içten içe o Sarp Kayalardansa gemisini istermiş kimse yaklaşmaya çalışmış limana ama Kayalar ona engel olmuş şimdi iki yol varmış geminin önünde ya çok darbe alıp limanına ulaşacak ya da tamamen uzaklaşıp başka yerlere gidecek gemi şu da varmış Bir gemi ne kadar uzun süre okyanusta kalırsa o kadar güçsüzleşir, sulara gömülürmüş. Şimdi söyleyin ne yapsın bu gemi çok yaralar alacağını bile bile limanına dönsün mü ? Yoksa tamamen sulara gömülüp, kayıp mı olsun, herşeye inancını yok mu etsin ? Arada zaman geçmiş gemi limanına muhtaçmış yanına gitmiş ona yine sığınmış ama aslında limanın gönlü başka birisindeymis artık gemi biliyormuş ama liman... Liman bir türlü kabul etmiyormus. Aklında başka biri, başka bir düş varmış. Gemi de ne yapsın bunu fark edince çıkması gerekmiş aradan limanı için, limanının sırf canı yanmasın diye onu çok seve seve gitmiş hayatından.Ama liman o farklı düşü büyütmek yerine, gemisini taşlamaya, hırçın dalgalarla onu devirmeye çalışmış. Gemi her seferinde gülüp geçmiş, yelkenlerini açmış güya uzak diyarlara. Limanı onu göremez bir yere geçmiş gemi. Ne çok uzağa, ne çok yakına. Hep ona en yakın ama hep de en uzakmış gemisi. Limanın haberi yok bundan hala hırçın dalgalarla hırpalar dururmuş gemiyi. Gemi hep susmuş, sevdiği üzülmesin diye susmuş. Liman ilk başlarda inat etmiş bırakmak istememiş içten içe gemiyi, hala onu sevdiğini düşünür ama kimseye göstermez. Herkese gemiye olan nefretini, kinini anlatırmış. Geminin sığınacağı son limanı da ona en uzak olan olmuş. Gemi açık denizlere açılmadan önce son kez dönüp bakmış limanına, son kez buruk bir şekilde gülmüş eh ne yapsın limanı anlayamıyormuş onun içini. Aynı zamanda hem birbiri için böylesine yaratılmış iki varlık ve birbirine böylesine zıt iki varlık yokmuş şu evrende onlar kadar. Gemi gözlerini çekmiş limandan ve son kez "Seni seviyorum..." diyip herşeyi sulara gömmüş. Herkese yok etmiş tüm bunları...Gemi hep korkmuş hayatı boyunca ama artık onun kitabında "korku" yokmuş...

    Ve Liman, Gemisini sonsuza dek göndermiş kendi bölgesinden, hiçbir şekilde yokmuş limanı artık geminin ve o gün son bir söz vermiş Gemi "Sulara gömülecek de olsam, hiç kimseye güvenmeyeceğim. Sen ilkim ve sonumsun..."
  • II. Perde

    1. Sahne
    (Kıbrıs'ta bir liman. Bir alan.)

    (Montano ile iki bey girerler.)

    MONTANO

    Bir şeyler görebildiniz mi burundan?

    BİRİNCİ BEY

    Hiçbir şey göremedik. Öylesine kabarmış ki deniz,
    Gökle deniz arasında tek bir yelkenli seçemedik.

    MONTANO

    Rüzgâr karada çok sertmiş gibi geldi bana,
    Surlarımızı sarsan böyle bir fırtına görmemiştim daha,
    Eğer denizde de bu kadar sert estiyse rüzgâr
    Dağlar gibi yığıldıkça üstlerine dalgalar,
    Nasıl dağılmadan durur o meşeden omurgalar?
    Ne olduğunu anlarız yakında.

    İKİNCİ BEY

    N'olacak, paramparça olmuştur Osmanlı donanması.
    Şu ağzı köpüklenmiş kıyıya bir bakın hele,
    Azgın dalgalar sanki bulutları dövüyorlar,
    Fırtınadan kabaran dalgalar dik, ejder yeleleriyle
    Sanki su atıyorlar ışıltısına Küçük Ayı'nın,
    Söndürüyorlar ezelden beri duran bekçilerini
                                         Kutup Yıldızı’nın.

    Hiç görmedim kuduran denizin bu denli karıştığını.

    MONTANO

    Eğer Osmanlı donanması,
    Bir yere sığınamadıysa, giremediyse körfeze,
    Batıp gitmiştir. Kolay değil bu vartayı atlatmak.
    (Üçüncü bir bey girer.)

    ÜÇÜNCÜ BEY

    Dostlarım, yeni haberler var: Savaş bitti.
    Şiddetli fırtına öyle bir çarpmış ki Osmanlıyı,
    Suya düşmüş tüm planları. Venedik'ten gelen bir gemi
    Görmüş Osmanlı donanmasının çok kayıp verip battığını.

    MONTANO

    Nasıl, doğru mu bu?

    ÜÇÜNCÜ BEY

    Gemi yeni geldi, limana demirledi. Bir Verona gemisi.
    Savaşçı Mağripli Othello'nun yaveri,
    Michael Cassio karaya çıktı az önce.
    Mağripli de yoldaymış, Kıbrıs'a geliyormuş tam yetkiyle.

    MONTANO

    Buna sevindim. Saygıdeğer bir yöneticidir.

    ÜÇÜNCÜ BEY

    Aynı Cassio seviniyor Osmanlı kayıplarını düşündükçe, de,
    Ama kaygılı görünüyor yine
    Dua ediyor Mağripli için,
    Ayrı düşmüşler çünkü şu azgın fırtınada.

    MONTANO

    Tanrı onu korusun. Hizmetinde bulunmuştum.
    Yönetimi tam bir asker gibidir.
    Gelin, limana inelim hadi!
    Hem gelen gemileri gözleriz,
    Hem de denizle göğün mavisi birleşinceye kadar
    Sevgili Othello'nun gelmesini bekleriz.

    ÜÇÜNCÜ BEY

    Evet, hemen gidelim.
    Çünkü her an başka gemiler de gelebilir.
    (Cassio girer.)

    CASSIO

    Sağ olun, savaşçı adanın yiğitleri,
    Böyle övdüğünüz için Mağripliyi!
    Tanrı onu korusun,
    Tehlikeli bir denizde kaybettik birbirimizi.

    MONTANO

    Gemisi sağlam mı bari?

    CASSIO

    Teknesi çok sağlam kerestedendir,
    Kaptanı deneyimli ve usta olarak ünlenmiştir,
    Onun için henüz kesmedim umudumu,
    Dört gözle bekliyorum Othello'yu.
    (İçeriden, "Bir yelkenli, bir yelkenli geliyor, bir yelkenli!” sesleri duyulur.)
           (Bir haberci girer.)

    CASSIO

    Bu sesler de ne?

    HABERCİ

    Bütün kent boşaldı. Halk kıyıda birikti,
    “Bir yelkenli!” diye bağrışıyorlar.

    CASSIO

    İçimden bir ses, gelen validir diyor.

    (Bir top atışı.)

    İKİNCİ BEY

    Saygı atışı yapıyorlar.
    Hiç değilse, gelen bir dost gemisi.

    CASSIO

    N'olur efendim, gidin de gelen kimmiş öğrenin.

    İKİNCİ BEY

    Şimdi öğrenirim.
          (Çıkar.)

    MONTANO

    Sayın yaver, komutanınız evli mi?

    CASSIO

    Hem de çok kısmetli. Öyle bir kadını kazandı ki,
    Eşsiz güzellikte ve çekicilikte,
    Anlatımlara, şiirlere sığmayacak üstünlükte,
    Tanrı onu öyle seçkinliklerle donatmış ki,
    En usta övgücüler bile yorulur onu övmekten.
                (İkinci Bey girer.)

    Ne haber, kimmiş gelen?

    İKİNCİ BEY

    Iago adında biri. Çavuşuymuş komutanın.

    CASSIO

    Mutlaka rahat ve neşeli bir yolculuk yapmışlardır!
    Bütün o fırtınalar, dev dalgalar ve uluyan rüzgârlar,
    Aşınmış kayalar ve kum tepecikleri,
    Habersiz ilerleyen tekneyi yolundan edecek o derindeki
                                               hainler,

    Güzelliğini sezmişler gibi
    Öldürücü doğalarından vazgeçip yol vermişlerdir
    Geçsin diye Tanrıça Desdemona.

    MONTANO

    Kim bu Desdemona?

    CASSIO

    Demin sözünü ettiğim kadın, büyük komutanımızın
                                             komutanı,

    Korkusuz lago refakat ediyordu ona,
    Buraya bir hafta sonra gelecekleri sanılıyordu.
    Ulu Tanrım, koru Othello'yu, şişir yelkenlerini o güçlü
                                                soluğunla,

    Koca gemisiyle bu limana sağ salim girsin,
    Desdemona'nın kollarına atsın kendini aşkın coşkusuyla,
    Sönen umutlarımızı yeniden ateşlendirsin,
    Kıbrıs'a baştan başa dirlik düzenlik getirsin.

    (Desdemona, Iago, Emilia ve Roderigo muhafızlarla girer.)

    Bakın! İşte karaya çıktı geminin hazineleri,
    Diz çökün önünde Kıbrıslılar!
    Selam size saygıdeğer leydi.
    Tanrı her zaman, her yerde korusun sizi!

    DESDEMONA

    Teşekkür ederim yiğit Cassio.
    Efendimden ne haberler var?

    CASSIO

    Henüz gelmedi, iyi olduğundan ve yakında burada
                                               olacağından

    DESDEMONA

    Başka bir şey bilmiyorum.

    Çok kaygılandım şimdi, nasıl da kaybettiniz birbirinizi?

    CASSIO

    Gökle denizin büyük savaşı ayırdı bizi.

    (İçeriden, “Bir yelkenli, bir yelkenli!” sesleri. Top atışı.)

    İKİNCİ BEY

    Kaleyi selamlıyorlar. Bunun da bir dost gemisi olduğu
                                                  belli.

    CASSIO

    Hemen gidip öğrenin.

    (İkinci Bey çıkar.)

    Hoş geldin Çavuş!

    (Emilia’ya.)

    Siz de bayan Emilia!
    Dostum lago, sabrını taşırmasın davranışım,
    Aşırı gelebilecek nezaketim aldığım eğitimdendir.

    (Emilia’yı öper.)

    IAGO

    Bana dilinden çektirdiği kadar,
    Size de dudaklarından tattırsaydı,
    Çok geçmeden bıkardınız efendim.

    DESDEMONA

    Haksızlık etmeyin, ağzı var dili yok.

    IAGO

    Hem de öyle bir vardır ki,
    Uykudan gözlerim kapansa da durmaz onun dili,
    Gerçi dilini tutmayı biliyor sizin önünüzde,
    Ama kalıbımı basarım, o zaman da kavgadadır
                                        düşünceleriyle.

    EMILIA

    Hiç hakkın yok bunları söylemeye.

    IAGO

    Hadi, hadi, konuşturma beni.
    Siz kadınlar, sokakta güzelsiniz yağlıboya tablo gibi,
    Oturma odasında çıngırak, mutfakta yaban kedisi,
    Kabahatliyseniz azize, kızınca ifrit kesilirsiniz,
    Ev işlerinde oynaklık eder, hamaratlığınız tutar yatakta.

    DESDEMONA

    Seni iftiracı seni!

    IAGO

    Hiç de değil, hepsi doğru, yalansa sünnet etsinler beni.
    Oyun için yataktan kalkar, çalışmak için yatağa girersiniz.

    EMILIA

    Seni hiç tutmazdım övgümü yazdıracak olsam.

    IAGO

    İyi edersin yazdırmasan.

    DESDEMONA

    Beni övecek olsanız, neler yazardınız?

    IAGO

    Aman nazik bayan, bunu benden istemeyin,
    Ben yalnızca kusur bulan biriyim.

    DESDEMONA

    Bir deneyin bakalım. Limana birini yolladınız, değil mi?

    IAGO

    Evet efendim.

    DESDEMONA

    Pek keyfim yok, ama olduğumdan başka görünerek
                                               avunayım bari,

    Hadi bakalım, nasıl öveceksiniz beni?

    IAGO

    Ben de tam düşünüyordum, ama düşünceler zor ayrılıyor
                                               kafamdan,

    Tıpkı donmuş bir öksenin koparılması gibi dalından,
    Neredeyse beynimi söküp çıkaracak yerinden.
    Ama durun, ağrılar içinde doğuruyor işte esin perim:
    Hem güzel, hem akıllıysa bir kadın, bilir
    Güzelliği kullanılmak, aklı kullanmak içindir.

    DESDEMONA

    Güzel söylediniz! Ya bir kadın çirkin ve akıllıysa?

    IAGO

    Çirkinse eğer, ama aklı varsa ona yetecek,
    Mutlaka bir güzel bulur çirkinliğini örtecek.

    DESDEMONA

    Bu daha kötü.

    EMILIA

    Ya güzel, ama aptal olursa?

    IAGO

    Güzel olan kadına daha hiç aptal denilmemiştir,
    Hatta aptallığı sayesinde çocuk bile edinmiştir.

    DESDEMONA

    Bunlar meyhanede sersemlerini güldüren bayat maniler.
    Peki, ya hem çirkin hem aptal kadınları nasıl öveceksiniz,
                                                  görelim.

    IAGO

    Hem çirkin hem aptal olan kadınlar
    Tıpkı akıllı ve güzeller gibi aynı yaramazlıkları yapar.

    DESDEMONA

    Alıkça bir bilgisizlik! En iyi övdüğün en kötüsü.
    Peki öyleyse, gerçekten övülmesi gereken bir kadın için neler söyleyeceksin? Bu öyle bir kadın ki, herkesçe kabul edilmiş erdemleriyle, en geçimsiz ve kötü bir kişinin bile övgüsünü kazanmış olsun.

    IAGO

    Bir kadın ki, güzel olduğu halde, kibirlenmez,
    İyi konuşabildiği halde, gevezelik etmez,
    Gösterişi sevmez, zengin olduğu halde,
    Her şeye gücü yeter, ama kullanmayı istemez,
    Gücendirildiğinde, öcünü almak elinde olmasına
                                                   rağmen,

    Uğradığı haksızlığa sabırla katlanmayı bilen,
    Ucuz balığın en iyi parçasını, pahalı balığın en kötü parçasıyla
                                             değişmeyen,

    Düşünmesini bildiği halde, bunu hiç belli etmeyen,
    Gördüğü halde peşindeki âşıkları, geriye bakmayan
    Böyle bir yaratık işte, varsa eğer böylesi--

    DESDEMONA

    Eee?

    IAGO

    Ahmak emzirip meyhane tezgâhtarlığı yapsın daha iyi.

    DESDEMONA

    Ne sakat, ne kısır bir sonuç! Kocan da olsa, ona sakın kulak asma Emilia. Siz ne dersiniz Cassio? Şu Iago, kaba ve pervasız, değil mi?

    CASSIO

    Biraz patavatsızdır efendim. Onu söz ustası olarak değil, savaş ustası olarak kabul etmek daha doğru olur.

    IAGO

    (Kendi kendine.)

    Elini tutuyor. Hah işte böyle fısıldaşın! Cassio gibi iri bir sineği şu incecik ağa düşürüvereyim de seyredin. Çok iyi, ona böyle gülümse işte! Bu nezaketin yüzünden sana bir kelepçe vurayım da gör. Tam üstüne bastın, gerçekten de öyle! Böyle numaralar seni yaverlikten edecekse, şimdi şu anda yaptığın gibi, kibar beylere özenip ikide bir üç parmağını öpmesen* senin için daha iyi olurdu. Hah şöyle! İşte böyle öpülür! Kibarlık diye buna derler! Evet, tam dediğin gibi. Parmaklarını yine mi dudağına götürüyorsun? İleride, keşke bunlar tenkiye hortumları olsaydı diye hayıflanacaksın.

    (İçeriden boru sesi duyulur.)

    Bu Mağripli! Onun borusunu hemen tanırım!

    CASSIO

    Gerçekten de o!

    DESDEMONA

    Gidip karşılayalım onu.

    CASSIO

    İşte geldi bile.

    (Othello ve muhafızlar girerler.)

    OTHELLO

    Ah benim güzel savaşçım!

    DESDEMONA

    Sevgili, biricik Othellom.

    OTHELLO

    Gelmene sevindim benden önce buraya,
    Doğrusu, aynı zamanda şaşırdım da.
    Ah benim ruhumun sevinci!
    Bu huzur gelecekse her fırtınadan sonra Varsın kopsun kasırgalar ölümü diriltinceye kadar!
    Varsın güçlükle yol alan gemi
    Tepelere tırmansın Olympos kadar yüksek dalgalarla
    Ve sonra cenneti cehennemden ayıran uçurum derinliğine
                                                      insin!
    _______________________________________
    * Cassio burada o dönemin göreneğine uygun olarak kendi elini öpmektedir. Shakespeare zamanında kibar erkekler, soylu sınıftan bir kadına nezaket göstereceklerinde kendi ellerini öperlerdi. Kadın eğer soylu sınıftan değilse, kadının kendi öpülürdü, tıpkı Cassio’nun Emilia’yı öptüğü gibi.
    ________________________________________


    Ölüm en büyük mutluluk olurdu, eğer ölseydim şimdi,
    Öyle mutluyum ki şu anda
    Bu huzuru duyacağımı sanmam geleceğin yazgısında.
                                            bilinmeyen

    DESDEMONA

    Tanrı esirgesin. Günler geçtikçe
    Artsın huzurumuz da, sevgimiz de.

    OTHELLO

    Öyle olmasını dilerim Tanrı'dan!
    Mutluluktan dilim tutuldu sanki,
    Bu büyük sevinçle yüreğim dolsun.
    Aşkımızın en uyumsuz saniyeleri
    Dilerim hep böyle... ve böyle... olsun.   
       (Öpüşürler.)

    IAGO

    (Kendi kendine.)

    Yoo, pek de uyumlusunuz şimdi!
    Bu müziğin uyumunu sağlayan
    Akort mandallarını bir gevşettim mi
    Görürsünüz siz Iago’nun erdemlerini.

    OTHELLO

    Hadi, kaleye gidelim.
    Bir haberim var dostlar! Savaş sona erdi,
    Osmanlı donanması battı. Sahi,
    Adadaki eski dostlarım ne âlemdeler?
    Tatlım, Kıbrıs'ta çok sıcak karşılanacaksın,
    Çok yakınlık göstermişlerdi bana.
    Ah sevgilim, çocuk gibi saçmalıyorum galiba,
    Kendi mutluluğumdan söz edip duruyorum yalnızca.
    Sevgili lago, limana in, sandıklarım çıkarılsın gemiden.
    Ha, kaptanı da kaleye getir, iyi bir insan,
    İşinin ehli, iyi bir kaptan,
    Özen ve saygı gösterilmeli ona.

       (lago ve Roderigo dışında herkes çıkar.)

    IAGO

    (O sırada çıkmakta olan bir muhafıza.)

    Hemen limana git, beni orada bekle.
            (Roderigo’ya.)

    Gelsenize şöyle. Soylu olmayan erkekler bile âşık olduklarında, huylarının aksine aslan kesilirlermiş. Eğer siz de cesursanız beni dinleyin: Bu gece nöbetçilerin başında yaver bulunacak. Kulaklarınızı iyice açın: Desdemona, yavere abayı iyice yakmış.

    RODERIGO

    Cassio’ya mı? Yok canım, olacak şey değil.

    IAGO

    Ssst! Yavaş! Şunu aklınıza iyice koyun: Düşünsenize bir kere, Mağripliye nasıl tutuldu öyle birdenbire! Attığı palavralarla nasıl da uyuttu kızı Mağripli, düşünsenize! Desdemona onun çocukça gevezeliklerine daha ne kadar dayanır sanıyorsunuz? Siz bunu düşünmeseniz daha iyi. Kadın gözü doysun ister, o zebaniye bakmaktan ne zevk alacak ki? Oynasa oynasa kandaki ateş bir kez söndü mü, bitti; onu yeniden tutuşturmak, tokun iştahını yeniden açmak için her şeyden önce yüz güzelliği ister, yaş, görgü, zevk uyumu ister. Mağriplide ise bunların hiçbiri yok. İşte o güç beğenen kız da, bunların hiçbirini bulamayınca aldatıldığını anlayacak, Mağripliden tiksinecek, midesi bulanacak, ondan soğuyup nefret edecektir. Kadın değil mi, o zaman da başka birini arayacaktır. Şimdi her şey apaçık ortada, her şey kendiliğinden olup bitecek: Her şey hazır, armut piş, ağzıma düş; hoop doğru Cassio'nun ağzına. Neden? Çünkü mutluluğa giden yolun en başında o duruyor da ondan. Bir kere ağzı laf yapar. Yumuşak başlı, kibar davranışlarıyla vicdanlıymış gibi görünür ya, kulak asma! Kibarlığı sadece kullanır, gizlediği şehvetini, pis isteklerini doyuma ulaştırmak için. Aslında fırlamanın tekidir. Ele avuca sığmaz, saman altından su yürüten kalleşin biridir. Fıldır fıldır fırsat kollar, bulamayınca da yaratır. Tam anasının gözü, şeytanın kıç bacağı! Üstelik de hem genç hem yakışıklı kerata. Çaylaklar için biçilmiş kaftan. Tehlikeli bir düzenbaz! Ama kadın mesajı aldı bile.

    RODERIGO

    O böyle şey yapmaz. Çok iffetli bir kadındır.

    IAGO

    İffetine turp sıkayım! Onun da içtiği şarap üzümden yapılır.*  Eğer iffetli olsaydı Mağripliyi hiç sever miydi? İffetli kaymak! Herifin eliyle nasıl oynadığını görmediniz mi? Dikkat etmediniz mi?

    RODERIGO

    Evet gördüm, ama bu sadece nezaket içindi.

    IAGO

    Siz onu külahıma anlatın, düpedüz zamparalıktı! Şehvet ve şeytanca düşünceler tarihinin karanlık önsözü. Dudakları birbirine öylesine yaklaştı ki, solukları kucaklaştı. Haince düşünceler Roderigo! Böyle karşılıklı eğilim bir başladı mı, hemen ardından sarmaş dolaş jimnastik hareketleri gelir. Siz efendim, benim dediğimden şaşmayın. Sizi Venedik'ten buralara getiren benim. Bu gece nöbettesiniz, yapacağınız şeye gelince, ben size ne yapacağınızı söyleyeceğim. Cassio sizi tanımaz. Ben de yakınınızda olacağım. Bir yolunu bulup Cassio'yu iyice kızdıracaksıniz. Ya bağıra çağıra konuşun, ya onun askerliğini kötüleyin ya da ne bileyim bir şeyler yapın işte. Yeter ki herifçioğlu zıvanadan çıksın.

    RODERIGO

    Sonra?
    _________________________________________
    * Shakespeare dönemine ait bir deyim: lago, Desdemona’nın da melek olmadığını, herkes gibi onun da insana özgü zaaflar taşıdığını ima ediyor.
    _________________________________________

    IAGO

    Zaten çok fevridir, çabuk kızar. Büyük bir olasılıkla size asasıyla vuracaktır. Özellikle bunu yapmasını sağlayın. Ben de bunu bahane ederek herkesi toplarım. Cassio yerinden oluncaya kadar, dağılmamalarını sağlarım. Kalabalığı onun üstüne sürdüm mü, siz de isteklerinize daha kestirmeden varırsınız. Böylece her ikimizin önündeki engel de en kazançlı biçimde kalkmış olur. Başka türlü ne siz ne de ben hedefimize ulaşabiliriz.

    RODERIGO

    Fırsatını yakalarsam, bunu muhakkak yaparım.

    IAGO

    Hiç tasalanmayın, o fırsatı yakalayacaksınız. Az sonra kalede buluşalım. Ben de gidip Othello'nun eşyalarını gemiden çıkarayım. Hadi, güle güle.

    RODERIGO

    Görüşmek üzere.

    (Çıkar.)

    IAGO

    Cassio kadına tutkun, buna eminim. Kadının duygularına gelince: Kadın da onu sevebilir, sevdiğinde de kimse garip karşılamaz. Ya Mağripli- gerçi ben ona dayanamıyorum, ama altın gibi, sevgi dolu, soylu bir karakteri var. Desdemona’ya da iyi kocalık eder. Ben de bu kadını seviyorum, ama öyle kuru kuruya bir ihtiras değil benimkisi. Vız gelir bana günah işlemek. Bütün isteğim intikam almak. Çünkü şehvet düşkünü Mağriplinin benim yatağıma da atlamış olduğundan kuşkulanıyorum. Bunu düşünmek bile zehirli bir ilaç gibi içimi kemiriyor. Hiçbir şey rahat ettiremez beni onunla ödeşmeden: Karıma karşı karısı. Eğer bunu başaramazsam, herife öyle bir kıskançlık aşılamalıyım ki, akıl da mantık da para etmesin! Ama önce şu tazı gibi önümden koşan Venedikli sokak köpeğini tasmasından tutup onun o telaşını önleyebilirsem, Michael Cassio’yu da kapana kıstırdım demektir. Sonra da uygun üslupla yakışıklının yaptıklarını Mağripliye yetiştiririm. -Zaten Cassio’nun da gecelik takkemi giymiş gibi bir hali var.- Mağripliyi düpedüz eşek yerine koysam bile, rahatına, huzuruna kast etsem, deliye döndürsem de, Mağripli bana teşekkür edecektir. Hatta sirtimı sıvazlayıp beni ödüllendirecektir. Hepsi burada,5 ama henüz belirgin değil. Kötülüğün asıl yüzünü açıkça görebilmek için, kötülük etmek gerekir.

                       (Çıkar.)
    William Shakespeare
    Sayfa 29 - 42 / 2. Perde / 1. Sahne / tamamı
  • “Çekmecenin içinde pırıltılar saçan bir nesne vardı.
    Murray onu çıkarıp bir düş gibi parmaklarına doladı.”
    P. D. Baccalario
    Sayfa 179 - Doğan Egmont
  • _Hayat = Istırap ve sefalet.
    _Göz kamaştırıcı şatolarında zenginlerin şatafatı bile, aslında hayatın özünden, mutsuzluk ve sefaletten kurtulmanın beyhude bir çabasından başka bir şey değildir.
    _Hayatın anlamı, aslında hiçbir anlamı olmadığı. Sanatın hayatı katlanabilir kıldığını; sanat ile kısa süreliğine dahi olsa, sonsuz bir çabalama ve arzu döngüsünden kaçabileceğimiz bir durak sağlayabiliriz.
    _Hayat, hiçliğin mutlu sükuneti içinde, boş yere bu sükuneti bozan bir olaydır.
    _Ne doymaz bir varlıktır insan! Ulaştığı her tatmin yeni bir arzunun tohumudur. Dolayısıyla onun ebediyen doyurulamaz arzularının sonu yoktur.
    _İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades'in, yerin altında huzur bulmalıdır.
    _Hayatın en büyük 3 saadetini, yani sağlık, gençlik ve özgürlüğü fark etmeyiz. Ne zaman ki kaybederiz ancak o zaman farkına varırız onların çünkü onlar da varlık değil yokluğun halidirler.
    _Bir insan binlerce yıllık yokluktan sonra buyuk bir şaşkınlıkla birdenbire var olduğunun farkına varır, kısa bir an icin tattığı varlıktan sonra, yine aynı uzunlukta bir yokluk durumuna geri doner. Zaman ki onunla her an elimizdeki her şey boş bir hicliğe donuşmektedir. Var olmuş olan artık var değildir; hiç var olmamış olan kadar vardır ancak. Fakat var olan her şey, bir sonraki anda coktan var olmuş kabul edilir.
    _Yalnızca her an değişip duran şimdiden ibaret olan ve şimdi sona eren bir hayatta mutluluk olmuş mutsuzluk olmuş hepsi birdir.
    _Erdemler iradenin nitelikleri olmalıdır.
    _Kıskanclık Sen ve Ben arasındaki duvarı daha da kalınlaştırıp sağlamlaştırır; Duygudaşlık ise onu inceltip gecirgen hale getirir.
    _Bizim bu uygar dünyamız, şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve daha bilmediğim başkalarıyla karşılaştığımız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Gençler bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapılma ve istisnasız her şeyin oyun ve oyuncaktan ibaret olduğunu mutlaka öğrensinler. Bir cokları her türlü amac' icin zaten felsefe, hatta insanseverlik maskesini ve bilmediğim daha başkalarını yuzlerine gecirmişlerdir. Kural olarak kadınca cekingenlik, tevazu, munislik ve itaatkarlık maskelerinden yararlanır onlar.
    Büyük yeteneklere tahammülsüzdürler ve sahteler baş tacı edilir.
    _Soylu bir yaradılış hemen kolaycacık talihinden şikayet etmez; tam tersine Hamlet'in Horatio'yu ovmek icin soyledikleri: sen her şeyi cektin, ama hic birini gostermedin. Shakespeaıe.
    _Cocuk babadan iradeyi, yani kişiliği; anadan aklı ya da zekayı alır.
    _İnsan hayatı bir tragedyanın niteliklerini sergiler ve biz kural olarak hayatın bir dizi duş kırıklığıyla dolu umuttan, boşa cıkmış emellerden, suya duşmuş tasarılardan, çok geç fark edilmiş yanlışlardan başka bir şey olmadığını ve şu kederli şiirin icinde barındırdığı hakikatin onun icin de gecerli olduğunu anlarız.
    _Zevklerin binlercesi bir acıyı telafi etmez.
    _Dünya bir tasavvurdur yani o, akılda tasavvur edildiğinden başka bir şekilde düşünülemez.
    _Her tatmin edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Arzular sefalet ve ıstırap getirirler.

    _Nasıl ki butun bedenimizin sağlığını değil fakat sadece ayakkabının vurduğu kücük noktayı hissedersek, tıpkı bunun gibi mükemmelen yolunda giden bütün işlerimizi değil fakat sadece bizi üzüp rahatsız eden önemsiz, anlamsız, kucuk bir işi duşunuruz. Her vesileyle vurguladığım gibi, acının ıstırabın muspet tabiatına karşılık olarak, iyiliğin ve mutluluğun menfi tabiatı işte buna dayanır. Mutlu günlerin dikkatini mutsuz günlerimiz çeker. Zevkler arttıkça duyarlılığımız azalır. Hoş vakitler çabuk, sıkıcı vakitler geç geçer çünkü zamanın anlamı acıdadır. Zevk boştur. Zaman ancak can sıkıntısının cenderesi icinde kıvrananların başına bela kesilmez ve onları sık boğaz etmez. Cennette Utopia ulkesine olsaydık sıkıntıdan parlardık.
    _Mutluluk ve mutsuzluğun temeli yine de bedensel zevk veya acıdır. Bu temel cok sınırlıdır, yani sağlık, tokluk, yağmurdan soğuktan korunma, cinsel tatmin ya da bunların yokluğu. Dolayısıyla gercek bedensel zevk bakımından insanın hayvandan farklı veya ustun bir yanı yoktur. Hayvanlarda duyguları toplayıp biriktirecek guç yoktur. Hayvanların gıpta edilecek sukunetinin sebebi budur. Fakat insanlarda düşünce ile bir duyarlık genişlemesi ortaya cıkar. Bu umutsuzluğun derinliklerine ölüme sürükler.
    _Can sıkıntısı: Hayattaki tek amaçları keselerini doldurmaktan ibaret olup kafalarının icini olumune boş bırakan bir suru sefil yaratıkta goruruz bunu. Bir kafesteki kuşun ruh halidir hastalık. Zevkten değil, fakat sadece hiddetten öter o. Bilgi arttığı ölçüde ıstırabın da artar.
    _Hakiki bir keşiş saygıya fevkalade layık bir kimsedir fakat coğu durumda keşiş kukuletası bir maskeden ibarettir, maskeli balolardaki maskelerin arkasında ne kadar gercek varsa onun arkasında da o kadar gercek keşiş vardır.
    _Devenin iğne deliğinden gecmesi, zengin adamın Tanrı'nın Melekutuna girmesinden daha kolaydır.
    _İnsan: Fakat hayattan bana kalan nedir? Hayatım dolu olduğunda dert ve tasa; eğer boşsa can sıkıntısı. Dünya Ruhu: Biliyorum. -Hayatın değerinin tam da onun istenilmeye değer olmadığını öğretmesinde yattığını ona soylemeli miydim?
    _Hayatımızın tabloları kaba mozaiklerle yapılan resimlere benzer, ki yakından bakıldığında hicbir etkisi yoktur, guzelliklerinin anlaşılabilmesi icin belli bir bakış mesafesi gereklidir. Her zaman daha iyi şeylerin beklentisiyle yaşıyorsak eğer, aynı zamanda coğu kez gecmişte kalan şeyler icin pişmanlık ve ozlem de duyarız. Hayatın boşluğu ve değersizliği hissine kapılıveririz; Ki biz buna can sıkıntısı diyoruz.
    _Gecmişte ele gecen fırsatları değerlendirememekten oturu pişman olmak bir insan icin ne buyuk budalalıktır! Şimdi onlardan geriye elimizde ne kalacaktı? Bir hatıranın golgesi sadece.

    _İntihar_ Bu en yuksek amaca, yaşama arzusunun, yani iradenin inkarıyla ulaşılır.
    _Hayat her ne pahasına olursa olsun uzatılacak kadar arzulanabilir bir şey değildir. Kim olursanız olun, eninde sonunda öleceksiniz, hatta hayatınız alçakça hareketler ve suçlarla dolu olsa bile. Müşkül vaziyetteki bir ruh için çarelerin en başta geleni tabiatın insana bahşettiği saadetler içerisinde ölüm fırsatından daha büyüğünün olmadığı hissidir; ve onun en iyisi herkesin ondan kendi istediği şekilde yararlanabilmesidir.
    _ Massilia ve Keos adasında hayatına son vermek icin gecerli nedenler sunabilecek olanlara kent yargıcı tarafından bir baldıran kasesi sunulurdu. Ve eski zamanların kahramanlarının ve bilge adamlarının coğu, hayatlarını kendi ozgur iradeleriyle sona erdirmişlerdir. Doğrudur, Aristoteles "İntihar şahsa karşı olmasa bile devlete karşı bir suctur," der (["Tanrı için bile her şey mümkün değildir; çünkü eğer istemiş olsaydı kendi ölümü hakkında bir karar veremezdi; **. ***{“İyi insan talihsizlikleri tahammül edilemeyecek kadar büyüdüğünde hayatı terk eder; kötü insan da ziyadesiyle müreffeh ve muzaffer anında. "). Hinduların intihara coğu kez dini bir eylem olarak baktıkları, soz gelimi dulların kendilerini Jagannatha'nın arabasının tekerlekleri altına veya Ganj'daki timsahlara, ya da tapınaklardaki kutsal sarnıclara vs. atarak kurban etmeleri de yine pek iyi bilinen bir gercektir. Oysa intiharla esas itibariyle hayatın ıstıraplarından değil zevklerinden kacmaya dayanan boyle bir inkar şurada dursun, bu irade en ust derecede olumlanmış olur. Kural olarak hayatın korkuları olumun saldığı urpertilerden ağır basar basmaz bir insanın kendi arzusuyla hayatına son verdiği gorulur.
    _Ki m olursa olsun, her ne zaman bir insanla ilişki kurarsan, onun hakkında vakar ve kıymetine göre nesnel bir değerlendirme cabası icerisinde olma. Onun iradesinin kötülüğünü, anlayışının sınırlılığını veya fikirlerinin tersliğini nazarı itibara alma; cunku ilki seni kolaylıkla nefrete, İkincisi küçümsemeye götürür. Tam tersine dikkatini sadece onun ıstırapları, ihtiyacları, endişeleri ve acıları uzerine yoğunlaştır. O vakit her zaman onunla akrabalığını hissedecek; onun duygularını paylaşacaksın.

    _Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.
    _200 ahmak, bir akıllı adam etmez.
    _Medeni dünyamız şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve bilmediğimiz başkalarıyla karşılaştığımız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Bir insanın hayata adım atar atmaz kendisini içinde bulacağı maskeli balo hakkında haberdar edilmesi son derece önemlidir.
    _ Bilincimiz ruhun sadece yüzeyi ki yerkürenin sadece yüzeyini bildiğimiz gibi onun da içini değil, sadece kabuğunu biliyoruz.
    _İnsan, büyük bir hayretle, binlerce yıllık var olmayıştan sonra birdenbire var olduğunu görür; bir süre yaşar; ve sonra yeniden yok olması gereken aynı oranda uzun zaman gelir.
    _Dinler ateşböcekleri gibidir. Parlayabilmek için karanlığa gereksinim duyarlar. Tüm dinlerin koşulu yaygın olan belirli bir derecede cehalettir ki sadece bu havada yaşayabilirler ancak.
    _Nasıl gemide giderken ilerlememiz kıyıdaki nesnelerin geri çekilmesiyle, dolayısıyla da küçülmesiyle kendini belli ediyorsa, ihtiyarlamamız da büyük yaşlardaki insanların bize genç görünmeleriyle kendini belli eder.
    _Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.
    _Çok insan kafaları olmadığı için kafayı bozmuyor
    _Gençliğin bakış açısından bakıldığında hayat sonsuz derecede uzun bir yolculuktur: yaşlılıktan bakınca çok kısa bir geçmiş.
    _Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz
    _Her insan kendi görüş sahasının sınırlarını dünyanın sınırları olarak kabul eder. Görüş, etki ve temas alanımız ne kadar darsa, o kadar mutluyuzdur. Bunlar ne kadar genişlerse, o kadar ıstırap çeker, ürkeriz. Çünkü bu alanla birlikte kaygılar, arzular ve korkular da çoğalır ve büyür.
    _Faydalı insanları, deha sahibi insanlarla mukayese etmek, tuğlaları elmaslarla mukayese etmek gibidir.
    _İyi bir aşçının eski bir ayakkabıdan bile lezzetli bir yemek çıkarabileceği söylenir; benzer şekilde iyi bir yazar da en yavan konuyu ilgi çekici ve eğlendirici hale getirebilir.
    _Birisi sizin için gerçekten çok değerliyse, bunu ondan sanki bir suçmuş gibi gizleyin.
    _Akıllı olan, sohbet sırasında ne hakkında konuştuğundan ziyade kiminle konuştuğunu düşünerek hareket edecektir.
    _Aşk sadece türün hayatta kalması, soyunu devam ettirmesi ihtiyacıdır. Âşık olan herkes sonunda zevke ulaştıktan sonra olağandışı bir düş kırıklığı yaşayacaktır.
    _Yaşam ölümden alınan bir borç, uyku da bu borcun günlük faizi olarak görülmelidir.
    _Yazarlar; meteorlar, gezegenler ve sabit yıldızlar olarak sınıflandırılabilirler
    _Arzu edilen şeyi elde etmek, onun ne kadar nafile olduğunu keşfetmektir.
    _Tek tanrılı toplumlarda ateizm ahlak yoksunluğu ile eş anlamlı olmuştur
    _Erkekler hayatlarının yarısında zamparadırlar, yarısında boynuzlu.
    _Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”

    _Felsefe yüksek bir dağ yoludur. Issız bir yoldur ve yukarı çıktıkca daha da ıssızlaşır. Bu yolu her kim izlerse hiç korkmamalı, her şeyi geride bırakmalı ve kış karında güvenle ilerlemelidir. Kısa süre içinde altındaki dünyayı görür; kumsalları ve bataklıkları gözünün önünden kaybolur, düzgün olmayan noktaları düzelir, yırtıcı sesleri artık kulağına ulaşmaz ve yuvarlaklığını da görür. Kendisi her zaman saf ve serin dağ havasındadır ve güneşi görür, oysa aşağıdakı herkes gecenin karanlığıyla kuşatılmıştır.
    _Hıristiyanlığa Papa’dan daha az inanan kimse olmadığı gibi.
    _Istıraptan kurtulma, istemenin susturulmasıyla sağlanabilir.
    _Kant tüm zamanların en büyük düşünürü, hegele tüm zamanların en büyük şarlatanıdır.
    _İnsanın bu dünyada yalnızlık ya da bayağılıktan birisini seçmekten başka şansı yoktur.
    _İnsanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.
    _En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır,
    _İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek.
    _En büyük zevkimiz takdir edilmektir. Demek ki en mutlu insan, kendini içtenlikle takdir etmeyi başarabilen insandır.
    _Olağanüstü bir beyne sahip insanlar, küçük beyinlilerin o her şeyi silip süpüren iradelerine göre hareket etselerdi, amaçlarına ulaşıp, uzun zaman varlığını sürdürecek yapıtlar ortaya koyabilirler miydi ?
    _Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker. Nihai olarak zafer ölümün olacaktır çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar
    _Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet.
    _Bir dahi kendi çağında gezegenlerin yolunu aydınlatan bir kuyrukyıldız gibi parlar. Kültürünün normal seyriyle el ele gitmez: tam tersine çalışmalarını önündeki yolun çok ilerisine savurur.
    _Boş eller, işleyen kafaları yaratır.
    _Birisi hayatı boyunca büyük bir çocuk gibi kalmayıp ciddi, makul ve mantıklı bir adam olursa, dünyanın çok işe yarar ve adamakıllı bir vatandaşı olabilir ama dahi olamaz artık
    _Budala kişi yaşamın hazlarının peşinde koşar ve aldandığını görür. Bilge kişiyse belâlardan kaçınır. Bunda başarısız olsa da artık bu budalalığının değil talihin suçudur.
    _Can sıkıntısı, hayatın boşluğu hissinden başka bir şey değildir.
    _Deha, kendisinin hiç kimseden öğrenmediği şeyi, insanlığın ondan öğrendiği insandır.
    _Soytarıların maskarası olmak istemiyorsak ilk kural içine kapanık ve ulaşılmaz olmaktır.
    _Eğer hukuk ortadan kalksaydı, sokağa güvenle çıkamazdık ama eğer din ortadan kalksaydı hukuk kurallarıyla güvenle yaşardık
    _Eğer ki hayat kâle alınır ve hiçliğe tercih edilebilecek bir şey olsaydı, o zaman hayatın çıkış kapısı bu denli korkunç bekçiler olan, ölüm ve ölüm korkusu tarafından tutulmazdı
    _Evlenmek, haklarını ikiye bölmek ve görevlerini ikiye katlamak demektir.
    _Hiç kimse ne ise o olarak kabul edilmez, başkaları onu ne yaptıysa o öyle bilinir, öyle kabul edilir.
    _Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride; ve kural olarak sonunda bütün umutları suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir.
    _Kendi budalalığımızı aklımızdan çıkarmayarak diğer budalalara hoşgörüyle yaklaşmalıyız
    _Kendi yargısını kendi dünya görüşünü oluşturmak çok zordur. İnsanlar genel olarak başkalarının yargılarıyla yaşayıp başkalarının gözleriyle görürler.
    _Kötü insanların içlerindeki kötülük, bir yılanın zehirli dişlerinin ve zehir torbasının ona doğuştan verili olması gibidir. Kötülük insana doğuştan verilmiştir.
    _Mutluluk diye bir şey yoktur.
    _Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak da öteki yarısı
    _Öfkeli bakan değil, akıllı bakan korkunç ve tehlikeli görünür. Kuşkusuz insan beyni aslanın pençesinden daha korkunç bir silahtır.
    _Seks, onurlu ve dimdik olan insanların vicdanını çalar.
    _Üstün, nadir bulunan zekaya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer.
    _Çiçek yanıt verdi: seni aptal! Görülmek için mi açtığımı sanıyorsun? Kendi zevkim için açılıyorum, başkaları için değil, çünkü hoşuma gidiyor. Aldığım zevk var olmaktan ve açmaktan ibaret
    _Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.

    _Kadınlar_
    _İkiyüzlülük kadınlarda doğuştandır. Bundan ötürü, saldırıya uğradıklarında savunma silahlarına müracaat eden hayvanlar için bu durum ne kadar doğal ise, kadınların da her fırsatta ve vesileyle bundan yararlanmaları o kadar tabiidir ve bundan yararlanırlarken belli bir ölçüde haklarını kullanmaktan başka bir şey yapmadıkları düşüncesi içerisindedirler
    _Kadın fıtraten itaat etmek için yaratılmıştır ve bağımsızlık konumuna yerleştirilmiş olan her kadının hiç vakit kaybetmeden kendisini denetşeyip yönetileceği bir erkeğe bağlamasından anlaşılır. Bunun nedeni onun bir efendiye ihtiyaç duymasıdır. Kadınlar, herhangi bir konuda bir yeteneğe sahip olabilirler fakat bir dahi olamazlar.
    _Kadınlara aşırı bir saygı ile davranmak tek kelimeyle gülünçtür ve böyle bir şey bizi onların gözünde küçük düşürür. Kadınlar nazik ve kibar erkekleri itici bulurlar. Masaya yumruğunu vuran maskülen erkekleri benimserler. Şiddet eğilimleri gösteren, cahil hatta kendisini sevmeyen erkeğe bağlanırlar ve daha sonra da bunlardan yakınırlar. Yakınmalarına rağmen yine de vazgeçemezler. İşte kadınlar bu yüzden hayvani güdülerini harekete geçiren vahşi erkekleri severler çünkü ilkel duygularını korurlar. Sebebi güçtür. Erkekteki zeka eksikliğinin kadınlara bir zararı dokunmaz; doğrusu fevkalade bir zihni üstünlük, hatta deha, anormallik olarak kadınlar üzerinde olumsuz bir etki bile doğurabilir. Bu sebepten ötürüdür ki kadınların sık sık budala, çirkin ve kaba saba bir erkeği, iyi eğitilmiş, zihni nitelikleri yüksek, nazik bir erkeğe tercih ettiğini görürüz.

    _Şövalye Onuru_ Ortaçağda x kişisi karşı tarafa meydan okur ve bu kişi onu kabul etmek zorundadır. Aksi halde onurunu kaybederdi. İlla kendi savaşmak zorunda da değildir. Mesela güvendiği bir savaşçıya onurunu teslim ederek düelloyu kabul edebilir. 5 para etmez, yalancı bir hırsız bile orta çağda sizin onurunuzu size meydan okuyarak kolaylıkla alabilirdi. O kişiden almak için savaşmanız gerekir. Mahkeme bile tanrıya ve düelloya başvurulurdu. bu yüzden bu döneme karanlık bir çağ diyoruz

    _Tasarım olarak dünya, yeter sebep ilkesine bağlıdır. Bu dünya uzam, zaman ve nedensellik bağı içerisinde, zorunluluğa tabidir. Bir şey ancak başka bir şeyle olan ilişkisi nedeniyle anlamlı gelir. Tasarım olarak dünya bir yanılsamadır. Onun arkasında, mutlak, değişmez, sonsuz ve sınırsız isteme yatar.
    _Ben kalabalıklar için yazmadım. Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.
    _En değersiz gurur, milli gururdur. insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyarbilirki başka türlü? Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.
    _İnsanlar, yasalar ile şekillendirilebilirler. Fakat gerçek manada ahlaklı olamazlar. Kişilerin davranışlarında değişiklik yaratmak, yasalarla sağlanabilmektedir; fakat insanların içindeki kötü arzuları dindirmek mümkün değildir. Bu şekilde, ancak kişinin yolunu değiştirmesine vesile olursunuz. Fakat kötü niyetli insan, her ne koşulda olursa olsun kötülüğünü sergilemek için uygun bir yol bulma çabasından vazgeçmeyecektir.
    _Kapısının önünde tasmaya vurulmuş, iri yarı bir köpek besleyen bir İngiliz lordu'nun bir gün bahçede yürürken köpeğine bakmak aklına gelmiş, yanına gidip hayvanın başını okşamış. Bunun üzerine köpek bir atılışta lordun kolunu parçalamış: Hayvan gayet haklıydı, sanki bununla şunu söyler gibiydi: Sen benim efendim değilsin, benim şu kısa hayatımı cehenneme çeviren şeytanımsın.

    _Kant bilmeyen beni okumasın. Peki Kant ne demiştir? Deneyimler bilgiler yaratır ve bu deneyimlerin içeriği de duyu organlarına bağlıdır. Eğer gözümüzün yapısı farklı olsa tüm deneyimlerimiz farklı olurdu. Bilgilerimizin de içeriği farklı olurdu ve sonuçta, oluşturacağımız tüm üst düzey kavramlar da bunları temel alacağından, bu duyu organlarının yapısına bağlıdır. Bundan hareketle madem dedi deneyimler duyularımıza bağlı, demek ki biz bir nesnenin gerçek halini algılayamıyoruz. İşte bizim algıladığımız dünyaya fenomenler dünyasıdır. Nesnelerin özlerinin oluşturduğu dünyaya da numenler. Biz doğuştan hiçbir bilgi getirmesek bile (a priori) yine de tüm bilgiler deneyimlerden kaynaklanmaz. Shopen ise bu tutarsızlığın hakkından gelmek için dedi, anlamalıyız ki fenomenler de numenler de aynı gerçekliğin dışavurumlarıdır. bu gerçekliğin adına irade dedi. modern fizikteki karşılığı enerjidir.
    _Onun dünya hakkındaki karanlık tablosunu tamamen tasvip ediyorum. Carl Gustav Jung
    ___________________



    _Aşkın Metafiziği_
    _İlk bakışta sevmeden kim âşık olmuştur ki? Shakespeare
    _Aşkın gözü kördür. Platon, bu sevgiyi, kurtların kuzulara duydukları sevgi ile karşılaştırmıştır. Aşık olan, artık kendine ait değildir. Seven kişi, kendisine ters gelen bütün özelliklere gözünü kapayabilir; her şeyi görmezlikten, bilmezlikten gelir.
    _Sevgilinin bir başkasına bırakılması bütün fedakârlıklardan daha büyük bir fedakârlıktır. (Kurban olma durumudur.) Bu nedenle kıskançlık öylesine işkence verici ve gazap doludur.

    _Evlilikte hedef, entelektüel bakımdan eğlenmek değil, çocuk meydana getirmektir. Kadınların, bir erkeğin aklına, kültürlülüğüne âşık olduklarını ileri sürmeleri, budalaca, gülünç bir iddiadır. Kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler, iradenin sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, belki de ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür Buna karşılık erkeğin entelektüel avantajları kadının üzerinde öyle doğrudan ve içgüdüyü etkileyecek zorlama ve güç uygulamazlar çünkü bunlar babadan (çocuğa) geçebilecek olan özellikler değillerdir. Erkekteki akıl kıtlığı, kavrama yetisi yetersizliği, kadınlara zarar vermez: Tersine belki ağır basan zihinsel güç ya da hatta dâhilik, erkekteki bir anormallik olarak kadını üzerinde elverişsiz etki bile yapabilir. Bu nedenle, sıklıkla, çirkin, budala ve kaba bir erkeğin, iyi yetişmiş, eğitimli, zihinsel yetenekli, akıllı ve sevimli bir adamı kadınlar karşısında saf dışı ettiğini görürüz. Hatta zaman zaman zihinsel, entelektüel bakımından alabildiğine farklı, uyumsuz varlıklar arasında bile aşk evlilikleri yapılır. Örneğin erkek, kaba, güçlü ve kifayetsiz: kadın hasas ruhlu, ince düşünen, eğitimli, iyi yetişmiş, estetik duygulu vb. olabilir; ya da hatta kadın dâhi ve bilgindir o ise bir kaz kafadır:

    _Bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler, sadece cinsel dürtüde temellenirler. Yaşam sevgisinin yanı sıra, bütün itici güçlerin en güçlüsü ve faali olduğunu ispatlamış olduğu, insanlığın genç kesiminin enerji ve gücüyle birlikte düşüncelerinin yansını sürekli olarak meşgul ettiği, hemen her insan çabasının nihai amacı olduğu, en önemli meselelerde belirleyici etkiler yaptığı en feci kavga dövüşleri körüklediği, en değerli ilişkileri bozduğu, en sağlam bağları koparttığı, sadık olanları birer haine dönüştürdüğü; kısacası, bir bütün olarak, her şeyi tersine çevirmeye, karmakarışık etmeye ve yıkmaya çalışan kötü niyetli, düşmanca bir iblis olarak ortaya çıktığı bu gerçek dünyada da oynadığı önemli rolü incelersek, insan şöyle haykırmadan edemez: Bunca gürültü patırtı niye?_Aslında sadece öznel bir ihtiyaç olan cinsel dürtü, çok akıllı bir tarzda nesnel bir hayranlık maskesini takmayı ve bu yoldan bilinci aldatmasını çok iyi bilir. Çünkü doğa kendi amaç ve hedefleri için bu savaş hilesine muhtaçtır.
    _Sevenler gerçek bir birleşme ve kaynaşma yoluyla bundan böyle sadece bu tek varlık olarak yaşamayı sürdürmek için tek bir varlık olmanın özlemini duyarlar ve bu özlem, sonunda, içinde her ikisinin de kalıtımsal özelliklerinin kaynaştığı ve birleştiği o tek varlıkta yaşama devam etmeleriyle gerçekleşir.

    _Erkekler kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir: kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.

    _Oğlancılık roma ve yunanda yaygındır ve gurur vericidir. Hatta Platon Şölende* Sokrates’in, ona kendisini sunan Alkibiades’i geri çevirişini örneksiz bir yiğitlik olarak tanımlar. Yunanlılarda, delikanlıların erkek sevgililerinin olmaması, ayıp sayılıyordu; Aşırı nüfusu engeller. Fransa’da hâlâ 16. yüzyılda bile oğlancılığın cezası odun yığınları üzerinde yakılmaktı. Doğanın iki kötüden daha az kötü olanını seçmesini engelleyecek kadar büyük değildir; doğa da bu kötüyü seçerek çok daha büyük bir belayı, türün depravasionu’nu, yani yozlaşmasını daha baştan önlemeye ve buna bağlı, gittikçe artabilecek mutsuzlukları önlemeye yönelir.
    _Doğa yaşlı insanları türün kalitesini düşürmemek için oğlancılığa yönlendirir. Kadınlara karşı kayıtsızlık, iğrençlik beslenir.
    _Oğlancılık, çok genç insanlar ile altmışına merdiven dayamış erkekler, ‘irade’nin kusursuz döl taleplerine cevap veremeyeceklerdir ama içgüdünün bunların içine yerleştirdiği cinsel dürtü hâlâ tatmin aramaktadır. İşte bu noktada yaşlı erkeklerin çok genç delikanlılara, oğlanlara sarmaları, ‘irade’nin, türün selameti için bulduğu bir yol.

    _Caderon, piyesinde: Demek ki beni seviyorsun. Kaybedebilirim bunun için binlerce zafer, Dönebilirim...
    _Nihayet ulaşılan zevkin ardından her âşık çarpıcı bir hayal kırıklığı yaşayacaktır ve öylesine özlemle arzu edilmiş olan şeyin, başka her cinsel tatminde olduğundan öteye bir iş yapmadığını, dolayısıyla da kendisini öyle fazla bir yere götürmemiş olduğunu görüp şaşıracaktır.

    _Zıt kutuplar birbirini çeker. Kendinde olmayanı ister. Sarışınlar tıpkı beyaz fareler gibi anormal olduğundan az tercih edilir. Ufak tefek erkekler uzun boylu, iri kadınlar ararlar; sarışınlar esmeleri severler… demek ki tür için en iyiye yönelmek bir içgüdüdür.
    _1- Güzellikten yoksun gençlik gene de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik çekici değildir. Kadında ilk yaş önemlidir 18 -28 her zaman çekicidir. Burada bizi bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkânıyla ilintili olduğu apaçıktır: hamile kalmaya elverişli dönemden uzaklaştığı ölçüde karşı cins için çekiciliğini yitirir. 2-Sağlık 3- İskelet duruş 4- Balık etli kadın. 5 - Yüz güzelliği: Yamuk bir burun her şeyi mahveder.
    _Kraus: kusursuz bir vücut yapısına ve güzel küçük ayaklar türün önemli bir karakteristiğini temsil etmelerinden ileri gelir. _Kadınlar 30- 35 yaş erkekleri daha çok tercih ederler. Söz konusu yaşlarda (erkeklerin) doğurtucu gücünün doruğunu fark eden içgüdülerin yönlendiriciliğinde davranmalarıdır. Erkekte güzellikten çok güç ve cesaret çeker.
    _Tutkulu aşk, yani türün çıkarları vicdana hâkim olunca hiçbir şeye aldırış edilmeden zina bile yapılır.
    _Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; sadece doğru sevilmeye değerdir.

    _Aşka dayalı evlilikler, bireyin değil türün çıkarları uğruna gerçekleşirler. Gerçi taraflar kendi mutluluklarını arttırdıklarını sanırlar oysa gerçek amaçlan, kendilerine yabancı bir amaçtır; bu amaç, sadece onların dünyaya getirmesi mümkün olan bir bireyi meydana getirmektir.
    Anne babasının tavsiyelerine ve öğütlerine kulak asmayarak zengince ve pek yaşlı olmayan bir erkeğin teklifini, bütün o rahatlık getirecek yanlara aldırış etmeden sadece içgüdüsel eğilimine göre seçimini yaparak geri çeviren bir kız, bireysel iyiliğini ve mutluluğunu türün uğruna feda etmektedir.
    _Mutlu çiftler çok azdır; bunun nedeni, bizatihi evliliğin özünde, şimdiki kuşağın değil, gelecek kuşağın mutlu olmasına yönelik temel amacın yatmasıdır.
    _İnsan böylece, türün kendisi için bireyden daha önemli olduğunu ve bireyin değil de türün içinde dolayımsız yaşadığını kanıtlar. Bu tespitler geçerliyse, âşık kişi, niçin, biricik sevgilisinin gözünde, sadece ona bağımlıdır ve her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdır? Çünkü ötekini arzulayan, onu talep eden yan, onun ölümsüz yanıdır. Başka her türlü şeyi arzu eden ise onun ölümlü yanıdır. İşte bu, yaşama iradesidir; yani hayatın ve hayatın devamlılığının şiddetle talep ettiği şeydir.

    __Schopenhauer’in annesi bir yazar, kız kardeşi de edebiyatçı. Babası mali krizden intihar etmiş. Schopenhauer’in babaannesi de aklını yitirerek ölmüştür. Aile dalındaki bu mental bozukluk belirtileri, Schopenhauer’in delileri inceleyip kendince bir teori oluşturmasının da kaynağı olarak anlaşılabilir. Daha önce yaptığı Londra gezisinden de büyük bir imparatorluğun ihtişam ve zenginliğinden çok, sefil dilencilerin ve gemicilerin, kolsuz bacaksız insanların acı verici hayatlarının izleri kalmıştır üzerinde. Schopenhauer ilerki yıllarda, 17 yaşında, tıpkı Budha gibi, dünyanın dert ve acılarından çok etkilendiğini yazacaktır. Pipolarını kilit altında tuttuğunu, yatağının başucunda dolu bir tabanca bulundurduğunu, berber usturasına boynunu teslim edemediği için, tıraşını hep kendisinin olduğunu okuyoruz. Felsefesinin etik düzleminde yaptığı keşişçe, dünyadan el etek çekerek yaşama önerisi, özel, kişisel hayatında baş edemediği “irade” (dürtü) sürüklenmelerine yönelik bir tepki olarak da anlaşılabilir. Schopenhauer için beden, irade’nin yuvasıdır. Kendisinden önceki idealist felsefelerde olduğu gibi, doğrudan insanın kafasının içinde, onu düşünme faaliyetinin ürünü olarak görmeyip bu kaynağı insanın bedeninde bulur. Freudcu psikanalizde ‘bilinçdışı’ neyse, Schopenhauer’de de irade hemen hemen odur.