• 144 syf.
    ·2 günde
    -"Ey Tanrım biraz günışığı ver bana, biraz yağmur!
    Bir adam gördüm içindeki canavarı bağlamış ardı sıra sürüklüyordu. Yanına gittim,
    "Amca,’' dedim. Duymadı. Daha yüksek sesle seslendim," Amca nereye götürüyorsun bu vahşi yaratığı?"
    Dedi,
    "Evlat, çok öfkelendi. Masalcıya götürüyorum, biraz hikaye anlatsın, dinsin. Uyutmuyor geceleri…''
    Ağzım açık arkadan bakakaldım ve ne mutlu dedim, ne mutlu içindeki canavarı görebilene, ilacını bilene ne mutlu…”-

    Kitabın içeriğindeki öykülere dahil olmayan, bu minik ve anlamlı metin ile başlayan Ejma'nın Rüyası, Sevgili Haydar Karataş'ın son kitabı. Kendisini muhteşem kitabı Gece Kelebeği/Perperik-a Söe ile tanımış, ardından On İki Dağın Sırrı ile Karataş yolculuğuma devam etmiştim. Kendi adıma çok memnun olduğum bu yolculuğun asla bitmemesi, gittiği yere kadar gitmesi bu ilişki için en büyük temennim.

    Haydar Karataş her şeyden önce dava adamı oluşu müsebbibiyle bir halk adamı. Öyle lafta değil elbet, özde...Kendisi 1973 Dersim doğumlu. On dokuz yaşında başlayan cezaevi süreci 2002 yılında, yaş otuza dayandığında noktalanınca, politik mülteci olarak İsviçre'ye yerleşiyor. Ülkemizde bulunduğu yıllardaki kaderi bu halde iken, şu an ironik bir biçimde, İsviçre Zürih Yüksek Mahkemesi'nin çevirmenliğini yapmakta Karataş...

    Düşler ile gerçekleri, masallar ile yaşanmışlıkları harmanlayarak, okura, zamansız bir yolculuk vadeden Ejma'nın Rüyası, yazarının tabiriyle, "Dersim'in tarihsel geçmişine bir ağıt niteliğinde. Dersim'de dağların, taşların, ağaçların ziyaret kabul edilmesi mistik bir inanç olmaktan çok zamanın içinde kayıp giden ve unutulmamak için yeryüzüne iz bırakan birer insan metaforudur."

    1938 Dersim Olayları'nı, öykülerin temeline yerleştiren Karataş, Dersim halkının acılarını, halk masalları ile yoğurarak, Sadık Hidayet' in Kör Baykuş kitabının girişindeki" Yaralar vardır hayatta, ruhu yavaş yavaş kemiren, yalnızlıkta kemiren yaralar... cümlesi ekseninde, onulmayan, onulamayan yaraları deşiyor. Masal ise Dersim'in ta kendisi olarak kitapta zuhur ediyor. Bir Dersimli, bir Haçelili olan Karataş'ın doğup büyüdüğü topraklara olan aidiyet duygusu ile her öyküde çok net çıkıyor karşımıza.

    Üç ana bölümden oluşan kitabımız, toplamda on üç öyküden oluşuyor:

    1.Bölüm:Masal İnsan
    -Pepug Aryası
    -Uyuyan Tanrı
    -Prag Köprüsü'ndeydi, Franz Kafka' nın Şehrinde
    -Babil Tımarhanesi'nden Kaçan Üç Devrimcinin Hikayesi
    -Hızır Gitti Gelmez Oldu
    -Hızır Yaşlı Nenemdi
    -Aşk Bitiyor da Hikayesi Bitmiyor
    -Ejma'nın Rüyası
    -Masal Bitti O Gece
    -İki Siyah Erkek Donu

    2.Bölüm:Sayıklamalar
    -Şaraplık Üzümlerin Kanı
    -Hakikat Ayrık Ayrıktı
    -Şizofren Köyün Delisi

    3.Bölüm:Yaşayan İnsan
    -Yedinci Mezar Taşı / Gözlerini Kapatın Tarihin

    Öykülere tek tek değinip, bu büyülü kitabın büyüsünü bozmayacağım ama giriş öyküsü Pepug Aryası ile kitaba adını veren Ejma'nın Rüyası adlı öykülerden biraz bahsetmeden de geçemeyeceğim.

    Pepug Aryası, isminden de anlaşılacağı üzere, halk masalı tadında, sıcak,samimi,hüzünlü, mitolojik ve haliyle metaforik ögeler içeren bir öykü. Öykünün ana temasına, Anadolu'daki kardeşin kardeşe olan özlemini anlatan efsanevi Pepug kuşunu kondurarak farkını ortaya koyan Karataş, dili, üslubu ve anlatım şekli ile okuru edebi hazza ulaştırıyor. Yaşlı bir derviş ve Süleyman peygamberin çobanı Munzur'un karşılaşmaları ile başlayan öykü,kısa ve öz olarak, kardeşin kardeşe inanmadığı ama acısını da unutmadığı toprakların hikayesini sunuyor bizlere.

    ***Anlatacağımız bu hikaye sizden yeni ama zamandan eskidir. Rivayet o ki, onun devri daim olduğu zamanda henüz Yusuf kuyuya düşmemiş, Yunus'un kulağına Tanrı 'o tılsımlı sözü' fısıldamamıştı.
    Bunun için derler, evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Devler top oynar eski hamam içinde. Gamamcının suyu yok, baltacının baltası yok. Sokakta bir tazı gezer boynunda halkası yok.

    Ejma'nın Rüyası'nda ise, yazar, "Açma yaramı kurban olam, açma yaramı" diye sessizce haykıran Ejma' nın, tabiri caizse, kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaralarını kanatıyor, hem de tırnaklarıyla kazıya kazıya. Anası, kardeşi Ferhat'ı doğururken ölen, babası da toprak yoluna öldürülen Ejma'nın ağzından 1938 olaylarına tanıklık ediyoruz. Kardeşi Ferhat'ın akibetini ise ne siz sorun ne de ben söyleyeyim...

    ***Bunu sordum o buluşmamızda. Nerede kaldınız diye.
    " Arı kovanı boşalmış gibi asker geldi. Dağ taş asker kaynadı. Böyle her şey gözümüz önünde oldu, bitti. "dedi." Yaktılar, köyü. Ermeni mahallesini, değirmeni, tarlaları...

    İnsanın en büyük düşmanının yine bir başka insan olduğu hususunun sıklıkla altını çizmiş olan Haydar Karataş, öykülerinde çocukluğundan beri süregelen gözlem yeteneğini de konuşturmuş. Bir anlamda duyduklarını, gördüklerini, öğrendiklerini ve bildiklerini sentezlemiş. Herbirinde ayrı ayrı , Dersim'in muhteşem coğrafyasına, istemsizce dahil olacağınız öykülerde, tahmin edersiniz ki büyülü gerçekçilik çok ön planda.

    Acının rengi, dili, dini, kimliği olmadığını düşünen onurlu kesime dahilseniz, kim olursa olsun, bir başka canlının acısını iliklerinize kadar hissedebiliyorsanız, bu öyküleri çok başarılı bulacağınızdan hiç şüphem yok. Aksi düşüncedeki bir okur, kuru ve yüzeysel bir okuma yapacaktır, dolayısıyla bu da kitabın özümsenmesine mani olacaktır.

    Neden böyle harika kitaplar bilinmez, okunmaz bir türlü anlamam ya da aslen anlarım da işime gelmez anlamak!

    Kalın sağlıcakla...

    ***Gürültü zamanında edilirse karşılığı vardır, sessizliğin de zamanı vardır. Ama unutma bütün fikirler, mutluluklar sessizlikte mayalanır. Hani derler ya, mutluluk, mutluluk olmadan evvel hayalden ibarettir, diye. Hayal parayla satın alınan şey değil ki evlat!

    ***Bir gün, "Hadi beni neyse de ya sen, seni neden hapse attılar," diye sordum. Sormaz olaydım, meğer bizi öldüren o ülkede beterin beteri varmış. Hani söylemesi ayıp ben insanın ülkesini unutmamasını da acılarının derinliğine bağlıyorum. İnsanın acısı insanın gerçek yurdu. Acın nereye aitse oralısın, gerisi boş...

    ***Şarkı bitti, bir daha başa aldı. Bitti gene başa aldı. Telli telli şu telli turna... Ne kadar da saftı, ne kadar saftık. Her şey kaldığı yerden devam edecekmiş gibi düşünecek kadar saf, müziği dahi ayarlamıştı.

    "Telli telli şu telli turnam...
    Sakın çıkma patika yollara
    O dağlara kırlara o karlı ovaya
    Yenik düşüyor her şey zamana
    Biz büyüdük ve kirlendi dünya.

    Telli telli telli şu telli turna
    Sanma ki yaralı uçmaz bir daha
    Takılmış kanadı göçmen buluta
    Döner gelir bir gün konar yurduna... "

    ***İşin özü,aşk meşk her şey bitiyor ama insan-ı evlanın hikayesi insanın ruhunu bırakmıyor.Gerçekte geride kalan da hikayesidir insanın.
  • Evlenmezden önce ben evliliğin başka türlü olacağını sanmıştım. Hani ya Leyla ile Mecnun'da, Âşık Garip'te okudukları-
    mız gibi bir şey. Ne gezer! insanı umutlar, düşler mutlu ediyor; yoksa arzu ettiğinin kendisi değil.
  • 48 syf.
    ·Puan vermedi
    Latif, Tahran’a umutla gelen fakat umudun zerresine kavuşamayan bir çocuk... Yoksulluk içinde geçen günlere rağmen daima umut içinde. Kimi zaman düşler kuruyor, dostlarıyla zaman geçiriyor kimi zaman da babası ile bir arkadaş gibi takılıyor. Babası seyyar satıcı, geçinmek zor, yoksulluk bin beter. Latif’in hayallerini süsleyen bir oyuncak var. Düşler işinde onu görür, onunla konuşur, onunla Tahran’ın zenginlerle dolu caddelerini gezer. Ara ara gelir dükkanın vitrininde oyuncak devesini seyreder ve onun sırtımda gezintiye çıkacağı günleri düşler. Taki günün birinde zengin bir adamın gelip onu kızına almasına kadar. Latif, üzerinden yoksulluğu, yetinmeyi, haksızlığı, adaletsizliği anlatmış Samet Behrengi. Bu adamın kitapları salt bir çocuk kitabı değil, okuyan yetişkinler de bir şeyler öğreniyor.
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Eda E. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp
  • Yalnızlığımı ne kadar deşersem
    Bir o kadar kırgınlık çıkıyor altından
  • 268 syf.
    ·7 günde·9/10
    Fakir Baykurt'u okumak benim için vefalı bir dostu anmak gibi bir şey.Üniversitede onunla ilgili bir ödev hazırlamıştım. Kızılay'da gezerken yerde yatan ikinci el kitaplar arasından Tırpan 'ı alınca tanışıklıgımız başlamıştı.

    Aylarca kendisi ile haşır neşir oldukça kişiliğine, duruşuna, eserlerine hayran olmuştum.

    O, hayatını memleketinin kalkındırılmasına, ışıklandırılmasına adamış müstesna bir adam ve kaliteli bir ögretmendir.Onun yazarlığını okuyanlar zaten takdir edecektir.Ben burada biraz kişisel yaşamından bahsetmek isterim.

    Kendisini anlatırken doğum yılını bile eğitim üzerinden verir: "Abc"nin kabulünden bir yıl sonra. Yoksul bir köy çocuğudur.Babasının hayatı mahkemelerde geçer. Belki de bu olaylarla Baykurt'un bürokrasi takıntıları da başlar:) Anasi Elifçe yazar 9 yaşındayken dul kalır.

    Kurnaz dayısı! o zamanki adıyla Tahir'i okutma vaadiyle yanina alir ve tarlalarda çalıştırır. Milyonlarca insanin kabusu olan İkinci Dünya Savaşı Tahir için bir şans ve dönüm noktasıdır. Fırsatçı dayı askere alınır ve Tahir köye dönüp üç yıl sonra okuluna devam eder.Her şartta okumaya razıdır.Dayısı ona kanal insaatlarında su taşıttırırken mühendislere imrenip mühendis olmayı düşler.

    O sıralar köyün üçyüz sığırına tek başına çobanlık eder bir yandan da halka hikayeler anlatır. Sanırım eserlerinde göze çarpan güçlü anlatıcılık bu yıllarda filizlenir. Bana göre Baykurt, bir kurgucudan çok anlatıcıdır çünkü.Eserlerinde de görüleceği üzere kendisinin eğlenceli ve nüktedan bir yapısı vardır.13 yaşında ilk şiirini ölen öküzün yerine aldıkları Tosun için yazar:

    Yüz kırk liradır değerin
    Seni her yerde överim:))

    14 yaşında amacı köy cocuklarını ışıklandırmak ve köylüye rehber olmak olan Gönen Köy Enstitüsü'ne başlar. Kendisi orayı şöyle anlatır:

    "Al atlı Hızır ve orada akıl fikir bağli oldum"

    Muhalif kişiliği daha enstitü yıllarında başlar. O yıllarda enstitülerin can damarı olan H.Ali Yücel ve İ.Hakki Tonguç görevden alınır ve zihniyet değişmektedir.

    Yazarın hayali aslında resim bölümüdür iki kere sınava girer ve kazanamaz.Daha sonra edebiyat bölümüne girer: İYİ Kİ bu bölüme girip böyle güzel eserler kazandırmıştır edebiyatımıza. İYİ Kİ halkının sorunlarına kalem olmuştur.

    Edebiyat bölümünde kendisinin kişiliğinin gelişmesinde etkili olan yakın arkadaşı Mahmut Makal ( Bizim Köy okunmalı)ile birliktedir.

    Ilk ögretmenlik yılları Demokrat Parti yıllarıdır. Kendisi tabi ki bir AYRIK OTUDUR. Dilini tutamaz hükümeti, toplumu, haksızlığı, karanlığı eleştirir. Kovuşturmalar,sürgünler gecirir. Bir yandan da eserleri ödül alıp durmaktadır.

    Yılanların Öcü'nden sonra işsizin birisi üşenmeyip "Fakir Baykurt'un İçyüzü"isimli bir broşür bastırır.(Bu broşürun Ankara Milli Kütuphanede bir nüshası var ve evlere şenlik sacmaliklarla dolu) Bu olaydan sonra Baykurt taşlanır ve linç girişimine uğrar.(Kominist diye)

    60 ihtilalı onun için umut verici olsa da değişen bir şey olmaz.Bu sıralar ilkögretim müfettişliği yapmaktadır.Köy kahvelerinde kominizm propagandası! yapıyor diye bir kez daha soruşturma geçirir.

    TÖS Fakir Baykurt'un başkanlığinda kurulan ilk sendikadır. Daha sonra ögretmenlere kültür hizmeti olsun diye Tiyatro-TÖS'ü kurar. Buradaki faaliyetleri göze batar ve görevinden uzaklastırılır.

    Kayseri'de TÖS"ün bir kongresinden sonra Alemdar Sineması'na kapatılır ve yakılmak istenir. Bu olay onu tabi ki durdurmamistir. O gazla hemen TIRPAN'ı(iyi ki) yazmıstır:)

    Taşlama olayından sonra da KAPLUMBAĞALAR' ı yazmıştır .Sanırım gerilik ve cahilliğin arttığı yerlerde yazara daha çok ilham geliyordu.

    60-70 li yillarda cezaevlerinde yatar.TÖs'ten dolayı 27 yıl hapsi istenir.

    78'de Ahmet Taner Kişlalı Kültür Bakanı olunca yazaŕi danısmanı yapar:)) Sürekli bir iniş-çıkış olur hayatında.
    79'dan sonra Almanya'da yasar ve gurbetçi sorunlarıyla ilgilenir.

    Efkar Tepesi'ne gelecek olursak:

    Bu tepe yazarın ilk görev yerlerinden olan Artvin-Şavşat'ta ilçeye hakim yüksek bir tepedir.Yazar bu tepeye çıkıp sadece Şavşat'ın değil bütun Anadolu'nun cahillik ve yoksulluk panoramasinı görüp efkarlanır.

    Efkar'ın sözluk anlamı fikirler demektir.İsmiyle müstesna bir yerdir bu tepe yani.Ben de geçen yıl oraya gittim. Tepeye çıktım ve Sevgili Baykurt'u yad ettim. Doğası muhtesem bir yer ama sağı solu hep kapalı, ufuk yok. İnsani daraltıyor. Genç Fakir Baykurt, merkezden bu kadar uzakta, ülkenin önemli haberlerini bile haftalar sonra aldığında neler düşünüyordu kimbilir. Neler okuyordu,neler tasarlıyordu...

    Kendim de köyde büyüdügüm için bilirim köylü kafasını değiştirmek çok zordur.Baykurt bu zorluğu bilmesine rağmen üşenmeden Artvin köylüklerini gezer ve kafaları değiştirmekle uğrasır. Her yeniliğe "edet olmamıştır" diye direten zihinlere savaş açar.

    İçler acısı bir karanlik vardır oralarda o dönemde yazar söyle özetler sonlarda , daha doğrusu uyarır:

    MEMLEKETI BIR KÜLTÜR ÇÖLÜ OLMAKTAN KURTARALIM.
  • __________________________________________________________________

    1- Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?
    2- Başkalarının Ne Düşündüğünden Sana Ne
    3- Bilim ve Modern Dünya
    4- Atomaltı Parçacıklar
    5- Bilim Savaşları
    6- Bilimin Sınır Bölgeleri
    7- Bilimsel Devrimlerin Yapısı
    8- Özel Görelilik Kuramı
    9- Rastlantı ve Kaos
    10- Olağanüstü Buluşlar
    11- Fizik ve Felsefe
    12- Yaşam Nedir?
    13- Entropi
    14- Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş
    15- Bilim ve Sağduyu
    16- Bilgisayar Ve Zeka: Kralın Yeni Usu 1
    17- Fiziğin Gizemi: Kralın Yeni Usu 2
    18- Büyük Küçük ve İnsan Zihni
    19- Zihnin Gölgeleri
    20- Zamanın ve Uzayın Doğası
    21- Einstein'ın Evreni
    22- Madde 22
    23- İnsan Olmak
    24- Incognito - Beynin Gizli Hayatı
    25- Beyin


    ____________________________________________________________________

    26- Madde ve Mana
    27- Yaratıcı Tekamül
    28- Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi
    29- Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer
    30- Dil ve Zihin
    31- Dilin Mimarisi
    32- Dilin Kökeni Üzerine
    33- Şeffaflık Toplumu
    34- Bilgi Ağı
    35- Zor Problem: Bilinç
    36- Küçük Güzeldir
    37- İlim Yolunda
    38- Medeniyet Aklı
    39- Kalbin Aklı
    40- İslam Dünyasında Fikir Ve Put
    41- Seküler Çağ
    42- Düşünceler
    43- Çağımızın Nevrotik Kişiliği
    44- İnsanın Ölçüsü Olarak Makina Batılı Hakimiyet İdeolojileri
    45- Değişim Sancısı
    46- Kesin İnançlılar
    47- Göz ve Tin
    48- Thomas Kuhn ve Bilim Savaşları
    49- Yalanın Siyaseti
    50- Siyah Deri Beyaz Maskeler

    ______________________________________________________________________

    51- Sofistik Deliller
    52- Mantığa Giriş
    53- Hay bin Yakzan
    54- Felsefenin Tesellisi
    55- İslam Felsefesi Üzerine
    56- Mutluluk ve Felsefe
    57- Mühürlenmiş Zaman
    58- İslam'da Entelektüel Gelenekler
    59- Akıntıya Karşı
    60- Çağdaş Söylenler
    61- Suçlar ve Cezalar Hakkında
    62- Tanrı'ya İhtiyaç Duymak
    63- Baştan Çıkarıcının Günlüğü
    64- Korku ve Titreme
    65- Hakikat Şaraptadır
    66- Kendinizi Sevmeyi Unutmayın
    67- İslam Düşüncesinde Din -felsefe - Vahiy - Akıl
    68- Tarih, Toplum ve Gelenek
    69- Kadını Kim Örttü?
    70- İnsanın Özgürlük Arayışı
    71- Kendini Aramak
    72- Kendini Bulmak
    73- Akıllı Türk Makul Tarih
    74- Soruların Peşinde
    75- Yanılmışım Tanrı Varmış
    76- Endişeli Muhafazakar Çağı
    77- Din Hayattan Çıkar
    78- İfadelerin Gramatik Ayırımı
    79- Dini Anlama Kılavuzu
    80- Din ve Fenomenoloji
    81- Kur'an'ı Anlama Usulu
    82- Hikmet
    83- Adem'den Öncesine Dönüş


    ___________________________________________________________________



    84- Kirpinin Zarafeti
    85- Cyrano de Bergerac
    86- Swann'ların Tarafı
    87- Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
    88- Guermantes Tarafı
    89- Sodom ve Gomorra
    90- Mahpus
    91- Albertine Kayıp
    92- Yakalanan Zaman
    93- Dublinliler
    94- Ulysses
    95- Suç ve Ceza
    96- Niteliksiz Adam 1
    97- Niteliksiz Adam 2
    98- İnce Memed 1
    99- İnce Memed 2
    100- İnce Memed 3
    101- İnce Memed 4
    102- Kurtlarla Koşan Kadınlar
    103- Huzur
    104- Mahur Beste
    105- Malina
  • Evlenmezden önce ben evliliğin başka türlü olacağını sanmıştım. Hani ya Leyla ile Mecnun'da, Aşık Garip'te okuduklarımız gibi bir şey. Ne gezer! İnsanı umutlar, düşler mutlu ediyor; yoksa arzu ettiğinin kendisi değil.
    Halikarnas Balıkçısı
    Sayfa 84 - Bilgi Yayınevi 2.Baskı 1996 "Dalga Kaçıyor" adlı öyküden
  • en çokta özlem çeken ruhlar düşler aleminde gezer
  • Ali, dedesini hep gülümseyerek ve hayranlıkla dinlerdi. Ona özenip “Ailemiz” başlıklı okul ödevinde, “Biz büyük bir aileyiz. Yüzlerce halam vardır. Hepsi aynı elbiseyi giyer. Sesleri mutfakta tenekeden çıkar. Dedem uzak bir cindir. Evin içinde gezer. Ama her zaman çıkmaz ortaya. Ben de ıslak düşler görürüm. Kuyumuzun suyundan galiba. Annem ‘Yurttaşlık Bilgisi’ kitabında resimdir. Babam bir meslektir. Davavekilidir. Evde hiç babaanne yoktur. Hepsi mezarlıkta oturur. Ailemiz saklambaçtır.” diye yazmıştı.
    Murathan Mungan
    Sayfa 237 - Metis Yayınları