• 256 syf.
    ·Beğendi·10/10
    .
    Selin geçmiş de yaşadığı talihsiz aşkın getirdiği guvensizlikle kimseye guvenememektedir.Yıllar geçmiş ne güzel bir işi ne de güzel bir ilişkisi olmuş. Kerem ah Kerem tekrar hayatına girmeye çalışıyor. Ama Selin'in hayatı zaten karışık herşey sanki yolunda gidermiş gibi bide aldığı kilolar basının belası olmuş.Bir gün arkadaşı Merve birine rehberlik yapmasını ister.Bu kişi aşık olacağı Yavuz'dur.Ama Yavuz'a kendi hakkında bilgi verirken kilosunu 54 olarak sallar ama ne sallama tam 16 kilo E bi de yakasından bir turlu düşmeyen Selçuk var o da düşman başına Beşik kertmesi Fikret'i ve Bodrum'daki tamircinin oğlu Hüssam var çok karışık buralar çok Cevriye babanneyi de unutmamak lazım Selin acaba kimi seçicek okuyup görelim.Bu hikaye kaçmaz
  • 56 syf.
    ·1 günde·7/10
    Dikkat spoiler olabilir!


    Jack London'nın bu kitabı bana Vahşetin Çağrısı adlı kitabını hatırlattı. Sanırım soğuk, karlı yerleri en çok Jack London'nın kalemiyle seviyorum. 40 sayfalık bu kitabı da, okuruna kısa bir kuzey serüveni sunuyor. Akatan adlı bir yerde yaşayan bir kabilenin hayatına ışık tutuyor. İşler, Akatan'a beyaz adamların gelmesiyle başlıyor. Beyaz adamlar onların yaşam tarzını değiştiriyor derken, kabilede anlaşmazlıklar ortaya çıkıyor. Ardından kabilenin başına Naass, hikayenin esas kahramanı, geçiyor. Ama o atalarından farklı olarak bu anlamsız tartışmaya bir son vermek istiyor. Düşman kabileden olan Unga'ya aşık oluyor ve evleniyorlar. Fakat evlendikleri gün, Akatan'a beyaz adamlar geliyor ve karısını kaçırıyorlar. Ardından 10 yıl eve dönmek için mücadele eden Odyseus gibi, Naass da karısını bulmak için yola çıkıyor.


    Bir Kuzey Macerası, Homer'ın Odysseus adlı kitabından esinlenilmiş. Naasın karısını bulmak için atıldığı maceraları ve sonra bunları bir bir anlatışı ile Odysseus'dan izler göreblmek mümkün. Nasıl ki Odysseus eve dönmek için gözünü kırpmadan maceradan maceraya atılıyor, Naass da karısını bulup evine dönmek için aynısını yapıyor.
  • 115 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hepimizin bir uzun hikâyesi vardır. Bazı benzerlikleri dışında her biri kendine özgüdür üstelik. Mustafa Kutlu birbirine tam olarak benzemez hikâyelerimizin esrarlı âlemine dalmış bir yazar. Modern bir anlayışla yazdığı klasik öyküleriyle edebiyatımızda hak ettiği bir yere sahiptir. Hem de çokça yıllardan beri. Uzun Hikâye adlı eseri onun önemli eserlerinden birisidir.

    Dünya penceresinden bakıp geçiyoruz ya hani. Pek çoğumuz hiç bakmamışa dönüyoruz ya sonradan. Yazarlar ve şairler -elbette kalıcı işler başaran herkes- bu hazin sondan sıyrılabiliyorlar. Baktıkları yerden neler gördüklerini aktararak, onları daha kalıcı hâle getirebiliyorlar. Aslında aktardıkları manzara dış âlemden çok kendi iç âlemlerini yansıtmaktadır. Bu anlamda yazarlar romanlarda veya hikâyelerde başkalarının hayatlarını anlatıyormuş izlenimi verseler de çoğu kez kendi hayatlarından yola çıkıyorlar. Mustafa Kutlu da Uzun Hikâye’de kendi uzun hikâyesini anlatmış bizlere. Yüz sayfayı aşkın bu eser, yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ışık tutan bir otobiyografik roman olmaya da adaydır.

    Uzun Hikâye’de Bulgaristan muhaciri olan Ali’nin ve oğlunun öyküsü anlatılmaktadır. Eser 1. tekil şahıs ağzından kaleme alınmıştır. Küçük bir çocuğun gözünden bakıyor yazar olaylara, kişilere ve toplumsal her türlü duruma. Yazarın bu tercihinde çocukların gözlerinin, doğal olarak kalplerinin yetişkinlere oranla temizliği, katışıksızlığı etkili olmuştur, diyebiliriz. Olgunluk çağını yaşayan bir yazar için çocuk gözüyle bakmak her ne kadar zor bir tecrübe olsa da daha sağlıklı sonuçlara varılacaktır bu meşakkatli tercihin sonunda.

    İnsan ruhunun derinliklerinde sayısız efsun saklıdır. Her eser bu derinliklere seyrü sefer düzenlemez. Bazı yazarlar suyun yüzeyinde dolanırlarken bazı yazarlar diplere dalmayı göze alırlar. Uzun Hikâye’de Mustafa Kutlu, fotoğraflar ve anılar yardımıyla başkahramanın ruhsal derinliklerine iner. Yetişkin her bireyin olumlu ya da olumsuz özelliklerinin temelinde çocukluk yılları yatmaktadır. Korkularımız, çatışmalarımız, keşiflerimiz, zenginliklerimiz ve yoksunluklarımız o güzelim yıllarımızda oluşmuştur. Bedensel olarak büyümelerimiz sona erdiğinde karakterlerimiz de şekillenmiştir çoktan. Uzun Hikâye’de başkahraman bazen neşeyle bazen hüzünle izler çocukluk anılarını. Yaşadığı ve anımsadığı her anda kendini bulur, kendini tanır. Okur da onunla birliktedir. Bu buluşlar ve tanıyışlar esnasında.

    Anadolu, bereketli toprakların, gönlü geniş insanların, türkülerin ve efsanelerin diyarı. Hangi yazar yüzünü ona dönse mutlaka birçok zenginlikle karşılaşacaktır. Günümüzde bir parça değişse bile -ki değişim onun da hakkı ve kaderidir- çoğu coğrafyaya oranla bakirdir. Bundan kırk kırk beş yıl öncesini düşününüz. O yıllara, o yılların Anadolu’suna dönmek mümkün müdür? Ne yazık ki, belki de iyi ki dönemeyiz. Mustafa Kutlu Uzun Hikâye’de bizleri o yıllara doğru, o yılların Anadolu’suna doğru bir yolculuğa çıkarıyor.  Gördüklerimiz kimi zaman tebessüm etmemize, kimi zaman kederlenmemize yol açıyor. Annesini yitirmiş, kendisini babası olsa da yarım yamalak kala kalmış hisseden bir çocuğun gözüyle baktığımızdan olacak kederi ve neşeyi harmanlayabilmemiz. Çocukların dünyalarında neşe ve keder barışmış vaziyettedir çoğu kez. Gözleri ıslak bir çocuğun, kalbi bir parça sahipsiz kalmış bir çocuğun gülebilmesindeki kerameti algılayabiliyoruz Uzun Hikâye’de.

    Yoksulluk eskiden utanılacak bir hâl değildi. Yamalı giyinmekten, eski kıyafetlerinden, fazlaca zengin olmayan sofralarından ötürü komşusundan utanma gereği hissetmezdi insanlar. Tüketim çılgınlığına kapıldığımızdan beri yoksulluktan utanır olduk. Uzun Hikâye yoksulluğun utanılmadığı, paylaşıldığı yılları anlatıyor. İnsanlar yoksuldu yoksul olmasına ya, yoksulların haklarını savunduğunu iddia eden sosyalizmden de öcüden korkar gibi korkuyorlardı. Bulgaristan muhaciri Ali’nin adını Sosyalist Ali’ye çıkarmaları, bu anışı bir uzak durma sebebi olarak göstermeleri sosyalizme olan örfi tepkileriydi. Aykırı düşünceler, aslında bıktıkları bir özellikleri olan yoksulluğu hedef alsa ne fayda halk yoksulluğu ile barışıktı. Birine sosyalist demek onlara göre küfürden ağır bir söylemdi. Yazar bu zıtlığı üzerine basarak işler eserinde. Muhafazakâr bir halkın din ve geleneklerine düşman gördüğü bir fikri bağrına basmaması da anlaşılır oluyor onlardaki bu mesafeli duruşa tanık olunduğunda.

    Horasan dervişlerinin, Anadolu erenlerinin genlerimize yansıyan hoşgörüsü Mustafa Kutlu’nun dünya görüşünü şekillendiren en önemli etkenlerden birisidir. Edebiyatımızda birçok yazar ve şair ideolojik dogmalardan kendisini soyutlayamazken, farklı düşünen kimselere sofiyane bir eda ile bakamazken Mustafa Kutlu insanların dünya görüşlerine saygılı olmayı başarabilmiştir. Entelektüel bir kafa yapısına sahip olan her kalem ehli gibi onun da bir dünya görüşü olacaktır kuşkusuz fakat bu dünya görüşüyle okuru boğmayacak kadar sanatkârane bir duruşa sahiptir. Uzun Hikâye’de hissedilen dünya görüşünün ve düşünüş tarzının keskin olmayışı, can yakmak kastında olmayışındandır. Annesiz kalmış bir çocuğun duyarlılıklarla inşa edilmiş dünyasında soluklanmak düşer payımıza bu yüzden. Sonluluğumuzu, zamanın keşmekeşi karşısındaki acizliğimizi anımsamamızdaki kazanımlarımız önemlidir bu eserde.

    Uzun Hikâye’nin çatısı, ‘vagondan bir ev’in çatısıdır aynı zamanda. Mütevazı fakat kuşatmacı ve korumacı bir çatıdır bu. Karanlıktan, fırtınadan korkan küçük bir çocuk için çok anlam ifade eder. Önünde oyunlar oynamak da çabasıdır bu zenginliğin. Yoksulluk ve yoksulluk acısı mı, çoğu kez ümitleri olan bir çocuğun gönlüne giremez bile bunlar. Oyunlar, hayaller, sevinçler, çocuksu hüzünler ve hüsnü zanlar eserin zenginliğini oluşturur. Uzun Hikâye vagondan bir evin sakini olan yoksul bir çocuğun düş zenginliğini anlatması yönüyle zıtlıkların, aynı zamanda da şaşırtıcılıkların varlığını ispatlar.

    Eserde çocuk gözü hâkimse de içiçe girmiş ve derin bir yapı da söz konusu. Sırtını kadim Anadolu hikâyeciliğine yaslayan Mustafa Kutlu, birçok öyküyü bir arada vererek monotonluktan uzaklaşma becerisini sağlıyor. Eserde zaman kavramı tam olarak belirtilmemiştir. Bununla birlikte televizyon ve buzdolabının yaygınlaşmadığı, insanların yazlık sinemalarda ve gezici lunaparklarda eğlenme imkânı buldukları yıllardaki kasaba hayatı ele alınıyor. Birçok kasabada yaşamak zorunda kalan baba ve oğul birçok öyküye de tanıklık ederler.

    İnatçı bulduğu oğluna “keşke annene benzeseydin,” diyen bir baba var Uzun Hikâye’de. Onun bu arzusunda yitirilmiş bir eşe duyulan özlem yatmaktadır. Zaaflarını belli etmekten hoşlanmayan baba; bir yadigâr, bir emanet olarak görmektedir evladını. Bununla birlikte bir çocuğu tek başına yetiştirmekten duyulan endişe ve şaşkınlık hissi onu çeşitli bunalımlara iter. Tam da içinden geldiği gibi sevemediği, gereken terbiyeyi verememekten korktuğu oğlu onun için hem bir hazinedir hem de bütün gücünü sergileyebileceği, bazen de hayat karşısında rakipmiş hissi uyandıran tarifi zor bir varlıktır. Sıcak davranmak ya da otoriter olmak arasında mekik dokuyan bir baba uzun yıllar sonra oğlu tarafından anlaşılabilecek mi acaba?

    Münevver Hanım ve Ali Bey arasındaki aşk Uzun Hikâye’nin önemli temalarından birisi. Münevver’in ailesinin bu evliliğe karşı çıkmaları, bu karşı çıkışa rağmen gerçekleşen evlilik, ufak tefek problemlere inat devam eden sevgi, bu evlilikten doğan çocuğun duygusal gelişimini şekillendiren en önemli etken olacaktır. Çocuk annesinin cenazesinden döndüklerinde babasını ilk defa ağlarken görür. Ali Bey mızıka çalarken aynı zamanda ağalamaktadır. Yazar böylelikle müzik ve acıyı birleştirmiş olur.

    Uzun Hikâye’de başkahraman, “nereliyim acaba? Bunu kendime de sorar, bir cevap bulamam,” der. Çeşitli zorunluluklardan ötürü o kasabadan bu kasabaya göç etmek zorunda kalan bir baba ve oğulun yaşadıkları; okurun his ve fikir dünyasında da daimi bir yolculuk fikrini canlandırır. Kuzey Yarımküre ile Güney Yarımküre arasında kalan, göçmen kuşların uğrak yeri olan bir coğrafyanın çocuklarıyız hepimiz. Mevsim dönüşlerinde sürü sürü üzerlerimizden uçup giden kırlangıçlar ve leylekler, halk şairlerinin ulaklık vazifesi yüklediği, zaman zaman da sevdiklerinin yerine vasfettikleri turnalar… Bize göç fikrini onlar mı aşıladılar acaba? “Geçti dost kervanı eyleme beni” derken maddi olmasa gerek şairin sözünü ettiği göç. Mustafa Kutlu’nun bir yazar olarak aklının sık sık göç kavramına takılması bizden bir hâldir. Hiçbir yere ait olamamak hissi, konargöçer tabiatımız, yazarın çocukluk anıları Uzun Hikâye’nin kahramanlarına gidivereceklermiş, burada da kalmayacaklarmış duygusunu yaşatıyor.

    Babalar ve oğulları arasındaki bağ, anneler ve oğulları arasındaki bağdan birçok özelliği itibariyle ayrılır. Oğulların annelerine duydukları sevgi “ana gibi yar olmaz” tespitiyle dile getirilmiştir. Bu tespiti annesindeki vefayı başkalarında bulamayan bir oğul mu yaptı, yoksa oğluna serzenişte bulunan bir ana mı? Bilinmez. Bilinen bir gerçek vardır ki oğullar annelerinden şefkat, özveri, sevecenlik ve düzgün ahlak umarlar. Anneler ise çoğu kez tahmin edilemeyecek kadar cömerttirler bu alışverişte. Uzun Hikâye’de erken kaybedilen bir anne motifi var. Bu motif hikâye kahramanını yaşıtlarından daha içli, daha kederli kılmıştır. Annenin ebediyete göçü, onu seven babayı da etkiler. Birçok farklı olayla da perçinlenen hüzün hâli eserin tümünü kapsar.

    Edebiyat, insanı ve toplumu yansıtan en parıltılı aynalardan birisidir. Özellikle olaya dayalı metinleri okurken biz okurlar sadece bir olayın akıp gidişini seyretmeyiz. Aynı zamanda bambaşka yerlerdeki, bambaşka zaman dilimlerindeki hayatlara da şahitlik etmiş oluruz. Uzun Hikâye, yakın Türkiye tarihinin gündelik hayatına açılan bir kapı gibi gelecektir okuyuculara. Kasabaların dingin fakat sancılı vakitlerini, bir çocuk duyarlılığının, bir delikanlı uçarılığının penceresinden görmek ayrıcalığına kavuşabilmek olacaktır.
  • 456 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    Sevgili Ebru Ince, külliyatını tamamlamış bir Kemal Tahir aşığı olarak, Mart ayı harika etkinliğin için eski değerlendirmelerimi paylaşmaktan öteye gidemiyorum. Naçizane kabul buyurmanı rica ediyorum...

    Benim için Türk eğitim sisteminde Köy Enstitülerinin ve bu enstitülerde yetişen aydınların apayrı bir yeri vardır. Edebiyat alanında ise Kemal Tahir'in gönlümdeki yeri zaten tartışılmaz. Ee bu iki güzel değer, bir paydada buluşmuşsa, bu eseri okumanın önüne geçmek benim için pek mümkün değildi.

    Ülkemizin bu güzel iki kıymetini harmanlayarak birkaç satır karalamak istiyorum. Önce biraz enstitülerin tarihinden bahsedip, ardından bu radikal kitap hakkında birkaç satır yazmak isterim.

    En kısa ifadesiyle, Köy Enstitüleri dönemi , Anadolu'da ateşlenen bir eğitim meşalesinin, bir efsaneye dönüşmesi sürecidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, nüfusunun yüzde sekseni köylerde yaşayan ve neredeyse tamamına yakını okuma yazma bilmeyen, kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması 134 Dolar olan halkımızın refah içinde yaşayabilmesi ve kalkınması için, devrim niteliğinde bir eylem şarttı. 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Maarif Kongresi'nde, Mustafa Kemal bu konuya değinerek, şunları söyler: "Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Bundan ötürü bizim izleyeceğimiz milli eğitim politikasının temeli önce bilgisizliği gidermektir. Bir yandan bilgisizliği gidermeye çalışırken, öte yandan da yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılmak için gerekli olan bilgileri uygulayarak öğretme yöntemi, ulusal eğitimimiz temelini oluşturmalıdır. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve herşeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir. "

    Bu doğrultuda atılan ilk adım, Cumhuriyetimizin kurucularından Muallimler Birliği Başkanı Mustafa Necati'nin 20 Aralık 1925 te Eğitim Bakanlığı'na getirilmesiydi. Necati, göreve başlar başlamaz, üst düzey bir yönetim kadrosu oluşturdu. Bu yeni kadronun en dikkat çeken ismi 11 Mart 1926 da Bakanlık Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğüne atanan İsmail Hakkı Tonguç' tu. Mustafa Necati'nin 1929 yılındaki ani ölümüne kadar, sürdürülen çabalar hâlâ bir sonuç vermemişti,eğitim ve öğretim köylerimize hâlâ ulaşmamıştı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 14 Mart 1934 te CHP parti grubunda yaptığı bir konuşma sırasında yine bu konuyu gündeme getirir ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Saffet Arıkan'ı Eğitim bakanı olarak atar.Çünkü Arıkan, köylücülük, Anadoluculuk ve ırkçılık gibi ideolojileri bakanlıktan uzak tutacak bir isimdi. Saffet Arıkan da ilk iş olarak İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirir. Derhal Eskişehir Mahmudiye' de ilk eğitmen kursu açılır. Zamanla yaygınlaşan bu eğitim kurslarında yetişen eğitmenler sayesinde, binlerce köylü çocuğu ilkokulun üç sınıfını başarı ile bitirmişlerdir.
    3 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu da olmak üzere ilk iki Köy öğretmen okulu açılır. Arşivlere enstitü olarak geçmeyen bu isim sizi şaşırtmasın, zira o dönemde henüz gerekli yasa yürürlüğe girmediği için, enstitü ismi resmi olarak kullanılamadı.

    Mustafa Kemal'in ölümü ile oldukça sarsılan ve göreve devam edemeyeceğini belirten Arıkan istifa eder. Artık yeni cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, yeni Milli Eğitim Bakanımız ise Hasan Ali Yücel'dir. Yücel, devrimsel boyutta yenilik ve çalışmalara imza atmış, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasasını çıkarmış ve Tonguç ile işbirliği içerisinde 21 enstitünün kuruluşuna öncülük etmiştir. Amma velakin 2.Dünya Savaşının akabinde başlatılan karalama kampanyaları neticesinde Yücel'in faaliyetlerine ket vurulmuş ve rızası dışında Enstitülerin içeriklerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu baskılara dayanamayan Yücel 1946 yılında bakanlık görevinden ayrılmıştır.

    Türk eğitim tarihimizde Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel'den sonrası ise ne yazık ki yok. Yücel’in yerine getirilen Reşat Şemsettin Sirar ve 1951 de başlayan Demokrat Parti dönemi ile birlikte laiklik karşıtı görüşler hep ön plana geçmiş, dini unsurlar artmış ve Atatürk Cumhuriyetinden ödünler verilmiştir. Demokrasi adına verilen ilk kurban ise ne yazık ki Köy Enstitüleri olmuştur.

    Köy Enstitülerinde öğrencilerin yazlık toplam tatil süreleri 45 gündü ki isteyen öğrenci bu süreyi kullanmadan derslere devam edebilirdi. Zira enstitülerden, yaz kış demeden eğitimci eksik edilmezdi. İlkokuldan sonra 5 yıl süreyle eğitim verilen enstitülerde haftalık ders saati 44 tü. Bu 44 saatin 22 saati genel kültür ve meslek dersleri, 11 saati tarım faaliyetleri ve 11 saati de iş teknik derslerini kapsamaktaydı. Diplomalarda öğretmenlik mesleği ibaresinin yanısıra, bir iş (inşaat, onarım, bakırcılık, demircilik vb.) ve bir de tarım ustalığı (küçükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, sığır yetiştiriciliği, botanik vb.) ibaresi ekliydi.

    İşte böyle güzelliklerden sonra "nerden nereye" demekten alıkoyamıyor insan kendini...

    Büyük üstad Kemal Tahir de'' Bozkırdaki Çekirdek"adlı eserinde, Köy Enstitülerini iyisiyle kötüsüyle yatırmış masaya. Enstitüler hakkında doğrudan bilgiler sunmuyor bize lakin Çankırı, Çorum, Kastamonu üçgeninde kurulan bir Enstitüde, öğrenciler, öğretmenler ve müfettişler arasında geçen diyaloglar aracılığı ile herşeyi yansıtıyor bize. Her zamanki gibi yine keskin , net ve cesur bir şekilde tavrını ortaya koyuyor Tahir. Bir Anadolu çocuğu olmamasına rağmen, eserlerindeki muhteşem şive kullanımını ise yıllarca mahpuslarda yatmışlığına ve Anadolu insanıyla can ciğer dost, kardeş olmasına bağlıyor Kemal Tahir.

    Köylülerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için enstitülerden önce kurulu düzenin değiştirilmesi gerektiğini söylüyor yazar. Mesela romanımızda bir köy ağamız var, Zeynel Ağa... O ve yandaşları, gençlerin enstitüler yerine hafızlık okullarına gitmelerini savunuyor. Enstitülerin dinsiz imansız gavur icadı olduğunu, eğitmen Emine Hanım'ın ise erkek gibi pantolon giyen ahlaksız bir musibet olduğunu haykırıyor ve "Gavur Esdüdü" tabirini tüm köylüye aşılamaya çabalıyor. Zeynel Ağa kim derseniz ;köyde bir dediği iki edilmeyen, bütün işi gücü cinci hocalara cinsel güç arttırıcı muskalar yaptırmak olan bir uyuşturucu kaçakçısı... Ama olsundu, Zeynel Ağa abdestinde namazındaydı, ağzından Allah kelimesi düşmüyordu !

    Ha bir de köyün dervişi var tabi Emine Hoca'ya tutulan...Tecavüz etmek maksadıyla kaçırıyor Hoca Hanımı. Çünkü olası bir tecavüzün ardından, mahkeme namus gerekçesi ile Emine ile Derviş'in evlenmesine karar verecektir, zira bu çok yaşanmış ve gerçekleşmesi kesin bir hükümdür.

    1965 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş olan bu roman, diğer tüm Kemal Tahir romanları gibi yakın geçmişimiz hakkında fikir sahibi olmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimet.
    Tek partili hayat,köy,köylü,din istismarı,bürokrasi ,eğitim gibi konuları ele alan romanımızda ,dönemin toplumsal yapısına ciddi derecede eleştiri de söz konusu...

    Kalemine, yüreğine, canına sağlık Kemal Tahir...

    ️***Seni bilmem ama ben usandım mucizeler memleketi vatandaşı olarak yaşamaktan. Hem mucizeden mucizeye hopluyoruz hem kıçımızda donumuz yok.
    ️***Toprağın üstünde ne var ne yoksa silip süpürmüşüz. Ormanlarını kül edip yele vermiş, derisinin yeşilini, ayrıklarına kadar, sömürmüş, suyunu tüketmişiz! Şimdi sıra; en ince damardaki son kan damlalarına gelmiş. Buraları, böyle bozkır yapan bizdik. Son kan damlası da tükenince, toprağı yiyeceğiz, gücümüz yetmediği için, yalnız yalçın kayaları bırakacağız! Evet, tarihte hiç bir insan, hiç bir toprak parçasına böyle düşmanlık etmemiştir.
    ️***Kurtuluş savaşı aslında Yunanı değil, Milletin ters bahtını yenmişti. Biz, bilgisizliği, geriliği mi yenemeyecektik.
    ️Anadolu insanının hürlüğünün hiç aşınmayan iki ana dayanağı vardır: Çile çekme gücü... Azla yetinebilme alışkanlığı... Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı, hiçbir oyunda kaybedemez. Geleceğimizin umudu bu iki zenginliğe bağlıdır.
    ️***Her köyde bir Mustafa Kemal... Nerde o mutlu günler?
  • 287 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Üstad Cemil merici bu ülke kitabından sonra oldukça etkilendigim faydalandığım okuduğum ikinci eseri.öncelikle dili ağır sindirilerek okunması gerekiyor.Neyi bilmediğinizi bilmek istiyorsanız okuyun.Sözlük bazı kelimelere bakmak için gerekebilir.Hayata dair birçok tavsiye tecrübenin altı çizilecek nitelikte.

    Kitabın başına ve ismine baktığımız zaman dikkat çekici bir ismi olduğunu söylesem bu konuda yanılmam sanırım.Ilk içeriğine baktığımız zaman giriş kısmında zaten Üstad açıklıyor şöyle ki ;Mağaradakiler Kitabına Eflatun’un “Mağara” metaforuyla giriş yapıyor Üstad. Güneş ışığı vuran bir kapı, sırtı kapıya dönük insanlar ve onların tek gerçeklikleri duvara vuran gölgelerden oluşan bir mağara olarak tarif ediyor. Şu görsele benzer şekilde;

    https://imgyukle.com/i/JNXLsP

    Ilgili video için;

    https://youtu.be/d2afuTvUzBQ

    Bu mağaradan kurtulan, cisimlerin gerçeklerini, suyu ve güneşi gören bir kişi, eğer tekrar mağaraya dönüp insanlara bunu anlatmaya kalksaydı ona inanmazlar ve alay ederlerdi. İşte bu mağaradan kaçan ve insanlara gerçeği anlatmaya çalışanlar, aydınlardır. Bu metafordan hareketle kitabın birinci bölümünde “mağaranın dışındakiler” olarak aydınları anlatıyor Üstad. Bu bölümü ikili bir ayrıma tutarak, Avrupa’da aydın yani entelektüelleri ve entelijansiya yani Rusya’da aydın kavramlarını ayırarak inceliyor.

    Mağaranın algıya, ateşin bizi kısıtlayan kalıplara, gölgelerin görmemizi istediklerine gönderme yapılan bir alegoridir bu.Platon’a göre, insan sağduyusunu kullanarak şeylerin özünü kavrayamaz; çünkü bilme yetisinin karanlığına vuran şeylerin eksik yansımalarını görür sadece. sanki bir mağaradaymış gibi, cehaletin ve hurafelerin zincirlerine vurulmuş halde tutsak yaşar. özgürleşmek için bu zincirleri kırması ve güneş ışığına çıkması gerekir. haliyle ilk başta güneş ışığının kamaştırıcılığı nedeniyle etrafı göremez; ama gözlerinin ortama alışması ile birlikte, kısa sürede gerçekliğin aslında nerede olduğunu kavrar ve özünü anlamaya başlar.
    kişi mağarasında dururken gerçekliği değil, sadece vuran gölgesini görür; bu durum sağduyuyu önemli ölçüde yararsız kılar.
    kişi bilginin ışığına ulaşmak için cehaletten kurtulmalı ve mağaradan çıkmalıdır.

    Peki, kimdir entelektüel? O karışık, anlaması ve sınıflandırması zor bir kavramdır Üstada göre.

    "Entelektüeller ayrı bir toplumsal sınıf değillerdir fakat ortak davranışları ve çıkarları bakımından da bir sınıfa benzerler. Zaten entelektüelin ortak bir tanımı da yoktur. Üzerinde anlaşmaya varılan tek yönü: “eleştiricilik”tir."

    Sartrenin entellektuel tanımlamasını daha yakın buldum.Bilhassa bu konuda okunmalı.

    Eser; Sağa ve sola göre entelektüel tanımlamaları içinde çeşitli düşünürlerin entelektüel tariflerini iceriyor.
    Entelektüel ve kapitalizm ilişkisine de değiniliyor.Türk aydınına göre aydın tariflerine de yer veriyor ustad.Nitekim her bir tarif kendi içinde kimi eksikleri barındırır. Tüm bu tasniflerin ışığında bir entelektüelin özelliklerine değiniyor.
    Üstad daha sonra ise iktidarların entelektüele karşı bakış açılarından bahseder.

    Kısaca Üstad Cemil Meriç Mağaradakiler kitabıyla entellektüel nedir? sorusunun ve sorununun ne olduğunu anlatıyor.İlber ortaylı hocanın bir ömür nasıl yaşanır kitabından bir alıntı aslında tanımı buna benzer şekilde yapıyor .

    "Entelektüel, üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişidir. örneğin mesleği kimyacılıktır ama coğrafya veya tarihle de uğraşır, resim yapar. bu iş öteden beri böyledir. kendi dünyasının dışıyla ilgilenendir entelektüel. eski yunan münevveri dünyayla ilgilenmiştir ama eski roma münevveri bu anlamda bir adım daha öndedir. neden? çünkü romalı, evvela kendinin olmayan dili öğrenirdi. yunan bunu öğrenmezdi. iyi bir romalı ise yunanca bilmeye mecburdu. bu kadarla da kalmazdı; felsefe ile de uğraşırdı, şiir de okurdu, başka milletlerle ilgili de kurardı. çok açık ki bugünkü aydın kişinin temelinde işte o romalı vardır.”

    Entelektüel" kimdir? çok okuyan mıdır, çok gezen midir, çok bilen midir?

    Ustad tanımlarıyla farklı fikirleri mukayese ederek ortaya bir sentez fikir kitabı çıkarıyor. Açıklamalarının   yanı sıra tarihe ilişkin notlarını da paylaşarak okuyucuyu bir çok yönden eleştriel bakması için teşvik ediyor.

    Günümüzde özellikle cahil ve yarı cahil kesimin hakaret gibi kullanmaya çalıştığı entellektüelin ne olduğunu, aydının aslında ne yaptığını sıralıyor. Sadece bizde değil batıda ve Rusya da durum nedir ne değildir onu da anlatıyor.

    Sonrasında kapitalizm sosyalizm, anarşizm ve liberalizm ile de haşır neşir oluyoruz. Marksın gökten düşmüş gibi gelen fikirlerinin insan için olduğunu, insanların düşünceler için olmadığını ve coğrafyanın önemini anlıyoruz. Bir din gibi görülen ve itaat edilen Marksizmin aslında bu biçim ve biçimlerde anlaşılmasının ne kadar yanlış olduğunu öğreniyoruz.

    "Sarıldığımız "izm"ler birer kin fetvacısı."

    "Silahların konuştuğu yerde şarkı söylenmez."

    Daha sonra yazarlara bir göz atıyoruz. Dostoyevski ile delileri arasında bir bağ var mı yok mu? Bu vatanperverliği yavan durmuş mu durmamış mı öğreniyoruz. Rus intelijansiyası bize ne katmış ya da katamamış onu görüyoruz.

    '' Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi. ''

    "Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla.. Ben kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı. Şiirle başladım edebiyata, cıvıldayan bir kuş kadar rahattım yazarken, kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu."

    Üstad diyerek bitiriyor..

    Ruhuna rahmet ediyor iyi okumalar dilerim.
  • 352 syf.
    ·3 günde
    "Kes şunu, Hannes! Bu ne biçim saçmalık böyle?!" diye bağırdı kendisiyle evli olan, ancak her nedense kendisini tanımıyormuş gibi davranan kocasına. "Hepiniz aynı anda kafayı mı yediniz? Yüzüme bak Johannes Aurich. Karşında karın duruyor Sibylle Aurich. Kızlık soyadı Fries. 25 Haziran 1999 tarihinden bu yana seninle evli. Az önce kendisini hapsetmeye çalıştıkları bir bodrumda uyandı. Şimdi bana kim olduğumu bildiğini ve sadece şaka yapmaya çalıştığını söyle. Sonra da birlikte evimize gidelim çünkü kendimi hiç iyi hissetmiyorum ve kafamda yığınla soru var. Ayrıca derhal Lukas 'ı görmek istiyorum nerede o? İyi mi?"
    Johannes bir karış açık ağzıyla ona bakıyordu. " (s/37)

    Pdf halini okuduğum bir kitap. "Koğuş" psikolojik gerilim türüne bir örnek olabilecek bu kitap bence biraz da olsa polisiye kategorisinde de yer alabilir. Alman yazarlarını pek takip etmemekle birlikte belki kitabın adından belki kapağından etkilenerek okumaya karar verdim ve fark ettim ki, ingilizce ve rusçadan sonra almancaya da adım atsam iyi olacak.( Kurgudaki isimleri okurken telaffuz edemedim)

    Öncelikle belirtmeliyim ki temposu oldukça yüksek ve kurgusu iyi tasarlanmış bir kitap. Son sayfaya kadar kimin dost, kimin düşman olduğunu anlayamıyorsunuz. Ters köşeler çok fazla var. Hatta ana karakterden bile şüpheleniyorsunuz bir noktadan sonra.

    Sibylle gözlerini açtığında loş ve karanlık bir hastane odasındadır. En azından yatak ve hastanın bağlandığı monitörler falan olduğundan o burayı bir hastane odası sanmaktadır. Başına ne geldiğini hatırlamayan Sibylle'in tek endişesi oğlu Lukas'dır. Çünkü hatırladığı tek gerçek anı dövmeli bir kol tarafından çocuğunun sökülerek yanından alındığıdır. Hastane denilen yerde bir şeylerin ters gittiğini anlayan Sibylle kaçmaya kalkışır ve başarmasına izin verirler.

    "Penceresi olmayan karanlık odada uyandım ve neden burada olduğumu hâlâ bilmiyorum. Ben... ben bir alet gibi kablolara bağlanmış durumdayım ve burada bir çağrı butonu bile yok ve... Tanrım, bana ne olduğunu söylesenize artık."

    Üzerinde hastane önlüğü ile kaçan Sibylle bir şekilde evine gider ancak kocasına bir türlü kendisi olduğunu kanıtlayamaz. Yalnızca karısının bileceği birçok kişisel soruya Sibylle cevap verse de kocası bir türlü ikna olmaz. Karısını polise teslim eder. Evet yani yanlış okumadınız. Bildiğiniz polisi çağırır ve karısını teslim eder. Aynı zamanda en yakın arkadaşı Elke Berheimer 'de ona inanmaz. Kimi nasıl ikna edeceğini bilemeyen zavallı Sibylle ne yapacağını bilemez haldeyken Rosemarie Wengler(Rosie) karşısına çıkar. Bu kızıl saçlı çılgın yaşlı kız beklemediği kadar yardım edecektir kendisine.

    Ama bir yandan da Rosie'nin de bu dönen dolaplarda parmağı olduğunu söyleyen bir genç vardır. Zavallı kız kardeşinin de başına buna benzer bir kaza geldiğini, uyandığında hiç de var olmayan bir çocuğu delice aradığını ve ona senin asla çocuğun olmadı denildiğinde de hakaretler ederek kaçtığını anlatmıştır ona genç adam. Zavallı kız kardeşinin başına gelenleri çözmek için birlikte hareket etmeleri gerektiğini söylüyordu. Söyledikleri doğru muydu? Bu genç adama ne kadar güvenmesi gerekiyordu? Yoksa iyilik meleği sandığı Rosie gerçek bir şeytan mıydı?

    Uyandığından beri çılgınca herkese sorduğu ve hakkında endişelendiği  Lukas adındaki çocuk gerçekten var mıdır? Yoksa bu onun hayalinde uydurduğu yıllardır özlemini çektiği çocuk mudur? Kocasının söylediğine göre yıllardır tedavi gördükleri halde çocukları olmamıştır. İşin garip yanı en yakın arkadaşı  Elke de bunu doğrulamaktadır.

    Delirmiş olabilir miydi? Yoksa kendi kocası niye onu tanımamazlıktan geliyordu? Resimlerdeki bu kadın da kimdi? Bir dizi estetik ameliyat mı geçirmesi gerekmişti?

    Biraz karmaşık ve dikkatinizi vererek okunması gereken bir kitap denilebilir. Yine karşımızda korkunç tıp dünyası ve çılgın profesörler var. Bir bilim insanı tam olarak ne kadar ileri gidebilir? Bir insanın hayatı ile oynamak bu kadar kolay mı? Bazen bunların dünyanın bir yerlerinde gerçekten yaşanabiliyor olduğunu düşünmek bile çok ürkütücü geliyor bana gerçekten.

    Kısacası son derece akıcı, akıllıca kurgulanmış güzel bir kitap. Türünün sevenlerine önerilebilir. Sevmeyen okurlar için belki sıkıcı olabilir. Akıl jimnastiği yapmak için birebir diyebilirim.

    Herkese Keyifli Okumalar...
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Es selam
    Bazı kitapları anlatmak için kelimeler kısır kalır ya hani , işte bu kitapta öyle. .
    Kelimelerimi ve kuracağım cümlelerimi bir başına bıraktı. .
    Bazı kereleri birşeyler yazmak gerekmez diye düşünüyorum. .
    Sizi fazla sıkmadan, Halit abinin sözleriyle bitireyim kurulamamış cümlelerimi..
    ...
    "Allah'ı tanıyan ve ibadet eden zindanda da olsa bahtiyardır mutludur kalbi gönlü rahat içindedir. Allah'ı unutan ise saraylarda da olsa zindan hayatı yaşar. Her şey ona düşman olur. Hayatı cehenneme döner.."
    ..
    Selametle kitap ile kalın