• "Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar: gelin bataklığa gidelim! Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da, karşılıkları şu oluyor: ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz? Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte "özgürüz", yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz.! "
  • Bilmem ki nasıl anlatsam;
    Nasıl, nasıl, size derdimi!
    Bir dert ki yürekler acısı,
    Bir dert ki düşman başına.
    Gönül yarası desem...
    Değil!
    Ekmek parası desem...
    Değil!
    Bir dert ki...
    Dayanılır şey değil…
  • İşgale uğrayan bütün memleketlerin,asırlardan beri başına gelenler tabi bizim başımıza da gelmiş, vatan muhabbetini, millet sevgisini, her çeşit hamiyet ve kahramanlık o zamana kadar hiç kimseye, bilhassa cephelerde köpekler gibi düşüp ölenler bırakmayan beyler, paşalar, zenginler, münevverler, alimler, serbest meslek erbabının sivrilmişleri. -Tabii hepsi değil fakat yüzde doksan sekizi- birdenbire düşmanla sarmaş dolaş olmuşlardı. Düne kadar Türk ordusuna küflü saman, kurtlu bakla ne vesaire veren ve milyonlar kazandıktan başka bir de harp madalyasına layık görülen müteahhitler,derekap düşman ordusuna en birinci malzeme satmaya başlamışlardı.
  • ŞEHZADE MUSTAFA MERSİYESİ

    I.

    Meded meded bu cihânûn yıkıldı bir yanı
    Ecel Celâlîleri aldı Mustafâ Han’ı

    İmdat! Eyvahlar olsun! Bu cihanın bir yanı yıkıldı;
    [zira] ölüm eşkıyaları Şehzade Mustafa’yı yok ettiler.


    Tulundı mihr-i cemâli, bozuldı dîvânı
    Vebâle koydılar âl ile Âl-i Osmânı.

    Yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı.
    Osmanlı sultanını hile ile günaha soktular.


    Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
    Felek o cânibe döndürdi şâh-ı devrânı.

    O savaş meydanlarının yiğidini adı geçtikçe çekiştirirlerdi.
    Felek zamanın padişahını o [iftiracılardan] yana döndürdü.


    Yalancınun kuru bühtânı bugz-ı pinhânı
    Akıtdı yaşumuzı yakdı nâr-ı hicrânı.

    Yalancının kuru iftirası ve gizli kini
    gözyaşımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.


    Cinâyet itmedi cânî gibi anun cânı
    Boguldı seyl-i belâya, tagıldı erkânı.

    O cani gibi cinayet işlemedi;
    [fakat kendi] canı, bela selinde boğuldu, erkânı dağıldı.


    N’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm
    Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm.

    Keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi
    Yazıklar olsun! Gözüm bu muameleyi ona layık görmedi.


    II.

    Tonandı aglar ile nûrdan menâre dönüp
    Küşâde-hâtır idi şevk ile nehâre dönüp

    Nurdan bir minare gibi ak giysilerle donandı;
    Gönlü şevk ile gündüz gibi [aydınlık]idi.


    Görindi halka dıraht-ı şükûfe-dâre dönüp
    Yürürdi kulları önince lâlezâre dönüp.

    Çiçek açmış bir ağaç gibi halka göründü;
    kulları bir gelincik tarlası gibi önünde yürüyorlardı.


    Tururdı şâh-ı cihân hiddetiyle nâre dönüp
    Otagı haymeleri karlu kûhsâre dönüp.

    Cihan Sultanı kızgınlığından ateşe dönmüş hâlde duruyordu;
    otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.


    Müzeyyen idi bedenlerle ak hisâre dönüp
    El öpmege yüridi mihr-i bî-karâre dönüp.

    Bedenlerle süslenmiş beyaz bir hisara benziyordu.
    Yerinde duramayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.


    Tutuldı gelmedi çünkim o mâhpâre dönüp
    Görenler agladılar ebr-i nev-bahâre dönüp.

    O ay parçası tutuldu; dönüp gelmeyince
    [bu durumu] görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar.


    Bir ejderhâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
    Dehânına düşen olur hemîşe nâpeyda.

    Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır.
    Onun ağzına düşen elbette görünmez olur.


    III.

    O bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
    Fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm.

    O olgun dolunay [gibi kemâle ermiş şehzade],
    O ilimler denizinin aşinası yok olup gitti;onu uğursuz talih telef etti.


    Dögündi kaldı hemân dâg-ı hasretiyle nücûm
    Göyündi şâm-ı firâkında toldı yaş ile Rûm.

    Yıldızlar dövünüp tamamen [şehzadenin] hasreti yarasıyla kaldı.
    Anadolu, onun ayrılık akşamında yandı, yaşla doldu.


    Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
    O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma’dûm.

    Gam Karaman’a hücum etti kara[lar] giydirdi.
    O ayı ustaca hilelerle yok ettiler.


    Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
    Rızâ-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm

    Zehirli yılan [gibi kement] boynuna hale gibi dolandı;
    o merhum [şehzade], Allah’ın takdiri ne ise razı oldu.


    Hatâsı gayr-i muayyen günâhı nâmalûm
    Zihî şehîd-i saîd ü zihî şeh-i mazlûm

    Şuçu belirsiz, günahı malum değil.
    Ne kutlu bir şehit ve ne büyük zulme uğramış bir şah.


    Yüz urdı hâke o meh aslına rücû itdi
    Seâdet ile hemân kurb-i Hazrete gitti

    O ay [gibi parlak şehzade] yüzünü toprağa koydu, aslına döndü.
    Mutlulukla çabucak Allah’ın huzuruna gitti.


    IV.

    Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân
    Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân.

    Zamanın Zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi,
    vücuduna Rüstem’in zulmü ile zarar geldi.


    Döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân
    Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.

    Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı;
    onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.


    Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân
    Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân

    Kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu.
    Genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.


    Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
    Eyâ serîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.

    Ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı!
    Dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.


    O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
    Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.

    O insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.
    Fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?


    Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı
    Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.

    Padişahımızın soyunu tahkir ettiler.
    Âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.


    V.

    Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
    Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.

    Kılıç gibi eğri birkaç fesatçı,
    birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.


    Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr
    Hezâr kayserün oldı leyâl-i ömri kasîr

    Ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir.
    Binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.


    Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr
    Zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.

    Ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.
    Genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.


    Yirini zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr
    Yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.

    O parlak güneş yer altına yerleşti.
    Dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.


    Bu vâkıa olumaz halka kâbil-i tabîr
    Ki Erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.

    Bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.
    Velayetin Erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.


    Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi aceb
    Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb.

    Acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?
    Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.


    VI.

    Ferîd-i âlem idi, âlim idi, alem idi
    Muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.

    Âlemde biricik idi, alim idi [hatta] çok alim idi.
    Onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.


    Ziyâde mâtem idi, haylî emr-i muzam idi
    Salâh ü zühdî kavî itikâdı muhkem idi.

    [Şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi.
    Onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.


    Meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi
    Kerâmetiyle kerîmü’l-hisâl âdem idi.

    Şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu.
    Kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.


    Nücûm gibi cihândîde vü mükerrem idi
    Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.

    Yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi.
    Vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.


    Tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi
    Aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi

    Onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi.
    Acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?


    Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi
    Huzûr-ı Hakk’a düâ vü senâ ile gitdi

    Ona çok yazık oldu, iftira ile gitti.
    Allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.


    VII

    Sipihrün âyenesinde göründi rûy-i fenâ
    Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ

    Feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;
    [bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.


    Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ
    Çekildi âlem-i bâlâya hemçü mürg-i Hümâ.

    Kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti.
    Hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.


    Hakîkaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana
    Nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ.

    Gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı.
    Bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?


    Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ
    Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hüdâ.

    Ey Yahya! [Şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu.
    Şefkatçisi Muhammet’in ruhu, yoldaşı ise Allah’ın zatı[dır].


    Enîsi gâyib erenler, celîsi ehl-i safâ
    Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevlâ.

    Dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir].
    Allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.


    İlâhî cennet-i Firdevs ana durag olsun
    Nizâm-ı âlem olan pâdişâh sag olsun.

    Allah’ım! Firdevs cenneti ona mesken olsun.
    Âleme nizam veren padişah sağ olsun.

    -Taşlıcalı Yahya Bey (1489 - 1582)
  • Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı.
    8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı.
    10 Yaşında yüzü kanlar içinde ,yeni okulundaki hocasından dayak yedi.
    17 Yaşında okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
    24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücre'de hapis yattı.
    25 Yaşında sürgüne gönderildi.
    30 Yasında kendisi başka şehirleri düşman dinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
    30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
    37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
    37 Yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
    38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
    38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoklu ve başkasından bir redingot Ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
    38 Yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
    38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun Kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
    39 Yaşında idam cezasına çarptırıldı. Sonra ne mi oldu?
    42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!

    Okuduğunuz öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk'e aittir.

    Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk'ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
    Başarınızın önündeki engel ne?
    Paranız mı yok? Atatürk'ün de yoktu!
    Sağlığınız mı bozuk? Atatürk'ün de bozuktu!
    Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk'ün de vardı! bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atatürk'ün de başına geldi! Aileniz çok zengin değil miydi? Atatürk'ünki de değildi!
    Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atatürk'ünkini de yemişlerdi!
    Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip size amirlik mi yapıyor? Atatürk'ün de başına gelmişti!
    Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz? Atatürk de olmuştu!
    Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Atatürk'ün de başına gelmişti!

    -GG-
  • Bilmem ki nasıl anlatsam;
    Nasıl, nasıl, size derdimi!
    Bir dert ki yürekler acısı,
    Bir dert ki düşman başına.
    Gönül yarası desem...
    Değil!
    Ekmek parası desem...
    Değil!
    Bir dert ki...

    Dayanılır şey değil.

    Orhan Veli Kanık
  • "Franco mu? İspanyol İç Savaşı'na neden olan, kendi halkını birbirine düşman cephelere bölüp, farklılıklarını keskinleştiren ve böylece kardeşi kardeşe kırdıran diktatördür," demişti öğretmeni, sanki şahsen tanırmış gibi samimi bir öfkeyle. " Yazar Hemingway ve Orwell'in adlarını aklında tut, kitaplarını bul ve oku, onlar da yüzlerce cesur gönüllü olarak İspanyol İç Savaşı'nda diktatöre karşı savaştılar. Ha bir de Guernica var! Picasso'nun iç savaşı anlattığı resmidir. Bu resmi kitaplarda ara, bulunca da otur başına saatlerce incele... Kendi öz halkını bölüp, parçalayarak iktidar edinenlerin zulmünü işte o zaman anlayacaksın Kemal!"