Gökhan Özcan
15 Oca 2018, Pazartesi
Yenişafak

Hayatımızın, insanlığımızın bereketini kaçıran sebeplerin en önemlilerinden biri, Allahualem, vaktimizin çoğunu birbirimizin dedikodusunu yapmaya, kuyusunu kazmaya, adam harcamaya, bir günah için bir ömrü yakmaya, kişilik karalamaya, karizma çizmeye, kul yargılamaya ayırıyor olmamızdır. Bütün gün neredeyse hiç ara vermeden, üstelik hiç tereddüt de yaşamadan birbirini harcayan bir topluluğun yaptığı herhangi bir şeyin bereketi olur mu?

“Armudun sapı var, üzümün çöpü” dedi biri. “Onlar sadece geriye kalandır, damağının tadı olsa bilirdin!” dedi diğeri.

“Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir. Başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışan kişi, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış demektir” demiş Zygmunt Bauman... İçinde bulunduğumuz ‘yaşayan ölüler çağı’nı derinliğine açıklayan iki paha biçilmez cümle...

Başkaları hakkında her aklına geleni söyleyen, hiçbir gerçek delili olmadan insanlar ve kişilikleri hakkında yargısız infaz yapan, nereden geldiği belli olmayan bir yetkiyle orada olmayan herkesi adaletsizce yargılayan, hiçbir şey üretmeyen ama üretilmiş her şeye laf etmeyi meslek edinen, çakmaya, karalamaya, harcamaya düşkün insanlardan uzaklaşın! Terkedin onların dünyalarını. Çünkü bu çirkin hal, nice tecrübeyle sabittir ki, söyleyenden dinleyene sirayet eder. Kötülük bulaşıcıdır, bir kişiden bir başkasına, başkalarına geçer. Alanını genişletir ve herkesi içine çeker. Oradaysanız, orada olmakta ısrarlıysanız kirlenir, kirlenmeye alışır ve nihayet temizliğin faziletini unutursunuz!

“Bizim meselemiz adam harcamak değil” dedi beyaz saçlı adam, “insan biriktirmektir”

Nâsıruddin Tûsî ‘Ahlâk-ı Nâsırî isimli kitabında Platon’un talebesi Aristoteles’e nasihatlerini/vasiyetlerini aktarıyor. Onlardan biri şöyle: ‘”Kendinin dışında olan şeyleri kendine sermaye etme. Hak edenlere iyilik etmede onların istemesini bekleme ve onlar senden yardım istemeden önce yardımlarına koş. Âlemlerdeki lezzetlerden bir lezzetle mutlu olan, âlemin musibetlerinden bir musibetten endişeye kapılan kimse hikmet sahibi sayılamaz. Ölümü daima hatırla ve ölmüş olanlardan ibret al. Kişinin fenalığı, çok faydasız söz söylemesinden ve sorumlu olmadıkları şeylerden haber vermesinden anlaşılır. Başkası hakkında kötü düşünenin kendi nefsi de kötülüğe alışır ve nihayet bu kimsenin tuttuğu yol da kötülüğe çıkar”

Cana, cânâna düşmanlık eden varsa al eline kılıcı, çık meydana, vuruş sonuna kadar onunla! Ama etrafta düşman da, düşmanlık da yoksa, kılıcın elinde düşman arama kendine!

“Ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mısınız?” diye soruyor Allah (c.c.). Lafazanlık sofrasının tabaklarına her gün ne koyduğumuzu bilelim diye! 

Diline kötülükten eser gelmeyen, eli hiçbir vakit kötülüğe gitmeyen insanlar da var.

“Madem ki ayıplayacak bir günah arıyorsun” dedi meczup, “neden uzağa bakıyorsun!”

...

‘Gözağrısı’ için yazdığı incecik cümleler için Sibel Eraslan’a canı gönülden teşekkür ediyorum, eksik olmasın.

Sami DAŞCI, bir alıntı ekledi.
 06 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Bâki
"Aldun hezar bütkedeyi mescit eyledün
Nakuus(çan) yerlerinde okuttum ezanları."

Tarihe düşmanlık , sakın çan kulelerinde okunan ezanların yüzünden olmasın !...

Muhteşem Süleyman, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 156)Muhteşem Süleyman, Yavuz Bahadıroğlu (Sayfa 156)
Nesrin Ay, Huzursuzluk'u inceledi.
23 Mar 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Zülfü Livaneli gibi kültürel birikimi fazla olan Türk yazarların kitaplarının popüler olması (kitabı marketten aldım) ülkemiz için sevindirici.
Benim için klasik bir Livaneli kitabı, tarzı aynı, saman altı konuları gündeme getirme çabaları takdire şayan.
Buradan sonrası SPOILER.

Dini konularda (sadece İslamiyet ile sınırlı bilgim yanlış anlaşılma olmasın) son zamanlarda çok hassas olduğumdan bazı bölümlerde yanlış bilgilendirme olması canımı sıktı. İbrahim'in Ezidilik dininde mantıksız diye nitelendirdiği ritüeller, gelenekler, yasaklar günahlar vb. ile müslümanlığı karşılaştırarak gece tırnak kesmek vb. gibi dinle alakası olmayan olaylar da orada günah diye sonuca varması cehaletle açıklanabilir. Halbuki İbrahim' in araştırarak ateist olduğu kanısına varmıştım ben. Orada bir eksiklik görüyorum.
Ama Hüseyin'in ölümünün kültürler arası ( dinler arası demeyeceğim çünkü dinin aslı ile alakası yok) olması,kitabın başından beri sadece Mezopotamya' ya ait gösterilen kan, hırs, düşmanlık gibi olaylarının tüm dünyaya egemen olduğunu düşündürtmesi bakımından benim için vurucu oldu.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
 12 Nis 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Cinayet
Genelev Çiçekçisi


Selim'in cesedi iki gecedir çiçeklerin arasında yatıyordu.
Sırtüstü düşmüştü, çiçeklerin saplarını kesmek için kullandığı bıçak,
kalbine saplanmıştı. Cumartesi gecesi öldürüldüğünü düşünüyorduk.
Katil onu öldürdükten sonra kapıyı çekip çıkmış olmalıydı.
Araya tatil girince çiçekçi bir gün kapalı kalmış, cesedi bu sabah dükkânı
açmaya gelen çırak bulmuştu.

Olay mahallini incelerken, arkada bir patırtı koptu. Orta yaşlı bir adam:
"Sonunda kıydılar oğluma" diye bağırarak içeri girmeye çalışıyordu.
Selim'in babası olmalıydı. Adamı içeri sokmamaya çalışan memurlara onu
rahat bırakmalarını söyledim.
Adamcağız içeri girer girmez oğlunun ölüsüne kapanarak ağlamaya başladı. Sakinleşince bir sigara yakıp verdim. Birkaç soluk çektikten sonra:

"'Oğluma kıydılar' diye bağırıyordun. Kimmiş oğluna kıyanlar?" diye sordum.
Yaşlı gözleri öfkeyle parıldadı.
"Kim olacak" dedi.
"Şu aşağıdaki Tatlıcı Remzi denen puşt ile Kulüpçü Arif pezevengi."
"Neden öldürsünler ki oğlunu?"
"Bu dükkân belediyenin, Tatlıcı Remzi'nin de burada gözü var.
Kiracı olarak girecek, ölene kadar burada kalacak.
Ama önce bizi çıkarması lazım. Para teklif etti, kabul etmeyince,
beni tehdit etti, kaç kere oğlumun yolunu kesti.
Sonunda Kulüpçü Arifle birlik olup öldürdüler yavrumu."

"Kulüpçü Arifin ne ilgisi var bu işle ?"
"Bu Arif denen it, benim oğlanı kumara alıştırmış.
Bizimki de saf, kolay para kazanacağım, diye başlamış oynamaya.
Önce biraz kazandırmışlar, sonra da hileyle borçlandırmışlar çocuğu.
Borcunu isteyip duruyordu Arif. Tatlıcı Remzi'yle aralarından su sızmaz.
Arif bir ara oğluma 'Eğer dükkândan çıkarsan borçlarını silerim' bile dediydi.
Bizi dükkândan çıkaramayınca baş başa verip kıydılar oğluma."

Gözü yaşlı babayı, oğlunun cenazesinin başında bırakıp Ali'yle
Tatlıcı Remzi'nin dükkânına indik. Tatlıcı dükkânı genelevin arka sokağında
yer alıyordu. Remzi kel kafalı, posbıyıklı, iriyarı bir adamdı.
Polis olduğumuzu öğrenince suratı endişeyle karardı.

"Çiçekçi Selim'i tanır mısın ?" diye sordum.
Remzi'nin bir mercimek tanesinden biraz daha irice olan gözbebekleri
tedirginlikle kıpırdadı.
"Tanırım tanımasına da benim o çocuğun öldürülmesiyle hiçbir alakam yok."
"Sana alakan var diyen oldu mu ?" diye tersledi Ali.
"Ama madem konuyu açtın söyle bakalım cumartesi gecesi neredeydin ?"
"Gözünüzü seveyim Amirim" diye kekeledi Remzi, "inanın benim bu işle ilgim yoktur."
"Bırak sızlanmayı da cevap ver" diye gürledi Ali.
"Cumartesi gecesi neredeydin ?"
Remzi yutkunarak hatırlamaya çalıştı.
"Cumartesi... Cumartesi... Tamam hatırladım.
Cumartesi Kıvırcık Bedriye'nin yanındaydım."
"Kıvırcık Bedriye de kim ?"
Gözlerinde yılışık bir ifade belirdi.
"Kıvırcık Bedriye, benim dostum. Onun yanındaydım, inanmazsanız sorun.
Aşağıda çalışır."
Aşağı dediği yer genelev.

"Peki" dedim. "Kulüpçü Arifi tanır mısın?"
"Tanırım, ara sıra kulübüne giderim."
"Arifle birlikte bu Selim'e düşmanlık güdermişsiniz.
Onu tehdit etmişsiniz, seni öldürürüz demişsiniz."
"Külliyen yalan. Bu Selim gevşek oğlan. Kumar oynar, borcunu vermez.
Söz verir, sözünde durmaz. Ayıptır söylemesi, dükkânı bana devretmesi için
zar attık, kaybetti. Ama dükkânı devretmedi.
Ariften dünya kadar borç para aldı, kuruş ödemedi."

"Kumar oynamanın suç olduğunu bilmiyor musun?" diye azarladı Ali.
Yalaka bir gülümseme belirdi Remzi'nin ince dudaklarında,
"Kumar dediysem kendi aramızda küçük bir oyun Amirim" diye mırıldandı.
Parmak izinin alınması, ifadesinin zapta geçirilmesi için Remzi'yi
merkeze gönderdikten sonra Ali'yi Kulüpçü Arifin yerine yollayıp ben de
genelevin yolunu tuttum. Kapıdaki bekçiye kimliğimi gösterip,
Kıvırcık Bedriye'nin evini sordum.

Sokağın başındaymış. İlk deneyimini yaşamaya gelmiş, yüzü sivilceli liseli çocuklardan, müzmin bekârlara, karısı cinsel ilişkiden soğumuş geçkin amcalara, paraları olmadığı için göz banyosuyla yetinen baldırı çıplaklara kadar
her yaştan erkeğin şehvetle kıpırdandığı kalabalığın içine daldım.
Kıvırcık Bedriye'nin çalıştığı evin kapısının önü de ötekiler gibi
hıncahınç doluydu. Cam kapıdan bakınca, küçük salonda, ete susamış müşterilerine davetkâr bakışlar atan, bununla da yetinmeyip, yüzlerine seksi bir ifade verip, göğüslerini bacaklarını gösteren yarı çıplak hayat kadınları gözüme çarptı.

Hayli geçkin bir patroniçe:
"Hadi Beyler hadi, bu kadar bakmak yeter. Şimdi icraat zamanı"
diye müşterilerini yüreklendirmeye çalışıyordu.
Kalabalığı yarıp içeri girdiğimde, kırklı yaşlarında, yüzü aşırı makyajlı,
çıplak memeleri çoktan porsumuş, üzerinde yalnızca siyah bir külot olan kadın:

"İşte benim erkeğim" diyerek yaklaştı. "Gel Kocacığım, odamıza çıkalım."
"Kusura bakma ama, ben Kıvırcık Bedriye'yi arıyorum" dedim.
Yüzü kıskançlıkla çarpıldı.
"Kıvırcık Bedriye bugün çalışmıyor. Sen Parlak Celile'ye gel, pişman olmazsın."
"Bana Kıvırcık lazım."
"Ne laf anlamaz adamsın yahu, anlamıyor musun ayol, kadın aybaşılı,
işini biz görelim." Baktım olacak gibi değil, kendimi tanıttım.
Polis olduğumu öğrenince kadının rengi attı.
Anında geri çekildi. Onun yerini en az yüz yirmi kiloluk bir kadın aldı.
"Buyurun Başkomiserim" dedi kadın saygılı bir tavırla.
"Bunlar benim kızlarım. Ne için aramıştınız Kıvırcık Bedriye'yi ?"
"Bir iki sorum var" diye kestirip attım.

Laubali olmayacağımı anlayan patroniçe, az önce beni tavlamaya
çalışan kadına dönerek:
"Başkomiseri, Kıvırcık’ın odasına götür Celile" dedi.
Parlak Celile'nin bu görevi istemediği her halinden belli oluyordu,ama karşı çıkmadı.
Buyurun" diyerek önüme düştü. Dar merdivenlerden ikinci kata çıktık.
Koridorun sonundaki odadaydı Kıvırcık Bedriye. Parlak Celile'den en az
on yaş daha gençti, daha alımlıydı, daha diriydi. Kapıyı açıp, karşısında benimle Parlak Celile'yi görünce:
"Bugün çalışmadığımı bilmiyor musun?" diye çıkıştı meslektaşına.
Genç olmanın, alımlı olmanın, kendisine meslektaşını azarlama hakkı verdiğini düşünüyor olmalıydı. Ama Celile altta kalacak bir kadına hiç benzemiyordu.
"Biliyoruz" dedi. "Bu, müşteri değil komiser. Başın belada kızım.
Seni sorguya çekecek."
Bedriye'nin gözlerindeki küstahlık yerini tedirginliğe bıraktı,
ama meydan okumaktan da vazgeçmedi. Dik dik yüzüme bakarak:
"Ne soracaksın bana?" dedi.
"Tatlıcı Remzi cumartesi gecesi senin yanında mıydı ?"
Hiç düşünmeden yanıtladı.
"Evet" dedi, "sabaha kadar birlikteydik. Suç mu ?"
"Suç değil, ama yalan söylüyorsan başın büyük belaya girer.
Ortada bir cinayet var. Bir insan öldürüldü."

İnanmıyormuş gibi süzdü beni.
"Kimmiş o öldürülen ?"
"Çiçekçi Selim."
"Çiçekçi Selim mi ?" Durdu, Celile'ye döndü.
"Kız bu seninki değil mi? Yazık olmuş çocuğa."
Ben de merakla Celile'ye baktım. Celile telaşlanmıştı.
"Nereden benimki oluyormuş deli karı" diye tersledi arkadaşını.
"Komiserin yanında abuk sabuk konuşma."
"Niye kız" dedi Bedriye. "Haftanın yedi günü çiçek göndermiyor muydu sana?"
"Saçmalama, komiser de dostum sanacak."
"Neymiş bu çiçek meselesi ?" diye sordum daha fazla dayanamayarak.
"Hiiç Komiserim" dedi Parlak Celile, sonra göz kırparak ekledi.
"Övünmek gibi olmasın ama, tutkunum çoktur. Her gün çiçek yollar dururlar.
Çiçekler de Selim'in oradan gelirdi. Onu söylüyor, bu karı."

Bedriye laf yetiştirmekte gecikmedi.
"Çiçeklerin Selim'in oradan geldiği doğru, ama onları tutkunları mı yolluyor,
yoksa başkası mı orasını Allah bilir."
"Bakma sen bunun konuşmasına Amirim" dedi Parlak Celile.
"Ona çiçek gelmiyor ya, beni kıskanıyor."
Kadınların çekişmesine karışmadım, üstüme vazife değildi.
Tatlıcının verdiği ifadenin doğru olduğu kanıtlandığına göre
artık buradan ayrılabilirdim.

Genelevden çıkınca merkeze döndüm. Cinayet mahallinde bulunanlar çoktan laboratuvara gönderilmiş, çalışmalar başlamıştı. İlk sonuç bıçağın üzerindeki parmak iziyle Tatlıcı Remzi'ninkilerin uyuşmadığıydı. Yine de yardımcım dönmeden bıraktırmadım adamı. Ali de çok gecikmedi zaten.
"Kulüpçü Arif'i getirdim" dedi. "Cumartesi gecesi evde olduğunu söyledi.
Ama gören kimse yok. Durumunu kuşkulu bulup, aldım."
"İyi yapmışsın, bir de ben konuşayım şu herifle."
Kulüpçü Arif, Tatlıcı Remzi'nin tersine ufak tefekti, gür, kızıl saçları vardı.
"Neden öldürdün Selim'i?" diye sordum.

Suratı allak bullak oldu.
"Ne Selim'i ne cinayeti Abi?"
"Bırak maval okumayı" diyerek kestim sözünü. "Tatlıcı Remzi her şeyi anlattı.
Selim'in sana borcu varmış, oğlan parayı vermeyince..."
"Yalan Abi, ben cinayet işine bulaşmam. Remzi yaptıysa bilmem, ama
Allah Kuran çarpsın ben kimseyi öldürmedim."
"Peki bu borç hikâyesi ne ?" diyerek Ali de katıldı sorguya.
"Borç dediğiniz 700-800 milyon bir para. Bunun için insan öldürülür mü ?
Hem Selimle anlaşmıştık. Kerhanedeki bir karıdan alacağı varmış.
Bu hafta ödeyecekti borcunu."

"Belki de" diyerek bana döndü Ali. Yüzüne iyi polisi oynadığı zamanlardaki
sevecen ifadeyi takınmıştı. "Selim'i Remzi öldürmüştür Amirim.
Suçu da bu garibanın üzerine atmaya çalışıyor."
Arif umutla bir Ali'ye bir bana baktı.
"Kimsenin günahını almayayım ama, Remzi o dükkânı çok istiyordu" diye mırıldandı.
Paçayı kurtarmak için anında satmıştı arkadaşını. Ali, zanlının omuzlarını tutarak, gözlerinin içine baktı.
"Belki seni bu işten kurtarırız" dedi. Sesi iyice yumuşamıştı.
"Ama bize kanıt lazım. Sen Remzi'nin ağzından, Selim'i öldürürüm filan
gibilerinden laflar duydun mu?"
"Yok duymadım... ama..."
"Ama..."

"Selim'i dükkândan çıkaramayınca her yola başvurmuştu Remzi.
Hatta bir ara dükkânın kapısının altından tehdit mektupları atmıştı.
Selim o mektupları sakladığını söylemişti bana. Belki onları bulursanız...
Ama nasıl ispat edeceksiniz Remzi'nin yazdığını."
"Orası kolay" diyerek toparlandık. "Yeter ki Selim mektupları atmamış olsun."
Çiçekçi dükkânında Selim'in üzüntülü babası ortalığı toparlamaya çalışıyordu. Derdimizi anlatınca bize yardımcı oldu. Masanın çekmecelerine, arkadaki
küçük kasaya baktık, müşteri hesap defterinden başka bir şey bulamadık.
Arifin söylediği mektuplardan eser yoktu. Belki katil onları da yanında götürmüştü.

Masada oturmuş defteri karıştırırken, sayfalardan birinin üstünde Parlak Celile
adını okudum. Kadın 800 milyon kadar borçlu görünüyordu. Ne borcuymuş bu,
diye merakla bakınca, kadına her gün çiçek gittiğini gördüm.
Kafam karışmıştı, Kıvırcık Bedriye'nin "Çiçekleri ona tutkunları mı yolluyor, yoksa başkası mı orasını Allah bilir" sözleri kulaklarımda yankılandı.
Kadın her gün kendi kendine çiçek yollatmıştı.
O anda, Celile'nin polis olduğumu duyunca nasıl paniklediğini de hatırladım.

"Hadi, geneleve gidiyoruz" dedim Ali'ye.
Zavallı yardımcım ne demek istediğimi anlamamış tuhaf tuhaf yüzüme baktı,
ama beni izlemekten de geri durmadı. Beni yeniden karşısında gören
Parlak Celile'nin rengi atar gibi oldu, ama kendini toparlayarak:
"Yine Kıvırcık Bedriye'yi mi göreceksin ?" diye sordu.
"Hayır" dedim, "bu defa işim seninle."
Koyu rimelli gözleri korkuyla büyüdü.
"Üzerine bir şeyler giyin de konuşalım."
"Giyinmeme gerek yok" dedi, "bu benim iş kıyafetim. Ne soracaksan sor."
"Daha rahat bir yer yok mu ? Bu kadar insanın arasında mı konuşacağız."
"Burada da konuşabiliriz" diye diklendi.
"Ama" dedim yaklaşarak, "arkadaşlarının çiçekleri kimin yolladığım bilmesini
istemezsin."
Yüzündeki küstah ifade anında değişti, sesini alçaltarak:
"Tamam" dedi, "gelin yukarı çıkalım."
Celile'nin müşteri kabul ettiği odaya girer girmez:
"Seni Selim'i öldürmekten tutukluyoruz" dedim.

İnkâra kalkışıyordu ki:
"Boş yere yalan söyleme" diye susturdum onu.
"Bıçağın üzerinde parmak izlerini bulduk."
Oyunum tutmuştu. Karşı çıkmadı, parmak izim sizde yok, nasıl karşılaştırdınız
diye sormadı bile. Sadece, kollarını iri damarları görünen sarkık memelerinin
üzerinde kavuşturarak, yüzüme baktı. Öfkeyle, kinle değil, kendinden emin
bir tavırla baktı. Bu ezilmiş, horlanmış,hayat kadınının gözlerindeki güç beni ürküttü. O sormadan, neden tutukladığımızı açıklama gereği duydum.
"Onu 800 milyon için öldürdün. Çiçekler yüzünden borçlanmıştın,
ama ödeyemiyordun."
Acı acı güldü.
"Onu para için öldürmedim" dedi. "Para için adam öldürmem ben.
Bedenimi satarım, ama para için cana kıymam.
Selim onurumla oynamaya kalktı.
'Borcunu iki katma çıkarıp, ödemezsen çiçekleri kendine
gönderdiğini bütün kerhaneye yayarım' dedi.
Cumartesi gecesi onunla konuşmaya gittim.

'Yapma' dedim. 'Artık yaşlandım, müşterilerim eskisi gibi çok değil,
bana zaman ver, istediğin parayı ödeyeceğim.' Dinlemedi, onun da borcu varmış. Başkasından bulmalıymışım, olmazsa bankadan kredi çekmeliymişim.
'Yapamam' dedim. Aldırmadı.
"Bana orospuluk yapma. Seni bütün arkadaşlarına rezil ederim' dedi.
Ben de masanın üzerindeki bıçağı kaptığım gibi sapladım kalbine."

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Ahmet Ümit (Genelev Çiçekçisi)Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Ahmet Ümit (Genelev Çiçekçisi)