rüzgârları, ötüşleri ve kanatları yıldızlara takalıp kalan, adı sanı bilinmedik kuşlar olurmuş hatta; sıçrayıp ayın omuzlarına çıkan çatal dilli yılanlar, ağızlarından ovalar dolusu ateş
püsküren dağ büyüklüğündeki ejderhalar, bir sessizlik tortusu gibi bekleşen güvercinler, gölgeleri şehirlerin üzerini kaplayan devasa testiler ve tıpkı bir insan gibi hıçkıra hıçkıra ta dünyanın öteki ucundan yuvarlanıp gelen sapsarı kum taneleri olurmuş.
sonra, iște adam ortalığa saçtıkları dehșeti kendi tekrarlarıyla örten basit bilgilerin, yeryüzünde fink atıp duran melek yüzlü şeytanların, masum görüntüleriyle insanların ömrünü yağmalayan leș kargalarının ve benim burada saymakla bitiremeyecegim
daha bir yığın ıvır zıvırın arasından geçerek aklında kalan nemli uğultularla birlikte çöllere doğru yürümeye başlar, başlayınca da,
efendime söyleyeyim, oralarda kimi zaman hurmaların, kimi zaman develerin, kimi zaman da harflerin gölgesinde boylu boyunca yatan nur yüzlü peygamber ölüleriyle karşılaşırmış. bu ölülerin etrafında da, her defasında ölümün erken çekilmiş fotoğraflarına benzeyen, durușları acı çığlıklarla çevrelenmiş, ağır bakışlı,
kımıltısız insanlar olurmuş.
sonra, tıpkı kuyuların başını mahşer yerine çeviren o boynu bükük insanlardan biriymiş gibi, toprağın derinliklerinden belki bir gün paha biçilmez bir cümle fışkırır da hayatın sırrı açıklanıverir diye, bir keçenin, bir kilimin, ya
da nemli bir hasır parçasının üzerine oturup oralarda aç susuz yıllarca beklediği bile olurmuş.
kimi zaman, durgun bir dille anlatılan kuyu hikâyelerinin yosun kokulu karanlığında, hurafelere, acılara, ay ışığına ve ay ışığını parçalayan baykuş çığlıklarına bata çıka yalınayak başı kabak yürüyorken bulurmuş sözgelimi ve öteki kuyuların genişliğinde yankılanan ne dediğini bilmez bir kuyunun konuşmalarını, belki hiç bıkıp usanmadan, büyük bir sükûnetle yıllarca dinlermiș