• Dil ile düşünce arasındaki kuvvetli bağa rağmen duygunun dil ile ilişkisi şaibelidir ve bu çetrefilin sebebi bellidir.
    Kalbe sığan dile sığmaz çünkü dil duyguları ifadede yetersizdir, duygular sınırsız ama kelimeler sınırlıdır, hal kale uymaz.
  • Herhâlde nihai cevabı bize verilse bile hakkında zihnimizde bir boşluk hissedeceğimiz soru budur: Kimiz biz? Bilinebilen tarihinde insanın ürettiği her metnin gizli açık yöneticisi bu soruydu:
    İnsan kimdir?


    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi
    57, sayı

    http://www.sabahulkesi.com/...suence-insan-kimdir/

    Kendimizi tanıma sürecinde tabiatı tanıdık, onun ardına geçerek tabiat-üstü varlık alanı ile ilişki kurduk. Mitolojilerde dile gelen beklentileri ve arzularıyla insanın hikâyesi felsefi düşüncede daha gerçek bir dil ve üslup kazandı. Felsefe insanın bilgi imkânları kadar kudretinin sınırlarını anlama çabası olarak yorumlanabilir: Neyi bilebiliriz ve neyi yapabiliriz sorusundan hareketle “Biz kimiz?” diye sormaktır felsefe çabasının özü. Din ise felsefeden daha genel olarak iki noktada odaklanmıştı:

    Birincisi biz kimiz sorusu Tanrı’sız cevabı verilemeyecek bir sorudur. Bu durumda biz kimiz sorusu mutlaka genel bir varlık görüşüne, o görüş ise Tanrı’ya dayalı olmak zorundadır.

    İkincisi de sorunun cevabı belirli bir yeteneğe haiz insanlarca bulundu diye (filozoflar ve seçkin insanlar), gerçekte cevabı bulmuş sayılmayız.

    Dinin temel farkı insanlar arasındaki eşitlikçi tutumunda tebarüz eder: Bütün insanları sorunun parçası hâline getirmeden cevaba ulaşmış olmayacağız. Öyle bir cevap bulmalıyız ki insan adını alan herkes kendi tanımını onda bulabilsin.

    Ölümlü Olmak ve Hikmeti Aramak: Felsefe ve İnsanın Kimlik Arayışı

    İnsan kimdir sorusuna verebileceğimiz “selbi” cevaplardan birisi “İnsan tanrı değildir, çünkü ölümlüdür.” olabilir. Böyle bir açıklama hiç kuşkusuz kelimenin teknik anlamıyla tarif sayılmaz fakat insanın kendini tanıma serüvenindeki sıkıntı ve arayışlarını anlamada göz ardı edilemeyecek sorunun ölümlü olmak olduğunu da biliriz. Ölümlüyken ölümsüzlük hakkında bir fikrimizin ve temennimizin olması düşünmeyi sıkıntı ve kaygıya dönüştürür.

    Bir Türk destanında şöyle denilir: “Bir ok saplandı ona, kanı döküldü ve anladı ki ölümlü bir varlık imiş.” Destandaki cümlenin benzerini Grek mitolojisinde buluruz. İnsan ölümlü ve âciz bir varlık olduğunu fark edince, sürekli hikmetin peşinde gider. Hikmet ise tanrılardadır; yani ölümsüzlük sahibi olanlar onlardır. Hikmeti aramak ile güç sahibi olmak ve ölümsüzleşmek arasındaki irtibat insanın kendini tanıma sürecinde bilgiyle ilişkisinin sebebini açıklar. Felsefe terkibini oluşturan sevmek-aramak ile hikmet, insanın kim olmadığını bize anlatır: Tanrı değildir! İnsan hikmetin kendisini ölümsüz ve güçlü kılacağını tanrılardan öğrenmişti. Ölümsüzleşmek ve âcizliğini yenebilmek için peşinden gitmesi gereken şey ise hikmettir. Hikmete sahip olmadığına göre yapabileceği tek şey onu taleptir. Bu durumda insanın zihinsel faaliyetlerini ortaya çıkartan hikmet sevgisi onun kendi hâli ve vaziyeti hakkındaki bilincinden kaynaklanmıştır. İnsan ölümlülüğünü ve âcizliğini güçlü tanrılarla kıyasla öğrenince hikmeti aramaya yönelmiştir. Bu tevazu veya kendi durumundaki bilinç gizli bir arzuyu örtmekte idi: Tanrılar gibi olmak! O hâlde insan iki şey biliyordu: Kendi âcizliği ve ölümlülüğü ile tanrıların hikmetin sahibi olmasını. Tanrılar güç sahipleri olarak insan hayatını tehdit eden varlıklar idi; onların birbiriyle rekabeti insanın hayatını güçleştiriyordu. İnsan ise bu tanrılar arasında kendine alan açmaya çalışan çaresiz varlık idi. Felsefe bize bu imkânı sunacak bir yol olarak ortaya çıkmıştı.

    Grek felsefesi ve onun öncesinde mitolojisi insanlara çok şey öğretmiştir, bunda kuşku yok. Felsefelerinin yazılı olması öteki havzalara göre kalıcılığını sağlamıştır. Bununla birlikte site merkezli felsefenin temel sorunu kabiliyeti esas alarak “insan” ve “daha çok insan” ayrımı üzerine kurulu olmasıydı. Bir sitede yaşamak öyle bir bakış açısına imkân verse bile neticede insanla ilgili külli bir tanıma ulaşmak söz konusu değildi. Felsefedeki bu sorunu dinler aşmıştır. Önce Hristiyanlık ve daha sonra İslam sıradan insanı hikâyenin parçası hâline getirerek insan kimdir ve insan kim olabilir sorusuna yeni ve kuşatıcı bir cevap vermiştir; nübüvvet tarihi bilgimize göre ise sürekli unutulan ve ihmal edilen bir cevabı tekrar hatırlatmıştır. Artık insan kimdir sorusu tüm insanların müşterek olduklarını soru hâline gelirken onun cevabının aranması ise kabiliyete bağlı olmaksızın insan olmakla girebileceğimiz bir talep hâline gelmiştir. Dinin klasik toplumlardaki sınıfsal yapıları kırarak bütün insanlık için kuşatıcı bilgi getirmesi modern dünya değerleriyle irtibatı olan bir dönüm noktası idi.

    İnsanın kim olduğu sorusunu onun kim olabileceği sorusuyla cevaplandırılabiliriz. Bu konuda mitolojilerdeki tanrı olmak isteyen ve ölümsüzlük arayan insandan, muhtelif güçlü insan tiplerine kadar birçok insan örneğiyle karşılaşırız. Hemen her bilgi havzasının ayırıcı nitelikleri ideal insan anlayışında ortaya çıkmıştı. Her felsefi düşünceyi veya kültürü veya dini ortaya çıkardığı insan tipinde keşfedebiliriz. Bu noktada ayrıntıya girmeden bazı hususlara temas edebiliriz:

    Varlığı sudur teorisiyle izah eden filozofların teorileri gerçek anlamda bir insan methiyesi olarak okunabilir. Varlığı ve yaratılışı insana doğru yönelen bir süreçte okuyan bu teori en nihayetinde insan müdrikesini zirveye taşıyarak onu varlığın manası sayar. Klasik metafizik gerçekte insanın bilgi imkânları ve zihnine dair bir övgüden ibaretti. İnsan başka hiçbir yerde bu kadar övülmemiştir. İnsanın sınırsız ve sonsuz kabiliyetlerini biz bu teoride “malumat” hâline gelen alanlardan fark ediyoruz. İnsanın bu teoride izah edemeyeceği veya bilemeyeceği hiçbir varlık veya alan yoktur. Her şeyin bilgisine ulaşabilen insan zihni öteki varlıklardan bu sayede ayrışır. Platon’un “Bütün varlıklara hayatlarını sürdürmek için tahsis edilen güç ve kabiliyetlere mukabil insana tahsis edilen şey akıldır.” demesi gibi akıl sayesinde insan öteki varlıklar ve tabiat karşısında mutlak bir ayrıcalık elde etmiştir. İnsan içinde bulunduğu mekânı ve zamanı tanımakla kalmaz, herhangi bir şekilde bulunamayacağı gökleri, oradaki varlık tarzını, bütün varlık katmanlarını idrak edebilir. Bu sayede akıl insana nihayetsiz bilgi alanının kapılarını açarken onu kendi mekânından ve zamanından başka mekân ve zamanları yaşayabilen varlığa dönüştürür. Peki bu bilgilerle insan nereye ulaşır?

    İbn Sînâ’nın insan aklının ulaşabileceği nihai mertebe hakkındaki izahı klasik metafiziğin insan görüşünü anlamak bakımından mühimdir. Bu sayede felsefenin doğuşunu ve insanı hikmeti aramaya sevk eden saiki İbn Sînâ’nın netice (saadet) hakkındaki tespitlerinden fark ederiz. İbn Sînâ insanın saadete ulaşmasının –ki burada insanın saadete ulaşması derken kastettiği şey yetkinleşmesidir- bütün varlıkların bilgisine varmasıyla mümkün olabileceğini söyler. Uzun bir metinde insanın duyulur varlıkların bilgisinden akli varlıklara kadar “bütünün” bilgisine ulaşabilmesini anlatır. Bu bilgi sadece nazari veya teorik bilgi bilgi olarak kalmaz; insan bu bilgilere ahlakı ve “olmayı (tekâmül)” ekleyerek gerçek insan hâline gelir. Bugünkü bilgi anlayışımız İbn Sînâ’nın söylediklerinin önemli bir kısmını anlamsız görür. Fakat yine de insanlığın bir dönemde nasıl düşündüğünü anlamak bakımından bu metin çok önemli görünmektedir. İbn Sînâ metafizikçi diyebileceğimiz külli bilgiye ulaşan ve ahlaki erdemlerle mücehhez olan insanın bir “insani rab” hâline geleceğini söyler. Filozofun bu tabiri insan kimdir sorusunun cevabını bize verir: Gerçek bir insan, yani nazari ve ahlaki yetkinliğe ulaşan insan “insani bir rab” hâline gelir. Bu bilgiye ulaşan insan “Allah’a ibadetten sonra kendisine ibadet etmenin neredeyse helal olduğu” yeryüzünün sultanıdır. Bu son ifade İbn Sînâ’nın insan kimdir sorusunun cevabını bize veriyor: Tanrısal bir varlık (bilgi ve ahlaki davranışları bakımından) ve yeryüzünün sultanıdır.

    Grek’te daha açık örneklerini bulabileceğimiz bu insan teorisinin bir benzerini aynı dönemlerde İran’da, Hindistan’da, Mısır’da da bulabiliriz. Çünkü bütün bu felsefe ve bilim havzalarında böyle bir üst insan fikri vardır ve insanın nihai kemali tanrısal varlık olmada karar kılmıştır.

    Dinî Düşüncede İnsan: Yükümlü İnsan ve Velayet Teorileri

    İslam’ın Doğu Akdeniz’e yayılmasıyla birlikte gelişen dinî düşüncenin iki kanadı tam da bu sorun üzerinden okunabilir:

    Birinci kanadını temsil eden normatif gelenek (fıkıh-kelam) çevresindeki insan tasavvurlarına yönelik küçümseyici bir bakış açısı getirerek onların iddialarını “yükümlü insan” fikriyle anlamsızlaştırır. İlahî emir ve yasaklarla yükümlü insan fikri “Yeryüzünün sultanı insani rab” karşısında son derece iddiasız ve mütevazı bir tabirdir. Normatif gelenek bu şekilde insan kimdir sorusuna Allah’ın iradesiyle yaratılmış, Onun emir ve yasaklarıyla yükümlü kılınmış varlıktır diye cevap vermekle insanla ilgili bütün iddiaları bir kuruntu ve abartıya dönüştürür. Teklifin bir yönü de bu abartılardan uzaklaşarak insanın sınırlarını öğrenmesidir. Bu noktada normatif geleneğin en ciddi sorunu insan kabiliyetleri ve insanın iç dünyası hakkındaki pek çok sorunu hesaba katmayışıdır.

    Dinî düşüncenin ikinci kanadı ise tasavvufun temsil ettiği ve insanın “tekâmül” fikrini esaslı bir mesele hâline getiren kanattır. Tasavvuf bir insan tanıma disiplini olarak tanımlanabilir: İnsanın sorunları, kaygı ve korkuları, hayalleri, beklentileri, zaaf ve imkânları, kısaca insana dair her şey tasavvufun meselesi olarak kabul edilmiştir. Tasavvuf bu “potansiyel” insandan kâmil ve fiilî bir insan olmanın yolunu arayan insan kimdir sorusuna cevap bulmak ister. Bu meyanda velayet teorisinin gelişmesiyle İslam’ın çevresindeki felsefelerde insan tasavvurunu arasında ilişkiler kurulabilir. Velayet fikri insan kim olabilir veya neyi bilebilir sorusuna dinin verdiği cevaplardan biridir. İnsan Allah’ı tanıyarak gerçek bir insan olabilir ve Allah’ı tanıdığında insan kimdir sorusuna cevap buluruz. Sufiler “İnsanı kimdir?’ sorusuna evvelemirde Allah’a halife tabirinden hareketle cevap aramışlardır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir: Kur’ân-ı Kerîm’de insanla ilgili dile getirilen ifadeler onun yıkıcı ve kan dökücü olmasıyla ilgilidir. Bazen tartışmalar ortaya çıkar: Melekler insanın kan dökeceğini ve fesat işleyebileceğini nereden bilmiştir? Hiç kuşkusuz sorunun cevabı “halife” tabirinde gizlidir: Halife onu halife atayan gibi davranan demektir. İnsanın kan dökücü olması ve yeryüzünde bozgun çıkartması -ki burada kevn ve fesadı ahlaki bir içerikle düşünmek gerekmeyebilir- Allah’ın öldüren ve yapan-bozan olmasıyla ilgili olmalıdır. O hâlde melekler “Kendin gibi bir varlık mı yaratacaksın?” demiş oldular. Halife kendisini halife kılan aslın nitelikleriyle hareket eder. Velayet ise bu halifelik tabirinin eş değer kavramıdır. Sufilerin velayet anlayışı insandaki kan dökücü olmak ve bozgunculuk yapmak özelliklerini insanın terakkisinin sebebi sayar. Bu sayede insan yeryüzünü yıkan-bozan bir varlık olmak yerine, Allah’a vekil ve halife olarak sınırlı ve sorumlu davranmayı öğrenir.

    Tasavvufta gerçek anlamda insan teorisi İbnü’l-Arabî ile birlikte ortaya çıktı. Onun kevn-i cami (zıtları kendinde toplayan varlık olarak insan) teorisi günümüzde bile hâlâ anlaşılmış bir teori değildir. Bu teori insanla ilgili pek çok konuyla irtibatlıdır: Âdem, Havva, insanın biyolojik ve zihinsel imkânları vs. Hepsinden önemlisi bu teori insanı Âdem-Havva ilişkisi üzerinden anlayarak gerçek bir insan teorisi olmanın imkânlarını arar. Bununla birlikte teorinin en çetin tarafı dildeki şiirselliktir. İbnü’l-Arabî’nin bu teorisi ancak pek çok kabul ile birlikte bize bilgi verebilmektedir. Bu nedenle onu öteki teorilerden tamamen ayrıştırarak gerçek bir teori olarak düşünmek zordur. Meselenin bir kısmına değinmekle yetinelim:

    İbnü’l-Arabî’ye göre filozofların insanı “düşünen canlı” olarak tanımlamaları hatalı bir tanımdır. Çünkü burada cins şartları oluşsa bile fasıl için gerekli şartlar oluşmamıştır. Çünkü canlılık bütün varlıklar arasında ortak nitelik iken -Her şey canlıdır.- aynı zamanda düşünmek de canlı olmanın bir gereğidir: Her şey akıllıdır. O hâlde insanı burada araştırmamız gerekli değildir. İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinin bu kısmı ikna edici değildir. Çünkü filozoflar da tabiat hakkında benzer bir düşünce dile getirebilir ve insanı yine de bu düşünen varlıklardan ayrıştırabilirler. Bu nedenle işin bu eleştirel kısmı üzerinde durmak doğru olmaz. İbnü’l-Arabî’ye göre insanın gerçek tarifinin kevn-i cami olması gerekir. Kevn-i cami zıtları kendinde toplayan varlık demektir. Peki bu ne anlama gelir?

    İnsan iyilik-kötülük fikrine sahip olan ve bunları yapabilen varlıktır. İnsan ölümlülük-ölümsüzlük, ilahîlik-beşerîlik vs. birbirine zıt özellikleri aynı anda haizdir. Bu durum insanın hem trajedisinin sebebidir hem de onun ulaşabileceği imkânları bize gösterir. İbnü’l-Arabî’nin teorisi üzerinde ciddi araştırmalar yapmak gerekir. Fakat şimdilik söyleyeceğimiz husus onun teorisinde insanın, sufilerin söylediği gibi “Allah’ı tanımakla gerçek anlamını bulan bir umman!” olduğu şeklindeki tanımıdır. İnsan kendini ararken Allah’ı bulur; Allah’ı tanıyınca ise bu kez Onu merkez sayarak kendisini merkeze göre yeniden tanımlar.

    http://www.sabahulkesi.com/?afterSlider
  • 135 syf.
    ·3 günde·9/10
    Hz Mevlana’ya göre Tanrı'ya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşk'tır. 
    Hz.Mevlana’nın sevgisi evrenseldir. Din,dil,ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsamaktadır. Kadına büyük önem vermekte, kadın ve erkekeğin eşit olduğunu savunmaktaydı.Mevlana Celaleddin-i Rumi sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, Araplar, Ermeniler vb. bulunmaktaydı.Hz.Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı."İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olanı, sözün en hayırlısı ise az ve anlaşır olanıdır."derdi.Hz Mevlana'ya göre tüm insanlar, tanrı'nın bir görüntüsüydü.İnsanların bozulduğu bu yolculukta; insanlık şuuruna yükselirken sahip olması ve dikkat etmesi gerekenleri "aşk, tanrı, gönül, akıl, ilim, ahlak, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm" olarak özetlemiş, olup,
    Sevgide güneş ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" dizeleriyle akıllara kazımıştır

    Hacı Bektaş Veli bütün insanların kardeş olduğunu, dünyada ortaklaşa ve barış içinde yaşanılması gerektiğini, vahdet-i vücut’un” gerçekliğini, insanın Tanrısal niteliklerle donatıldığını savundu; sevgi’yi düşünce sisteminin odağına yerleştirdi. Sevgi, insanı olgunlaştırır. Tanrı’ya ulaştırır ve vahdet-i vücut’un anlamını kavratır. Dünya ateş, rüzgâr, toprak ve suyun sevgiyle birleştirilmesi
    yoluyla Tanrı tarafından yaratıldı. Bu nedenle sevgi birleştirici uyum sağlayıcıdır. Hacı Bektaş Veli, din ayrımcılığına karşı çıkar. Din, insanları birbirlerinden, ayırmak için değil, onlar ara­sında barış ve kardeşlik sağlamak için vardır.
    ”Eline, beline, diline sahip ol”,
    “Her şeye malik olan, hiçbir şeye malik olmaz”,
    ”Tanrı’ya ibadetle değil, muhab­betle varılır”

    Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
    Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudüs’te, mekke’de, hâc’da değildir.

    Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
    Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
    Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

    Gönül kâbesine girmesin hülya,
    Nefsine hakim ol düşme bed hûya.
    Kirleri arıtan baksana suya,
    Hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

    Deyişleri, duazları, sözleri ile aranılan her şeyin insanın özünde bulunduğunu anlatmakta gönüllere işlemektedir.
    Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal gibi ulu pirler de Hacı Bektaş Veli’den esinlenmiştir.

    Hz.Mevlana'nın bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır.Bu yönüyle tam anlaşılamamakta, yanlış anlaşılmakta yanlış anlatılmaya çalışılmakta,bir çok kesimlerce yanlış yorumlanmaktadır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

    Yanlış anlaşılmak bir çok büyük insanın adeta kaderi gibidir.
    Pir Sultan Abdal'da Hz.Mevlana gibi bir başkaldırı insanıdır ve günümüzde bazı çevreler tarafından yanlış anlatılmaktadır.Yanlış anlatıldığı bir çok konu olmakla birlikte bir tanesi kullandığı "Şah" kelimesini İran şahlarına kullandığı sanılmasıdır.

    Hızır paşa bizi berdâr etmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.
    Siyaset günleri gelip yetmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne,
    Can boyanmak ister Ali müşküne.
    Pirim Ali on ik’imam aşkına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Her nereye gitsem yolum dumandır,
    Bizi böyle kılan ahd ü amandır.
    Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Ilgın ılgın eser seher yelleri,
    Yâre selâm eylen urum erleri.
    Bize peyik geldi Şah bülbülleri,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Çıkarım bakarım kale başına,
    Mümin müslüm olan gider işine,
    Bir ben mi düşmüşüm can telâşına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Yaz seli gibiyim akar çağlarım,
    Hançer alıp ciğerciğim dağlarım.
    Garib kaldım şu arada ağlarım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan’ım eydür mürvetli şahım,
    Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım.
    Arşa direk direk olmuş âhım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan Abdal'ın bu deyişindeki "Şah" kelimesini söylemesindeki kasıt Şahı Merdan İmam Hz.Ali'dir. Pir Sultan Abdal, hiç de farklı kesimlerin farklı anlatmak istediği, anlatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Tarihte Pir Sultan isyanı diye bilinen bir isyan yoktur. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Banaz köyü Hubyar Sultan talibidir. Pir Sultan Abdal'ın ise Hacı Bektaş Veli dergahına bağlı olduğu bu kadar çok bilinir olmasının sebebi o dönemdeki en büyük iletişim aracına saz ve söze sahip olması sözünü kimseden sakınmadan söylemesi olduğu bilinmelidir.

    Günümüzde Allah sevgisini anlamayan bu ilahı aşkı yüreğinde hissetmeyen, toplulukları kendi amaç ve menfaatleri için yanlış yönlendirmeye çalışan insanlar Hz.Mevlanayı menfaatleri uğruna ahlâka zıt göstermeye, Pir Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'yi devletçi olarak nitelendirmeye,Pir Sultan Abdal'ı da isyancı olarak göstermeye yanlış tanıtmaya çabalamaktadırlar.
    Bu yanlış anlamalar,yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar Allah kavramı içinde geçerlidir Allah.Rab,Hak veya Tanrı nasıl zikrederdeniz zikredin korku ile değil Tanrı'ya sevgi ve muhabbetle yaklaşılmalıdır. Zira Tanrı'yı anlamak başlı başına derin bir felsefedir.
    Ülkemizde kendini âlim sanan bazı cahil kimseler yabancılara Gavur demektedirler. Genel anlamda yabancılara bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira Tanrı felsefesini,tasavvuf ilmini, Kur'an-ı Kerimi anlayan hayatına idrak eden yabancı insanlar da vardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Lev Tolstoy bu insanlardan bir kaçıdır.

    Yakın tarihimizde Avrupa’nın içlerinde dinler arası hoşgörü
    fikrinin gelişmesine öncülük eden düşünürlerden birisi ünlü Alman şairi Goethe’dir.23 yaşında Kur’an’la tanışan Goethe Hz.Muhammed için fevkalade bir övgü şiiri de yazmıştır.70 yaşında bir şair olarak da, Kur’ân’ın Hz. Peygambere mânâ olarak bütünüyle indirildiği o
    kutlu gecenin (Kadir Gecesi) bir bayram gibi kutlanması fikrinde olduğunu
    bütün samimiyetiyle ifade etmiştir.
    Goethe Allah’ın Doğu’nun ve Batı’nın Rabb’i olduğu gerçeğini şu
    mısralarla ilan etmektedir:
    Doğu da Allah’ındır!
    Batı da Allah’ın!
    Kuzey ve Güney sahası,
    Sulh içindedir O’nun kudretiyle,
    O Tek Âdil olan,
    Hak olanı istiyor herkes için,
    O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”,
    Bu yüce isim çok yükseltilsin; âmin!

    Tolstoy’un öncelikli amacı; Ruslara Hz. Muhammed’i ve İslâm’ı bizzat kaynağından ve doğru bir şekilde tanıtmaktır.Zor sorularına Hz. Muhammed’in hadîslerinden ikna edici ve açıklayıcı cevaplar bulmuş
    Hz.Muhammedin hadislerini bir kitapta toplamış iftiharla bahsetmiştir.
    Ünlü yazar itiraflarında İslâm Tasavvufu’ndaki Allah bilgisi ve Allah sevgisi kavramlarına denk düşen bir anlayış içerisinde, hayatına anlam ve ruh kazandıran bir düşünceyi benimsemiştir.
    “Ben neyim?”, “Niçin yaşıyorum?”, “Benim görevim ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” sorularına bilim ve felsefeden
    aradığı cevabı bulamayınca,
    Hz.Muhammed’in hayata anlam kazandıran mesajlarına sığınmıştır.
    Tolstoy, inancın sadece insanın Allah’la ilişkisi olarak görülmesini ve insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesinden ibaret sayılmasını eleştirerek, “inancı; insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesi” şeklinde tanımlamıştır.Aradığına cevap bulduğu
    Hz. Muhammed’in hadîslerini şöhret ve itibar sahibi bir yazar olarak bütün
    dünyaya ilan etmiştir.
    Tolstoy’un kitabına aldığı hadîslerden bazıları şunlardır:
    “Hiçbir kimseye öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki verilmemiştir.” (Tolstoy: 26)
    “Öfkesini açığa vurmaktan çekinip, onu boğanları Allah daima mükâfatlandırır.” (Tolstoy: 30)
    “Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa
    vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma.” (Tolstoy: 27)
    “Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez.” (Tolstoy: 36)
    “Muhabbet, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar.” (Tolstoy: 35)
    “Gerçek tevâzu, bütün iyiliklerin başıdır.” (Tolstoy: 31)
    “En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.”
    (Tolstoy: 31)

    Şeb-i Arus, Hz.Mevlana'nın
    Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür
    dediği sevgiliye kavuşma gecesi.
    Vefâtımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindendir.
    745.Vuslat yıl dönümünde Ehlibeyt yâreni Hz.Mevlana'yı ve pirlerimizi anmak, ilahi aşkta buluştuğumuz Allah dostlarını yad etmek amacıyla #37152456 etkinlikliği için okuduğum Mevlana'dan Altın Öğütler 1 kitabı vesilesi ile düşüncelerimi siz kitap dostlarıyla paylaşmak istedim.İncelememi sonuna kadar okuyan arkadaşlara ve etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim.

    Sizi Yunus ve Mevlana'nın sevgisiyle, Hacı Bektaş Veli'nin Hoşgörüsüyle,İmam Hüseyin ve Pir Sultan'nın dik duruşuyla,İmam Ali'nin Turab'lığıyla selamlıyorum Aşk ile...
  • ... Her düşünce, her jest, kas gerginliği, duygu, midenin gaz yapması, burunu karıştırma, saçı karıştırma, hımlayarak melodi mırıldanma, dil sürçmesi, baş ağrıması gibi her şeyin şu anda olup bitenlerle anlamlı bir ilişkisi vardır.
    Eğer bedenimin bana söylediklerini anlarsam, en derin duygularımı bilirim ve ne yapacağıma o zaman karar verebilirim...Kendimi tam anlamıyla tanıyorsam, yaşamımı kendim yönetebilirim. Bu bilinç olmadan çoğu kez dış etkenler tarafından yönetiliyorum... Verimsiz, üzücü, karışık bir zihinle ve istemediğim bir biçimde... ( Amerikalı klinik psikolog Schutz, 1975.)
    Doğan Cüceloğlu
    Sayfa 93 - Remzi Kİtabevi
  • Platon'a göre düşünmek: Ruhun kendi kendine konuşmasıdır. Bu tanım, alelade bir tanım değildir bana göre; okuyup geçmeden, üzerine düşünmenin icap ettiği önemli bir hakikate işaret etmektedir. Nedir bu hakikat? Düşünmenin dil ile yapılıyor oluşu!

    Kendi kendinize düşündüğünüz, içsel konuşmalarınızı ele alalım. bu içsel konuşmanız; diliniz, kullandığınız kelimeler ve hatta lehçeniz ile olur. Evet, düşünmek sessiz konuşmaktır ve nasıl konuşuyorsanız öyle düşünürsünüz. Burada hayal kurmayı düşünmek ile karıştırmayıp, ayrı bir kategoriye koymalıyız. Çünkü hayal kurmak imgeseldir ve bilinçdışı ile de alakası söz konusudur. Oysa düşünmek, kelimeler üzerinden yürütülür.

    Wittgenstein'ın "dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır" önermesi de düşünce-dil ilişkisine dair bize önemli bir fikir sunmaktadır.
    Bir ada'da tek başına doğmuş, hiç bir insanla teması olmamış bir insanı ele alalım. Konuşmayı bilmediği için düşünmeyi de bilemeyecektir. Dünya tarihinde bu tip insanlar olmuştur. Tek başına ormanda yaşamış ve büyümüş bazı insanlara rastlanmış, kendilerinde düşünsel bir emareye rastlanmamıştır. Konu hakkında Psikoloji'nin bize sunduğu bir veri de konuyla alakalı zikredilebilir: Farklı dilleri konuşabilen insanlar, farklı dillerde de düşünebilirler ve bunu yaparlarken kişilik yapıları değişim gösterebilir. Anadili İngilizce olan birisi, Almanca konuştuğunda farklı bir karakter ve düşünme eğilimine girebilir.

    İşte bu sebeple dil'in zenginleşmesi, düşüncenin de zenginleşmesi manasına gelmektedir. Anooshirvan Miyandji'de zeka üzerine dil'in etkisini “200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz.” diyerek ifade etmiştir. Malumunuz pek çok bilim adamına göre, insanın hayvandan en önemli farklılığı düşünebilmesidir. Buradan yola çıkarak şunu da söyleyebiliriz ki; insanın hayvandan en büyük farkı konuşabilmesidir.
  • 243 syf.
    ·6 günde·10/10
    Okurken Aldığım Not 1:
    "Doğanın altta kalan etkisi. Görünmez ve hissedilmez olup yine de çalışmaya devam eden etkisi. Günümüz hayat şartları ile çelişen etkisi."

    Gözlerimizin önüne bir insanı getirelim -eğer cesaretiniz varsa ve ikiyüzlülüğünüz yoksa kendinizi düşünürsünüz-. Yaşadığı çevreye sağladığı uyumu ve bu uyumla birlikte kazandıkları ile kaybettiklerine odaklanalım. Toplumsal yaşamın zirvesinde doğmuş biri olan 21.yy insanı, doğduğu zaman bundan tamamıyla uzaktır. Doğanın ve varoluşun sundukları ile hayata tutunur. Hayatın parça pinçik ettiği bilgi ormanından bir şeyler tutmaya çalışır. Sarmaşıklara tutuna tutuna kendini yukarıya çeker. Sonra da yükselişin getirdiği bakış açısıyla kaosun ve kayboluşun eserini izler. İçinden geçen tek bir soru vardır. Nasıl oldu bu? Fakat bu sorunun ortaya çıkardığı ilginç bir durum vardır. Şu anki hâli sorgulayan bir düşünce yapısı, öncesine dair hiçbir bilgiye sahip değildir. En azından dışarıdan öyle bir bilgi almamıştır. Yani kaosun ve kayboluşun ortaya çıkmadan önceki doğa ile dünyaya dair hiçbir fikri yoktur. Sadece gözünün önündeki dünya vardır. Bu da demek oluyor ki, içeride bizim algımızdan bağımsız bir şekilde varolan ve/veya çalışan bir bilgi sistemi var. Bir de toplumsal yaşamın, yani insanın oluşturduğu bir sistem var. Bunların bir arada, bir bütün olarak işlediğini düşünmek trajikomik olur. Çünkü ikisinin birlikteliğini sağlayan bağların neredeyse hepsi kopmuş. Kopan bağlar da diğerleriyle birleşip uzaklaşmayı daha da arttırmış. Kendilerinin yapacağından çok daha fazlasına neden olmuşlardır. Yüzeyselliğin getirdiği hafiflik ve dayanıksızlık, doğanın oluşturduğu ağırlık ve sağlamlığı baskılamıştır. Tıpkı suyun yüzeyinde biriken ağaç dalları ve yaprakları gibi. Hâlbuki ağacın oluştuğu toprak suda pek âlâ kaybolabilirdi. Çelişki de burada doğmaktadır. Doğa ile bütünlüğümüz artık kendini kaybetmektedir. Toplumsal yaşamın oluşturduğu her şey her geçen gün kalan bağlara ya direkt saldırmaktadır, ya da dolaylı bir şekilde yıpratmaktadır. İnsan artık onu hissedemez olur. Susamak ve yemek yemek, çalışmanın getirdiği bir ihtiyaçtır. Ürümek, bizden sonra da birilerinin çalışması için gereklidir. Sevişmek, çalışmalardan sonra alabileceğimiz bir ödüldür. Varolmak ise sistemin bir parçası olmaktan dolayı aidiyet hissiyatı ile dolmaktır. Bunlar ve bunlara benzer tüm oluşumlar toplumsal yaşamın bizi ulaştırdığı noktadır. Fakat başlangıçtan sona kadar bu süreçlere etki eden doğa da vardır. Bu etki, kendi dışındaki etkiye tepki verdiriyor. Hormonal bir değişikliğin oluşturacağı düşünce ve duygu durumuyla olanlara karşı bakış açımızı değiştirebiliyor veya içsel bir kuvvetle kendisine ya da başka bir şeye çekerek an'dan bizi alıp götürebiliyor. Ve daha niceleriyle insanın oluşturduğu sistemin, doğanın güçleriyle çelişkileri ortaya çıkıyor. Bu yüzden ortada bir kazanç görebilmek neredeyse imkânsız. Çünkü doğayı ne kadar yok edersek edelim, etkilerini anlayıp onlara karşı savunma geliştirirsek geliştirelim ve ürünlerini sadece kendi çıkarlarımız için kullanırsak kullanalım onu sadece derinlere doğru itmiş oluruz. Orada varolmaya ve etki göstermeye devam edecektir. Hem de sıkışan bir kuvvet gibi tesir edecektir. Bu da demek oluyor ki, bir gün üzerindeki basınca karşı büyük bir güçle patlayacaktır. Muhtemelen enerjisi tükenene kadar da önüne geleni yok edecektir.

    “Yine de bugün doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. Doğa, akıl tarafından konulmuş bir amacı ve dolayısıyla hiçbir sınırı olmayan mutlak sömürünün nesnesidir. İnsanın ölçüsüz emperyalizmi hiçbir sınır tanımamaktadır artık. Doğa tarihinde başka hayvan türlerinin en yüksek organik gelişme biçimini temsil ettikleri dönemlerde, insan türünün doğa üzerindeki egemenliğini andıran bir durum bulmak mümkün değildir. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıydı. Gerçekte, insanın gücünü iki sonsuz (mikrokozm ve evren) yönünde genişletmede gösterdiği açgözlülük, doğrudan doğruya kendi doğasının değil, toplumsal yapının sonucudur.”



    Not 2:
    "Kendine yönelmeyen ve amaç iken araç olan beyin. Beynin gelişimi silah üretmekle başlamıştır ve hâlâ devam eder. Bilinmezlik ve tahmin edilemeyenlere karşı korku."

    Şimdi, insanın ve insanla birlikte toplumun gelişimini tasavvur edelim. Ellerini ve ayaklarını kullanmaya başlayan insanlar, beyinlerini de büyütmeye başlamışlardır. Büyüyen beyin sayesinde de işlevler daha da incelmiş ve gelişmiştir. Birbirleriyle doğru orantılı bir şekilde ilişki kurmuştur. Çünkü birbirleriyle direkt ilişkileri vardır. Bu el ile ayak kullanımı ve beynin gelişimini neredeyse tamamen çevresel şartlardan dolayı olmuştur. Yani dışarıdan oluşan etkiler sayesinde. Fakat tepkiler, yani sonuçlar sadece içeride olmuştur (Burası düşünmeye değer bir ilginçlik taşıyor bence). Belli bir noktadan sonra dışarıdaki etkiler özümsendikten ve tükendikten sonra topluma yönelim başlamıştır. Bu yönelim ile dolaylı ve/veya dolaysız içeriye de bakılmaya başlanmıştır. Beynin tüm amacı çevresel koşullara karşı direnç kazanmak ve yapabiliyorsa etkileri yok etmek iken, bir anda kendine yönelmeye başlamıştır. Aslında bu durumu bizler açısından anlayabilmek çok zor. Çünkü kendimize dair her bilginin özünde farkındalıksız bir şekilde var. Kendini anlamaya ve yorumlamaya başlayan beynin yaşayacağı şaşkınlık ile heyecanı siz tasavvur edin. Her şeyin basit ve yüzeysel görünürken, tam tersine karmaşık ve derin olduğunu fark etmeye başlar. Bilginin ve yorumlamanın sonu gelmez. Bu farkındalık ile dışarıda da boşlukların olduğu ortaya çıkar. Önceki sürecin sonunun bir yanılsama olduğu hissedilir. Bundan sonra da her iki tarafa da yönelim vardır. İçerisini de dışarısını da sonuna kadar anlamak. Fakat toplumsal yaşamın da aynı anda ilerliyor oluşu bunların önüne bariyer kurmuştur. Başlangıçta amaç olan anlamak ve bilmek, zamanla araç olmaya başlamıştır. Beynin kabiliyetleri yavaş yavaş bulanıklaşırken, toplumun ve bireyin ihtiyaçları saydamlaşmaya başlar. Başlangıçta varlığın temel amacı, varoluşu en iyi şekilde sürdürebilmekti. Yani amacı, kendisiydi. İlerleme olduğunda ise temele ne koyduğunun önemi olmaksızın, tüm çabaları sahip olunanın devamlılığı ve ilerlemesi üzerine çalışıldı. Yani amacı, kendi dışındakileri korumak ve saklamak oldu. Bu da beynin, bireyde kendisini anlama çabasına darbe vurdu. Artık doğa güçlerine de pek dikkat etmiyordu. Sadece görevine ve/veya sahip olduğuna tehdit olduğunda ya da ondan bir şeye ihtiyaç duyduğunda önem veriyordu. Toplum hayatı bir ağaç gibi hem derinlerine hem de göklere doğru büyüdükçe, insanın koruyacak ve önem verecek daha fazla şeyi oldu. İhtiyaçları da istekleri de arttı. Toplumsal büyüme hızının ivmesi, beynin gelişme hızının ivmesi arasında farklar oluşmaya başladı. Belli bir yerden sonra da tamamen uçurum oldu. Bireyin bunu dolaysız bir şekilde anlama ihtimali çok düşük. Fakat hayatının neredeyse her anında dolaylı olarak etkilerini görüyor ve hissediyordu. Süreklilik hâli ve kaçınılmazlık ya da çaresizlik de bir yerden sonra kabullenişi getirdi. Doğasına yönlendirerek bunu yaptı. Sorunu çözmemişti, ama ortada görünür bir sorun da kalmamıştı. Artık kendisi, içinde oluşan isteklerin yönlendirdiği su veya yemek gibi oldu. Bir şeyin devamı için ihtiyaç duyulan bir malzeme, yani araç. Fakat yine de bir eksiklik vardı. Ben tamamlanmışlık diyorum. Yani, bireyin içinde bulunduğu durumda anlam karmaşası içerisinde bunalmadığı ve yaşamın kendisinden uzaklaşmaması. Sizin başka bir cevabınız da olabilir. Bu tamamlanmamışlık, dışarıdaki etkilerle oluşan içerideki düzeni ve bütünlüğü bozguna uğramıştır. Artık dışarıdaki etkilerle içeride oluşum değil, yok oluş başlamıştır. Günümüze kadar içimizde de oluşturduğumuz hayatta da gelişerek ve genişleyerek gelmiştir. Bunu en iyi şekilde anlamamı sağlayan da silahlarımızdır. Yırtıcılara attığımız taşlar ve kendimizi koruduğumuz sopalarla başlayarak, biyolojik ve kimyasal silahlara kadar uzanan bir ilerleme(!).

    “Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde, kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. Eşya olarak, makine olarak görülürler. Dil, çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri, herhangi biridir artık. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi, çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin, yani saf anlamsız cümlenin bir anlamı olabileceğini düşünmektedir. Anlamın yerini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.”

    “Eğlence sanayisinin bütün ustalığı, o bayatlamış hayat sahnelerini tekrar piyasaya sürmekten ibarettir; ama bunda yine de başarılı olduğu görülmektedir çünkü yeniden-üretimin teknik ustalığı, ideolojik içeriğin yanlışlığını örtmektedir; bu içeriğin oldukça keyfi bir biçimde işin içine sokuluşunu da. Büyük gerçekçi sanatla hiç ilişkisi yoktur bu yeniden-üretimin, çünkü gerçekçi sanat, gerçekliği betimlerken aynı zamanda da yargılar. Modern kitle kültürüyse, bayatlamış kültürel değerlerden beslenmesine karşın, varolan dünyaya övgüler düzmektedir. Sinema, radyo, popüler biyografiler ve romanlar hep aynı nakaratı tekrarlar: Biz buyuz, payımıza düşen bu; geçmişin ve geleceğin büyükleri bundan farklı değil: Olduğu ve olması gerektiği biçimiyle gerçek budur.”

    Çok uzun inceleme (bu da uzun oldu gerçi) yazmak istemiyorum. Çünkü okumak isteyenler bile ya daralıyor ya üşeniyor ya da zaman-değer açısı kıyaslaması getirerek okumuyor. Bunu gelen yorumlardan dolayı diyorum. Herkesin okumasını beklemiyorum. Ama okumaya çalışanların ve okuyanların dediklerini de göz önüne almalıyım. Aksi takdirde, yazmam ikiyüzlülüğe götürür. Neyse, kitap ve yazar hakkında bir kaç şey söyleyerek bitireceğim. Kitabın, Türkçe adı "Akıl Tutulması". 'Tutulması' kelimesinin neden 'akıl' için kullanıldığını çok iyi bir şekilde anlatmış yazar. Aklımızın ulaştığı her noktaya geliştirdiği eleştirisel yaklaşımıyla da beni büyüledi. Rahatsızlık veren -sadece kendisine bile olsa- her akıl eserini kısa veya uzun bir şekilde ele almış. Ve beynimizin çalışma sistemi gibi, yani bir etkinin zincirleme etki-tepki oluşturarak büyümesi gibi her seviyesini incelemiş. Kullandığı dil yalın sayılmaz. Belki de ele aldığı konuların karmaşıklığından dolayı böyle olmuş. Bilmiyorum, ama okuması ve anlaması biraz güç bir eser. Ki böyle olması da ona ayrı anlam katıyor. Çünkü sadece kendini okutturarak bile düşünmeye sevk ediyor. Bir de anlattıklarından yola çıkarak düşündürüceklerini hesaba katarsak eğer, beyin için okyanus zenginliği barındırıyor anlamı çıkıyor. Yazarımızın değindiği konuların 20.yüzyıldan 21.yüzyıla gelişini görünce de anlatımının ve düşüncelerinin değerini iyi bir şekilde anlayabiliriz. Çünkü eleştiride bulunduğu her tutukluk, şu zamanlarda çözülemez bir kilitlenme hâline geldiğini düşünüyorum. Kitabın sonuna doğru bahsettiği sorun yaratan durumları tek bir noktada birleştirmiş ve kendine göre bir çözüme de varmış. Onu incelemenin en sonuna bırakıyorum. Felsefeye merakı olanlar, sosyolojiye ilgi duyanlar ya da okuyanlar, toplumu anlamak ve/veya algıladığı herhangi bir soruna çözüm arayanlar, içinde bulunduğumuzun sistemin nasıl işlediğini ve nereye doğru evrildiğini çözmek isteyenler, eleştirisel düşüncenin ve ince bir anlayışın nasıl olduğunu gözlemlemek isteyenler ve toplumun kendisine nasıl etki ettiğini anlamak isteyenler için kitabı önerebilirim. Ümit ediyorum ki, bir ve/veya bir kaç kişinin bu kitaba yönelmesine vesile olabilirim. Ama bu vesilelik sadece bir yol tabelası gibi. Nereye gideceğini bilen birine, gideceği yerin hangi yönde olduğunu göstererek. Tıpkı yazarın aklın, insanın ve toplumun nereye gittiğini göstermesi gibi. Okuyan herkese teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum.


    “Bugün, ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlıktır. Geri kalan herşey —her yere sinmiş ikiyüzlülük, sahte teorilerle beslenen inanç, spekülatif düşüncenin gerilemesi, iradenin sakatlanması ya da korkunun baskısıyla sonuçsuz faaliyetler içinde dağılıp gitmesi— bu oransızlığın belirtileridir. Eğer felsefe insanların bu hastalıkları tanımasına yardımcı olursa, insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Yadsıma yöntemi, yani insanlığı sakatlayan ve özgürce gelişmesini önleyen herşeyin reddedilmesi, insana inanmaya bağlıdır. Sözüm ona "yapıcı" felsefelerin bu inançtan yoksun olduğu ve bu yüzden de kültürel açmazla hesaplaşamadıkları görülmektedir. Onlara göre, eylem, ebedi yazgımızın gerçekleştirilmesidir. Bilim, doğadaki bilinmeyen karşısında duyduğumuz korkuyu yenmemizi sağlamıştır: Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esiriyiz. Bağımsız davranmaya çağrıldığımızda, düzenlerden, sistemlerden, otoritelerden yardım bekliyoruz. Eğer aydınlanma ve düşünsel ilerlemeden anladığımız insanın uğursuz güçlerle, cinler ve perilerle, değişmez yazgıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa, kısaca korkudan kurtulmasıysa, o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapabileceği en büyük hizmet olur.”
  • Abdullah Bulut
    Mustafa Öztürk Hocanın bugünkü Karar Gazetesinde yazmış olduğu ‘’Felsefi düşünce alanında cari açık sorunumuz’’ başlıklı yazısını okuyunca onun bu yazısını tamamlayıcı bir unsur olsun diye bu paylaşımı yapma ihtiyacını hissettim. Hayırlı olur inş.
    Prof. Dr. Angelika Neuwirth’e Göre Kur’an da Felsefe-Dil İlişkisi ve Beled Suresi Yorumu:
    Kur'an, kendisini Geç Antik Dönem'de hakim olan teolojik meseleleri hakkında süregelen bir münazaranın nüshası (transcript) olarak takdim eder. Bu Kur'ani münazara kimi zaman metodolojik olarak Aristo gibi felsefi mecralara bile müracaat eder. Bir örnek vermek gerekirse: Ayetlerin anlaşılırlık ve belirsizlik derecelerini sınıflandırmak için Kur'an Aristo'nun kategorilerinden iki tanesini kullanır: muhkem (Yunanca'da pithanos) ve de müteşabih (Yunanca'da amphibolos) . Kur'an gibi bilgi odaklı bir metinde mantık ile olan ilişkinin daha bile derinlere inmesi hiç şaşırtıcı değildir: En azından Kur'an'ın felsefi bir mütalaasını savunan bir alime Muhammed el-Gazzali'ye (ö.1111) göre, kendisinin el-.Kıstasül-müstakim adlı eserinde açıkladığı gibi, Kur'an'daki argümanlar kıyasi oluşumlarla (syllogistic structures) dolup taşmaktadır.
    Kur'an'ın Geç Antik Dönem münazara kültüründe aktif ve yaratıcı bir unsur olarak zuhur ettiği alan her şeyden önce teolojidir. Ki bu aynı zamanda dili de kapsar - Kur'an'a göre varoluştan ve yaratılıştan önce de mevcuttu; bu yüzden yaradılanlar ve yaratma eylemi eninde sonunda linguistik kurallara boyun eğer. Bu, yerel Arap boyutlarını aşan nitelikte bir teolojik devrimdir. Bu prensip, Hıristiyanlık'daki logos teolojisine, yani Tanrı'nın İsa'da vücut bulması doktrinine, Kur'an'da "Kelimetullah" mefhumuna verilen yeni anlam aracılığıyla açıkça meydan okumaktadır. Bu anlayış Kurani metinde kurulan temel bir paralellikle açıkça örneklendirilmektedir: Kurani dil simetri ifade etmek için Siğatu'l-müsenna'yı kullanmak suretiyle denklik ifade ederken, aynı şekilde bütün yaratılmışlar da dengeli, hatta simetriktir. Bu noktada dil yaratılmışların ikiz görüntüsü değil, modeli ve kalıbıdır. Dil ve yaratılış arasındaki bu paralellik genişletilebileceği için, maddiden alınıp epistemiğe verilen bu önceliğin etik sonuçları vardır: insan vücudunun mikrokozmosu nasıl simetrikse toplum organizasyonunun temel birimi olan şehir makrokozmosu (el-Beled) da dengeli olmak zorundadır. Cahiliyenin insan merkezli ve kahraman odaklı ideallerinin yerini rahmet prensibinin aldığı uyumlu ve ahlaki bakımdan bilinçli bir dünya olmak zorundadır. Bu yeni teoloji, dili temel alır ve dilin, yaratılışta görülebilen mantığını kanıt olarak kullanır. Farabİ'nin, Platon'nun Politeia'sı üzerindeki çalışmasından çok daha öncesinde Kur' an' ın kendisinde İdeal Şehir - Tanrı' nın Şehri- muhayyilesi çok canlıdır.
    Beled süresi bir dizi kasemle başlar: İlki, la uksimu bi-haze'l-beled "Hayır! Bu şehre yemin olsun ki" ifadesidir. Bu ifade zihinde şu fikirleri uyandırır: Meskun bir şehir olarak yüksek dereceye sahip bir belde ve -zımnen kutsal bir mekân olarak- muhatabın memleketi olan ve daha önce mukaddes bir mekân olarak takdim edilmiş olan Mekke şehri. İkinci yemin ve validin ve ma veled "doğurana ve ondan doğana" şehir ile -sosyal hayatın bir esası olması hasebiyle (1-3. ayetler)- tevlit ameliyesi arasında bağlantı kurar. Burada en az iki semantik (anlambilimsel) kayıt söz konusudur: Kutsal&Topografik-(beled, "şehir") ve psikolojik&sosyal (valid veled, "doğurana ve ondan doğana" ). Tevlit ameliyesi ile kudsiyet arasında rabıta kuran kasemler dizisi, böylelikle bir sonraki ayet için etkili bir girizgâh vazeder, fakat bu takip eden ifade şaşırtıcı bir şekilde, insanın - düzenli bir yerleşim (polis, el-beled) kurmadaki tüm kabiliyetine rağmen - noksan bir varlık olarak yaratılmış olduğunu iddia eden negatif bir üsluba sahiptir. Le-Kad halagne'l-insane fi'l-kebed, "Gerçekten, biz insanı bir meşakkat içinde yarattık." Tam anlamıyla sarih olmayan "meşakkat içinde yarattık" ibaresi sonraki ayetlerde (5-7) izah edilmektedir: "İnsan" ın hala pagan davranış kodlarına bağlı bulunuşu, onun dünya malına karşı olan tavrında kendini gösterir. Ye’kulu ehlektu malen lubeda "yığınla mal harcadım" diyerek aşırı harcamasıyla böbürlenir. -Buna yakın bir ifade, İslam öncesi Arap şiirinden, Antare'nın bir mısrasından alıntı : fe-iza şeribtu fe-inneni müstehlikun mâli, "Ne zaman içsem servetimi batırıyorum" - Pagan Araplara ait değerler sistemine (paradigm) göre aşırı harcama ve aşırı cömertlik (cûd), şöhret ve itibar kazandıran bir fazilettir. Surede bu durum bir ahlak bozukluğu olarak yeniden yorumlanmaktadır. Önceki ayetleri takip eden e-yahsebu en lem yerahu ahad, "kimse onu görmedi mi sanıyor? " şeklindeki kınama ifadesi, kibirli kişinin bilgi bakımından daha düşük seviyede (epistemic inferiority) olduğunu ortaya koyar. İnsan hesap vermekle yükümlü olduğunu idrak edememiştir.
    Bu, kendini yeterli gören ancak esasında cahil olan pagan birey imajına mukabil, yeni bir insan imajı inşa edilmektedir. Buna göre insan ilahi olarak özel yeteneklerle donatılmıştır: Görmek yani algılamak ve konuşmak yani anlamak. e-lem nec'al lehu ayneyn ve lisanen ve şefeteyn? "Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? " Bu fizyolojik donanım (ikinci yemindeki ve validin ve ma veled ,, doğurana ve ondan doğana" ifadesindeki fizyolojik kayda atıfta bulunularak) insanı kendi davranışlarından mesul kılar. Ancak onun bu donanımı sadece ahlaki bir mesuliyeti gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda ilahi yaratmadaki ahengi de yansıtır. Şöyle ki, insan ahenkli bir şekilde biçimlendirilmiştir, bir çift göz (ayneyn) ve bir çift dudağa (şefeteyn) sahip olması morfolojik olarak tesniye forumuna bürünmüştür. Mikrokozmos olan insanın tecrübi olarak kanıtlanabilir bu. yapısının makrokozmosa yani şehre (polis) uyarlanması gerekmektedir. Tesniyedeki morfolojik yöntem, aynı şekilde içinden iki yolun geçtiği şehir imgesini kurmada da kullanılmaktadır necdeyn: ve hedeynahu'n-necdeyn (10. ayet) .
    Henüz aşılmamış "sarp yokuş" el-'akabe, Je-laktahame'l-' akabe, "Fakat o sarp yokuşu aşamadı" (birinci yemindeki topografik kayıtla -la uksimu bi-haze'l¬ -beled- bağlantı kurarak) ilk etapta bir muamma olarak görünür. en-necdeyn" iki yol" ibaresi ilk bakışta muhatabın vatanı olan Mekke'nin topografisine bir atıfta bulunur gibi gözükse de, ibarenin Kitab'ı Mukaddes'e ait bir motifi çağrıştırdığı göz ardı edilemez; Kitab-ı Mukaddes'de "iki yol" ibaresi, ahlaki tercihler bağlamında geçer. "Sarp yokuş" el-'akabe muamması surenin can alıcı kısmı olan 13-16. ayetlerinde benzeri bir şekilde çözülmektedir. Sarp yokuşu tercih etmek, köle azad etme, aç olanı doyurma ve fakiri koruyup kollamadan müteşekkil ahlaki bir çabadır: fekku rakabe/ ev itamun fi yevmin zi mesğabe/ yetimen za magrebe/ ev misklnen za metrabe "Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut hiçbir şeyi olmayan bir yoksulu doyurmaktır."(Kur’an’ı Anlama Yolunda I/Kuramer Konferansları. Yay. Kuramer. İst. 2017. s. 297-300)