• 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • 448 syf.
    ·Puan vermedi
    Her başlangıç zordur elbette. Düşünün bir kendi hayatınızda attığınız adımları verdiğiniz kararları. Bir çok ikilem bir çok iklim içinde. Rüzgar, güneş, sıcak, soğuk, deprem, sel hepsi yaşanıyor hayatın her döneminde ve tabii karar öncesi ve sonrası. Şartları düşününce en çok keşke ve pişmanlık belirtisi gösterdiğimiz an karar verdiğimiz anlar oluyor. Keşke o hamburgeri yemeseydim diyoruz bazen ama inanın o şartlar içinde en size yakın ve en doğru olduğunu düşündüğünüz seçeneği tercih ediyoruz. Yani o anı şimdi yaşasak bile aynı hamburgeri seçme ihtimalimiz var. Biz bir çok şeyi seçerken özgür olduğumuzu var sayıyoruz. Gerçekten öyle mi? Bu sorunun cevabını sürekli arıyor insanlık. Sürekli soruyor ve sürekli çıkarımda bulunuyor. Ayrıca özgür irade ile alınan anlık kararlar geriye dönüp baktığımızda:

    “Hiçbir garantisi olmayan, nadiren korunabilen ve her an kayıp gidebilecek birtakım şeyleri elde etmek için hiç düşünmeden, canımızı dişimize takar çabalar dururuz; hiçbir şey sonsuza kadar kazanılmaz; elde edeceğimizin kalıcı olmayabileceğini unutur ve çok defa savaşır, iş çevirir yahut yalan söyleriz, alçakça davranışlarda bulunur, ihanet ederiz ya da fesat çıkarır, suç işlemesine sebep oluruz ve etkisi bir kez geçtikten, geçerliliğini yitirdikten sonra savaşların ve çevrilen işlerin, yalanların, alçaklıkların, ihanetlerin ve suçların hepsi anlamsız ya da daha kötüsü yüzeysel gelir bize.”

    Kararlar bize ait bu kesin öbür türlü düşünmek yaşamla pek bağdaşmıyor aslında. Başka türlü düşünmek egomuzda ciddi yaralar açıyor. Ama pişmanlık bizim lüksümüz keşke deyip acımak ve acındırmak da öyle. Sosyal destek alma ihtiyacı burada işte empati denen olgu burada. Haklı olmak istiyoruz her zaman bir onay bekliyoruz daima. Bu eksikse kendimiz gideriyoruz bu eksikliği o şişmiş EGO’muzla. Sonra devreye suç ve ceza giriyor. Bazen kendimizi bazen karşı tarafı bazen de herkesi bu suçtan mahkum edip cezalandırıyoruz.
    Yaşam akıp giderken aldığımız ya da almadığımız tüm kararlarda duygular da rol alıyor. Bazen olumlu bazense olumsuz. Ve ortaya sırlar çıkıyor bilinen veya bilinmeyen, paylaşılan veya paylaşılmayan.
    Franco dönemi sonrası İspanya’nın ikliminde yazılmış bir roman. Karakter seçimleri de elbette ona uygun. Sırlarla dolu bir çok karakterin kendine özgü temize çıkma isteği yanında o faşizan dönemin kalıntıları üzerine kurulan hayatları görüyorsunuz. Güç sahibinin sorumlulukları avantajlarını ve ya kötü niyetini örtme çabalarını görüyorsunuz. İlgi isteyen insanları ve bulamayınca deliye dönen karakterleri okuyorsunuz. Yaşayan nefes alan karakterler yaratmak konusunda usta bir yazar Javier Marias. Hiç bir zaman keskin kenarları olmayan karakterleri seviyor. Bir sürü özelliği olsa bile insan olduğu gerçeğini asla unutmuyor. Yazar “titrek parmağımızla gösterdiğimiz kişi” tarafında sevilme isteği doğrultusunda sorguluyor bütün bu soruları. Coğrafya ve iklimin siyasi çalkantıların hüküm sürdüğü bu topraklar üzerinde yazıyor tüm seçme seçilme sevme sevilme isteğimizi. Yaptığımız her hatanın nedeni sonucu içinde tek gözlü bir senarist ailesi ve arkadaşları etrafına oturtuyor kurguyu. “Acı bir başlangıç bu”ise romanın içinde izini aradığı ünlü İngiliz yazar William Shakespeare’in dizeleri. Bir dedektif inceliğinde olmasa da gerçeği arıyor. Gerçekten var mı yok mu yazar mı değil mi soruları soruyor. Yazarın ayrıntıcı yanını çok seviyorum düşünce akışını da. Bir döneme tanıklık ederken yaşamın bu elle gösterilen yanını sorguluyorsunuz. Roman kahramanının görmeyen gözü eşliğinde. Ya da gören tek gözü çerçevesinde.
    Keyifli okumalar!
  • 272 syf.
    ·2 günde·8/10
    Birkaç aydır instagramda keşfettiğim ve burada da takip edildiğini gözlemlediğim “evladımsanadiyorum/ Alternatif Eğitim Okumaları” grubuyla birlikte eğitim okumaları yapmaya gayret ediyorum. Bu vesileyle hem branşım adına teknik, hem çocuk psikolojisini temel alan çocuk-aile-öğretmen-çevre ilişkileri üzerine kurmaca metinler okuyorum. Aslında birkaç yıldan bu yana çocuk edebiyatındaki eksikliğimi görüp okumalar yapıyordum. Fakat bu, kütüphaneden seçtiğim çoğunlukla ismini duyup merak ettiğim kitapları tercih etmemle ilerleyen bir okuma süreciydi. Şu ara etap etap okuduğum kitapların birbiriyle olan ilişkisini hissedince bu alanda hakikaten kendini yetiştirmiş kimselerin tavsiyesine uyarak ilerlemenin daha faydalı olduğunu gözlemledim kendi adıma. Yani 2. Etap kitaplarının ( Sınıftan Yükselen Sesler Ödül Yok - Ceza Yok ! Bu Nasıl Disiplin? Karne Oyunu ) boşu boşuna bu sırayla seçilmediğini, bir kitapta (eğitim bilimleri/ psikoloji adına) teorik olarak anlatılanın diğer kitaplarla (kurmaca metin/romanlar) sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde pratiğe döküldüğünü görmüş oldum ve bu beni ayrıca mutlu etti.

    Bu çocuk edebiyatı alanındaki ilk incelemem. Bu sebeple kitabı incelemeden önce çocuk edebiyatı üzerine görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Çoğu kişi çocuk kitaplarını, hikayeleri, masalları oldukça basit bulur. Ne var ki canım çocuk kitabı yazmakta, der. Elinin kiridir çocuk kitabı yazmak. Kendi yaşıtlarıyla iletişim kuramayan kimseler çocuğun seviyesine inip, onların zihin ve ruh işleyişini kavrayıp, onlara uygun kitap yazabileceğini iddia eder. Özellikle bizim okul öncesi grubu içinde bu kafayla yazılmış çocuk psikolojisi ve pedagojiden bihaber, edebi zevkten nasibini almamış, -sözde- mesaj kaygısıyla yazılmış öyle kötü eserler var ki… Neyse yaramı deşmiyorum.

    Hasıl işin içine girdikçe anlarsınız ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Şöyle ki; biz yetiskinlere hitap eden bir hikaye yada roman yazarı, metnini oluştururken “Acaba bu okurun seviyesine uygun mudur?” kaygısı içine düşmez. Kendisi bir yetişkindir ve yetişkinlere neyi nasıl anlatması gerektiği çok iyi bilir. Anlaşılma derdinden ziyade edebi oyunlar ve metnin kurgusu üzerine yoğunlaşır, edebi açıdan yeni teknikler deneme peşindedir çoğunlukla, daha güzeli bulma gayretindedir, kelimeler onun oyuncağıdır. Yazarken kalemini, edebi zevkini ispata çalışır çoğu yazar. Ama çocuk edebiyatı kurgulamak bambaşka bir bakış açısı ister. Zihni dünyayı yeni yeni kavrayan henüz işlem öncesi yahut somut işlemler dönemindeki bir bireye uygun sağlam bir kurmaca ürün ortaya getirmek hiç de o kadar kolay bir şey değildir. Neyi nasıl anlatacağınızı, hangi kelimeleri tercih etmeniz gerektiğini, cümle uzunluğunu, yapacağınız betimlemenin seviyeye uyumunu, cümlelerinizin somut bir şekilde zihinde canlanabilme gücünü, mizahı ve sayamadığım nice şeyi düşünmek zorundasınızdır. Yaş seviyesi düştükçe, o seviyeye hitap edecek kurguyu hazırlamak o kadar güçleşir ve emek ister. Şimdi bu anlattıklarımın akabinde bakmak istedim Sınıftan Yükselen Sesler kitabına.

    Kitabın orijinal adı ‘Because of Mr. Terupt” yani “Mr. Terupt’ın Yüzünden”. Lakin kitap bizde “sınıftan yükselen sesler” olarak çevrilmiş. Kitabı okuduktan sonra orijinal ismini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Çünkü kitabın adı, kitap boyu karakterlerin ve benim zihnimizde dolanan “Kimin suçu?” sorusunun cevabıymış meğer. Bizim çevirmenler spoiler vermeyelim diye de bu şekilde çevirmiş olabilir pek tabi.
    Kitapların kapağına hiç dikkat etmem. Çoğunlukla okuduktan sonra incelerim ve isim ile kapağın kurguyla olan ilişkisine bakarım. Kitabın kapak seçimini de oldukça yerinde buldum. Elinde kar topu olan bir çocuk resmi. Ve kapakta da John Irving “Romandaki üzücü kaza tam anlamıyla bir kaza değil. O da hikaye gibi ustaca hazırlanmış ve sürükleyici bir kurguyla gizlenmiş.” Yorumu aslında kitabı özetler nitelikteymiş. Bu seçimleri beğendim. Neden derseniz, başlayalım.

    Hayatta çoğu zaman elimizde olmayan ya da sebebini çözemediğimiz durumlardan dolayı istemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız. Karşılaştığımız bu sonuçlar kafamızda genellikle;
    Neden böyle oldu?
    Bu neden benim başıma geldi?
    Bunun sebebi ne? Sebep ben miyim? Ben değilsem kim? Bu olanlar kimin suçu?
    Sorularının dolaşmasına sebep olur. İçimize devrilen bu soruların muhatabı olmak bizi öyle ağır gelir ki, ne görmezden gelmek bizi rahatlatır, ne de suçu başkasına yıkmak gönlü serinletir. İstemeden de olsa yaptığımız şeylerin kötü sonuçları altında ezilir, küçücük kalırız. Kalbimizin labirentli yollarında bizi sıkan bu olayların suçlusunu bulmak için delicesine dolaşırken; vicdanımızın, bizi bu asıl sebeplerin el salladığı çıkış kapısına götüremediği her saniye daha da yok olmak, görünmezlik pelerinine bürünmek isteriz. İşte bu içsel muhasebeden çıkış yolunu bulmak her zaman kolay olmaz. Çünkü vicdan, görünmeyen ruhumuzu kaplayan en ağır yüktür. En ufak hatada su almış bir sünger gibi şişiverir. Gelsin, biri sıksın şu süngeri de içimiz boşalsın diye bekleriz. Biraz içgörüye sahipsek ve şansımız da yaver giderse vicdan süngeri sıkılıverir güçlü bir el tarafından. –bunu sıkmaya kendi gücün yetiyorsa ne mutlu tabi. Ezcümle kimse hatalı olduğunu düşündüğü, kendinden şüphe ettiği ama emin olamadığı durumlar karşısında, biri gelip de ona canı gönülden “Senin hatan değildi.” demedikçe vicdanının süngerine birikmiş suyu boşaltamaz. Vicdanının ağırlığından kurtulamaz.

    Peki sorunu nasıl çözeceğiz? Bizi istemediğimiz durumlarla baş başa bırakıp bunca sancıyı çekmemize sebep olan şeyi nasıl bulacağız? Beni incelemeyi yazmama iten şey bu içsel muhasebeyi en güzel şekilde yapan kitabın birbirinden mizaca sahip 11 yaşındaki karakterleri Peter, Alexia, Danielle, Luke, Jessica, Anna ve Jeffrey.

    Kitap Snow Hill okuluna yeni gelen 5. Sınıf öğretmeni Bay Terupt un okula adım atmasıyla başlar. Sınıf içerisinde dikkati çeker özellikleri olan; zıpır diye tanımlayabileceğimiz Peter, zorba bir kız profili çizen Alexia, içe kapanık Anna, sınıfın zekisi Juke, sınıfın tontik ve bir o kadar temiz yürekli alıngan kızı Danielle, yaşına göre oldukça olgun düşünebilen Jessica, sessiz duygusal çocuk Jeffrey’nin öğretmenleriyle ve birbirleriyle olan iletişimini, yaşadıkları talihsiz olay sonrası bu karakterlerin düşünce ve davranışlarında meydana gelen olumlu yöndeki değişimleri konu alır.

    Kitabın daha ilk cümlesinde Peter’in belirttiği gibi yeni ve tecrübesiz öğretmenler çocuklar tarafından her zaman daha çok sevilir. Çünkü onlara göre bu yeni öğretmenin sınırını aşmak, kendilerini kabul ettirmek daha kolaydır. Fakat bu sefer malum öğrencilerimiz sert kayaya çarpar Bay Terupt hiç de öyle çaylak sayılacak türde bir öğretmen değildir. Umarsamaz görünen dikkati ve sınıfa hakimiyeti öğrencilerin gözünden kaçmaz. Bay Terupt’ın ders anlatım biçimi de diğer öğretmenlere benzemez. Öğrenme sorumluluğu çocukların üzerindedir, projelerini kendileri seçer, hazırlar ve sunarlar. Yaparak yaşayarak öğrenirler pek çok şeyi. Bu teknik gitgide çocukların sosyal hayatlarında da yer bulmaya başlar.

    Burada Bay Terupt’ın yaptıkları hatalar sonrasında çocuklarla olan iletişimini oldukça sevdim. Çocukların öğretmenlerinden öğrendiklerini, olumlu düşünebilmeyi, bilmedikleri konular/yaşamlar hakkındaki önyargılarını kırma süreçleri oldukça başarılı işlenmiş.

    Olaylar yedi çocuğun gözünden anlatılarak ilerliyor kitap boyunca. Burada her çocuğun karakterini dolduran küçük ayrıntıları çok sevdim. Örneğin Luke’un sürekli dolar sözcükleri oyununu hayatının bir parçası yaparak bu sözcülerle konuşması, Jessica’nın babasının mesleği sebebiyle yaşadığı bölümleri tiyatro piyesi gibi anlatması, (1.perde 1.sahne gibi…) Alexie’nın hep felan’lı konuşması karakterlere dair güzel ayrıntılardı. Bu akışta yazar kurgunun içine yedi çocukla birlikte yedi hikaye yerleştirmiş. Ve her bölümde birbirinden farklı özelliklere sahip bu çocukların sergilediği davranışların nedenlerini öğreniyoruz aslında. Yazar hiçbir davranış sebepsiz değildir teorisine ayna tutuyor bir manada. Özellikle çocukların birbirleriyle olan diyaloglarını ve kendi ağızlarından duygularını aktardığı bölümleri oldukça başarılı buldum ben. Yazar karakterlerini ve verebilecekleri tepkileri gerçekçi bir şekilde aktarmış. Özellikle Jeffrey’nin hikayesi, olaylar karşısındaki tepkileri, kardeşinin hastalığı ve ölümü üzerine yaşadığı duygu durumları oldukça etkiledi beni. Çocukların özel eğitim öğrencilerine bakış açıları ve onlarla iletişime geçtikten sonraki hislerini anlattıkları bölümler yürek ısıtan türdendi. Yine burada şunu öğreniyoruz; sorunlu bir davranış sonrasında, davranışını hissetmek/kişiye ayna tutmak ve davranışlarının sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek bizi iyileşmeye götüren yol aslında. Kurgu boyunca da Bay Terupt’ın yaptığı şey buydu. Davranışa ışık tutup çocuğun davranışlarının sorumluluğunu almasını sağlamak, bu bir nevi vicdan güçlendirme sporuydu.

    Her şey çok iyi giderken Bay Terupt’ın başına gelen, onun aylarca komada yatmasına sebep olan kaza sonrası yedi çocuğun yapmış olduğu iç muhasebe kitabın bence en başarılı bölümüydü diyebilirim. Kitabın temposu ilk bölümde hızla akarken kazadan sonra göz açıp kapar gibi yanıp sönen film sahneleri gibiydi çocukların o anı anlatışı. Üzüntülerini, o üzerlerine çözen suçluluk hissiyle birlikte ben de ağırlaştım. En çok altını çizdiğim bölümler oldu bu kısımlar.

    Çok uzattığımın farkındayım. Yedi farklı karakter ve yedi farklı dünyadan bahsediyoruz. Her bir çocuğun dünyası üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Toplantı vakti gelse de şu yedi afacanı çekiştirelim diye bekliyorum. Öyle sevdim, sahiplendim yavrucukları.

    Hoş, kitapta öğretmen-öğrenci arasında hele ki 11 yaş çocuğu için bize fazla rahat gelebilecek, “Şşşş, çocuğum, sen hayırdır?” dedirten diyaloglar da yok değil. Ama “Öhömmöhöömm şirin çocuk senii” deyip çok takılmadım oralara. Sonuçta çeviri bir metin okuduğumuz şey ve illa ki kültür farkını yansıtan unsurlar olacaktır.

    9-10 yaş üzeri herkesin okuyabileceği, özellikle ebeveynlerin ve çocuklarla ilgilenen herkesin okuması gerektiğine inandığım, dil, kurgu ve anlatım yönüyle keyif aldığım bir kitap oldu Sınıftan Yükselen Sesler.

    Niyet edene keyifli ve verimli okumalar olsun.
  • "Böyle toplumda hakkını alabilmek için senden bir sen çıkmalı fakat seni de kullanıp hakkını yiyebilecek bir sen."
    Viski Atölyem