• “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir.”
  • Tanrı’ya şükürler olsun ki ülkemizde tartışılması bile imkânsız üç değerli özgürlüğümüz var; ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve bu ikisini asla uygulayacak kadar basiretli olmama özgürlüğü.
  • foucault, eski roma'dan beri egemen iktidarın her şeyden önce alma hakkı olduğunu söyler; en ayırıcı özelliklerden sayılabilecek bu ayrıcalık yaşam ve ölüm hakkının kontrol altında tutulabilmesindedir. romalı aile reisleri, çocuklarına ve tutsaklarına yaşamlarını vermiştir geri alma hakkına da sahiptir böylelikle. elbette, bu davranışın orijini eski roma değildir; ancak kuramsallaşmaya başlaması açısından batılı düşünürlerce önemli tarihi malzeme barındırması nedeniyle ilgi odağı olmuştur; oysa, iktidar, bağımsızlığın söz konusu olduğu her çağda, her coğrafyada kendini temsil edecek bir vücut bulmayı başarabilmiştir.

    i k t i d a r p durumu.

    erkeğin iktidarı, iktidarsız olabilme ihtimalinden, riskinden doğar. şöyle dersek, bir tedbir olarak başlamış ve korunma-sakınma mantığı gitgide, ortaya çıkan gücün kullanılma gereğiyle saldırı mekanizmasını harekete geçirmiştir. kadının iktidar yeteneği doğuştandır içgüdüseldir. kadının fizyolojik temelli iktidarı bireyde bloke edilirken erkeğin politik iktidarı patolojik evrim sürecine girmiş, aynı zaman da sosyalleşmiş ve adeta salgına dönüşmüştür.

    herkes her şey hükmetmek ister çünkü hüküm varoluşsaldır.

    günümüzde gelişmiş ülkelerde kadının iktidarı canlı üzerinde birikirken, erkeğin iktidarı nesnelere doğru kaymaktadır. nesne-kadın ilişkisi yalnızlaştırılmış kadının hedefi olmaktan çıkmış, nesne-erkek ilişkisi erkeğin kaçış noktası olmuştur. küresel iktidarın ve kapitalizmin amacı şimdi de erkeğin ve dolayısıyla iktidarının yalnızlaştırılmasına yöneliktir. kadının iktidarı (hastalıklı da olsa) mutlulukla sınırlıyken erkeğin iktidarı tatminsizliğin yol açtığı merak, arayış ve zaafla doğru orantılıdır bilakis. böylelikle ters dinamikler çalışmayı sürdürecektir. kadının tamamlanmış bir canlı olması, erkeğin asla hoşuna gitmez. erkek tamamladığını sanırken tamamlanacağı alanlarda kuvvetlidir; kadınlar, erkeklerin 'kudret' diye tanımladıkları bu boşluğu kullanmasını kolay öğrenmişler ve iktidarlarının kılıklarını değiştirmişlerdir. sahnede her sözü söyleyen, alkışı alan kukla kuşkusuz erkektir; ancak kuklacının kim olduğunu kimse araştırmaya kalkmaz. ne yazık ki, tezahüratlar kukla için hiçbir şey ifade etmeyecektir. çünkü kulağı, gözü, dili yoktur; tıpkı kukla olduğunun farkına varamayan ve yalnızca iktidarda durmak için kukla olmayı tercih etmiş erkek gibi.

    yine foucault sorar: "cinsellik yoluyla kendini gösteren iktidar, özel olarak, gerçekliğin şu öğesine, cinsel organa (genel olarak cinsiyete) seslenmez mi? cinselliğin iktidara oranla dışta olan ve kendini ona kabul ettiren bir alan olmayıp, tersine iktidarın düzenlemelerinin sonuç ve aracı olması bir yana; cinselliğin, çevresinde etkilerini yaydığı odak olan cinsiyet, iktidara göre öbürü değil midir?"

    oysa, işte tam da incelemeden kabul edilemeyecek şey bu cinsiyet düşüncesidir. cinsiyet gerçekte, "cinselliğin" dışavurumlarını taşıyan kök salma noktası mıdır, yoksa tarihsel olarak cinsellik tertibatının içinde oluşmuş karmaşık bir düşünce midir? ne olursa olsun, bu "cinsiyet" düşüncesinin farklı iktidar stratejilerinden geçerek nasıl oluştuğu ve o düzeyde ne rol oynadığı gösterilebilir.

    cinsel düşünme biçimi genetiktir. cinsel kimlik, eğer geleneklerle ve törelerle şekilleniyorsa, kaybedilmesi muhtemel iktidarın her ne pahasına olursa olsun korunması bir gurur meselesidir. burada mutlak iktidar olmaktan çok, iktidarın korunması için oluşturulmuş ikinci bir iktidar kavramı devreye girecektir. teşhir edilmesi sakıncalı görünen, kendi iç yapısını kurmuş, tıkır tıkır işleyen bir başka iktidar. dikey iktidarı kollayan yatay iktidar. devasa bir heykeli kaidesine oturtmak için elbirliğiyle onu doğrultan başka bir güç.

    burada erkek iktidarının artık bir rol olmaktan çıkıp modelleştirildiğini görmemek saflıktır. mesele, gerçeğin yanlış ya da doğru olsun, ne kadar işimize yaradığını kendimize itiraf etmekte düğümleniyor; insan, gerçekliğin yaratılıp kabalaştırılmasının her aşamasında görevde; gerçek ona her türlü çıkarı için ilham veriyor; erkek-iktidar, kadın-hak, düşünce özgürlüğü-eşitlik benzeri ikilemelerle de derinleştirildiği iddia edilen meseleler daha da bulanıklaştırılıyor ve içinden çıkılmaz noktalara taşınıyor. tez ile eylemci arasında hiçbir etki-tepki redoksunun çalışmadığını anlamak, kimsenin dikkatini çekmiyor. tepki'nin etki kademesinde kalması ve etki-karşıetki çatışmasının önemi büyük. etkinin aktifliğine yönelik pasif konumda kalan 'ressesif' bir tepki laf ve yazı kalabalığından başka bir halt değildir.

    iktidara muhalif bir söylem geliştirmek sistemin içinde uygun bir yer bulup yerleşmekten öteye geçemez. aslolan iktidar anlayışını yıkabilecek ya da yok sayabilecek yaşam formatlarının ve ideolojilerinin benimsenmesidir; yoksa erkek iktidarda olduğunu sanmaktan, kadın da onu oraya taşıyıp orada tutarak aşağılamaktan oldukça memnun; çark böyle dönüyor.
  • Nietzsche’nin Otantik Yaşam Rehberi: Deve, Aslan ve Çocuk

    Doğukan Şayan

    Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.

     

    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.

    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.

    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.

    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.

    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.
  • Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil
  • Radikal aydınlanma kısaca aşağıdaki gibi özetlenebilen bir temel ilkeler kümesidir: demokrasi; ırk ve cinsiyet eşitliği; bireysel yaşam tarzı özgürlüğü; eksiksiz düşünce, ifade ve basın özgürlüğü; dinsel otoritenin yasama sürecinden ve eğitimden silinmesi; din ile devletin tamamen ayrılması. Devletin amacını, çoğunluğun dünyevi çıkarlarını destekleyen ve azınlık çıkar gruplarının yasama sürecinin denetimini ele geçirmelerini önleyen tamamen laik bir devlet olmak olarak görür.