• Bir İnsan Hakları Soruşturması

    Bir kaç gün önce, kısacık bir Galeano alıntısı yüzünden bütün bir site galeyana geldi. İfadeye verilen tepkilere, yapılan yorumlara, gönderi kaldırma cihadı ilanına, buna inat gönderinin yayılma çabasına, tarafların birbirine düşmesine, harici yorumlara ve ahkam kesmelere ve sonuçtaki eksiksiz curcunaya tanık olsa, ihtimal ki yazarın kendisi de şaşırır ve bir hayli de eğlenirdi. Özellikle de yazarın muhtemelen eleştirdiği güney amerikada yaygın olan katoliklik inancının tanrısının, başka bir inancın mensupları tarafından böylesine canhıraş savunulmasının ironisi göz önünde bulundurulursa. Benimse meselenin bir noktası ilgimi çekti. Uzun müddettir bir iki kelam etmek istediğim hususta, bu olayda tekrardan görüldüğü gibi, çoğunluğun kafasının karışık olması, bana bu iletiyi yazma gereğini hissettirdi. Şimdi hadise ve taraflar biraz yatıştığı için, duygulardan sıyrılıp, soğukkanlı ve olabildiğince nesnel bir şekilde meseleyi anlamaya çalışalım.

    Düşünceye Saygı

    Burada öncelikle genel bir sorundan bahsetmek gerekiyor ki o da dilin öznel kullanımı. Kelimelerin ve kavramların, insanların zihinlerindeki karşılığı çoğu zaman birbirini tutmuyor. Kavram kargaşası da bu noktada başlıyor. Konuşurken ya da tartışırken aynı kelimeleri kullanıyoruz ama sıkça birbirinden büsbütün farklı şeyleri kastediyoruz. Bu da bırakın uzlaşmayı, tarafların birbirini anlamasını bile olanaksızlaştırıyor. Dolayısıyla işe düşünceye saygı kavramının ne olduğunu tespit etmekle başlamamız gerekiyor.

    Hepimizin bildiği gibi, her insanın kendi başına ve kendi adına düşünme ve bu düşüncesini sahiplenme hakkı vardır. Bu haklar, insan hakları evrensel bildirgesi ve birçok ülkenin anayasası tarafından koruma altına alınmıştır. Düşünce özgürlüğü ilkesi, kişinin bu haklara engellenmeden ulaşabilmesini ve bunları elinde tutmasını güvence altına almak için belirlenmiş bir ilkedir. Düşünceye saygı kavramı da kişinin bu özgürlüğüne ve başkalarının özgürlüğünü veya diğer haklarını ihlal etmediği müddetçe, bu düşüncenin varolma hakkına saygı duymayı ifade eder. Buradan hareketle düşünce özgürlüğüne değil de düşüncelerin bizzat kendilerine saygı beklemek, talep etmek yanlış bir tutum olur. Daha doğrusu, insanların bu beklentiyi karşılamak gibi bir zorunluluğu yoktur. Şimdi bunun neden böyle olduğunu bir kaç örnekle pekiştirelim.

    Bir kişinin şahsi düşüncesi, topluluğun diğer mensuplarının birine, birkaçına ya da hepsine birden zararlı olabilir. Sözgelimi bir kişi tamamen akli yetilerini kullanarak, kendisi haricindeki bütün canlıların aşağılık yaratıklar olduğu ve onları öldürme, yok etme hakkına sahip olduğu düşüncesine varabilir. Peki söz konusu kişi bu düşünceyi üretebildi diye başkalarının buna saygı duyması gerekir mi? Yoksa bir kaçıkla ve potansiyel bir seri katille birlikte yaşadıklarını farkedip, bununla ilgili lüzumlu tedbirleri mi alması gerekir?

    İlk insanlar gökgürültüsünün tanrıların gazabından kaynaklandığını düşünüyorlardı. Kızılderililer dans ederek yağmur yağdırabileceklerini.. Ortaçağda Galileo hariç herkes dünyanın düz olduğunu ve güneşin onun çevresinde döndüğünü düşünüyordu. Bugün bunların ya da benzerlerinin geçersizliği bilimsel keşifler sayesinde anlaşılmıştır. Fakat insanlar hala kendi kişisel ajandalarından dolayı bilimsel gelişmelerin apaçık olarak yanlışladığı kavram ve olgulara inanmaya ve bunların gerçeklik olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünmeye devam ediyorlar. Bizim bu düşüncelere saygı duymak gibi bir zorunluluğumuz var mıdır?

    Geleneksel Hinduizme mensup bir hintli, kadının ölen eşiyle birlikte yakılması gerektiğine inanır. Ortaçağda ortalama bir hıristiyan akli yetileri bozulan bir kadının içine şeytan girdiğini ve şeytanın kadının yakılmasıyla oradan çıkarılmasının yapılması gereken davranış olduğuna inanırdı. Çoğu islam mezhebine göre 8 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmekte ahlaki, toplumsal ya da insan hakları bakımlarından bir problem yoktur, bu tür evlilikleri onaylarlar. Vesaire... Böyle düşünceler saygıyı hakederler mi?

    Örnekler çoğaltılabilir ama maksadım anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Dolayısıyla, sırf birisi düşünce çarklarını çalıştırıp ortaya bir ürün çıkardı diye hiçbir düşünce otomatik olarak saygıyı haketmez, bunu kendi erdemleriyle kendisinin kazanması gerekir. Bu prensip düşücenin türleri olan inançlar, dinler, ideolojiler, öğretiler, kişisel yargı ve kanaatler için de geçerlidir. Bu olgulara yüklenmeye çalışılan dokunulmazlıklar düşünceye saygı kavramının alanına girmez ve layık oldukları takdirde her türden sorgulama, eleştiri, alay ve (aşırı durumlarda)yaptırıma tabidir.

    Galeano Paylaşımı

    Gelelim hakaret, sövgü mevzusuna ve Galeano'nun sözüne. Bu sözü nasıl değerlendirmeliyiz? Böyle bir şey söylemeye hakkı var mıdır, yok mudur? Eğer bununla alakalı temel bir prensip bulup oradan hareket etmezsek, senin görüşüne karşılık benim görüşümden öteye gidemeyiz. O nedenle görece nesnel bir sonuç için böyle bir genelgeçer prensip şart. Peki aradığımız şey var mıdır, varsa nedir? Gerçekten de böyle bir prensip vardır ve bu da evrensel insan haklarından birisi olan ifade özgürlüğüdür. Bununla ne demek istiyorum? Hiçbir düşünce, fikir, ideoloji, öğreti, din, inanç sistemi ve inançsızlık ifade özgürlüğü sınırının dışında tutulamaz, tutulmamalıdır ve bu özgürlüğün sınırı hakaret ve sövgüyü de kapsar. Çünkü bir değere atfettiğimiz kutsallık, mutlaklık, mükemmellik, dokunulmazlık gibi payeler sadece bizi bağlar, evrensel standartlar belirtmezler, başka insanlar bu değerleri ve onlara yüklediğimiz sıfatları
    benimsemek zorunda değildir, bahis mevzusu değerlere dair her cinsten sözlü tasarruf hakkına sahiptir. Aksi taktirde herkes önüne gelen sözümona değere kutsallık atfeder, mesele içinden çıkılmaz bir hale gelir. Düşünceler insan ürünüdürler, kendiliğinden bir saygıyı haketmezler, haklarında dilediğimiz sözü söylememize bir engel oluşturmak için içkin bir değer taşımazlar. Ayrıca düşünceler canlı varlıklar değildirler, incinmezler, kırılmazlar, psikolojik ya da fiziksel travma geçirmezler, kendilerini kötü hissetmezler; dolayısıyla onları ifade özgürlüğü pahasına koruma altına almamız için bir gerekçe yoktur. Meseleye dair tek ince nokta düşünceye hakaretle, düşünceye sahip olanın şahsına yönelik hakaretin farklı şeyler olmasıdır. Geriye kalan her şey basit bir diyalektik sorgulamayla varılabilecek sonuçlardır. Bu prensipten hareketle Galeano, istediği tanrı hakkında istediği cümleyi kurabilir, buradaki veya dünyanın başka bir yerindeki herhangi bir insan bu cümleyi ifade edebilir ya da alıntılayabilir, buna hakkı vardır. Doğal olarak bunun tersi de geçerlidir. Herhangi bir inançlı insan da inançsızlık hakkında, aynı türden sözler söyleme hakkına sahiptir.

    TCK 216

    Gelelim olayın hukuki, anayasal boyutuna. TCK'nın bu maddesi, açık şekilde ifade özgürlüğü kapsamına giren bu ve daha birçok olguyu, evrensel beyannamede belirtilen özel hususların dışında, haksız bir sınırlamaya tabi tutmaktadır. Bu durum insan haklarına aykırıdır. Ayrıca muğlak ve yoruma açık ifade tarzı sebebiyle, bir kısım yargı mensuplarının da işgüzar marifeti yardımıyla fazladan mağduriyete sebebiyet vermektedir. Bu ve buna benzer diğer maddeler, çoğu medeni ülkede olduğu gibi, acilen anayasadan çıkarılmalıdır.
  • Oysa ben "görünenleri, duyulanları ve okunanları" yazıyo­rum. İyi ki "gördüğüm, duyduğum ve okuduğum" her şeyi yaz­mak vaadiyle kendimi kısıtlamamışım. Hem duyduklarımız hep tuhaf şeylerdir. Hepsi kendiliğinden şuraya buraya saçılır da bir araya getirmeyi başaramazsan, nasıl aktarabilirsin onları? Aslında bana öyle geliyor ki bizde genel bir "kendini soyutlama" dönemi başlamıştır. Herkes kendini dışlıyor, bir köşeye çekiliyor, herkes kendi kafasına göre yeni, farklı, duyulmamış şeyler icat etme he­vesinde... Önceleri genel olan tüm düşüncelerini ve duygularını bir kenara bırakarak, her olaya şimdi kendi kişisel düşünceleri ve duyguları açısından yaklaşıyor. Herkes baştan başlamaya adeta can atıyor. Geçmişle bağlarını acımasızca koparıyorlar, herkes bildiğini okuyor, bununla teselli buluyor ancak. Elinden gelmiyorsa da kal­kışıyor işte! Örneğin çoğu hiçbir şey yapmıyor, yapmaya da hiç mi hiç niyeti yok, ama yine de kopuyor, bir köşede öylece oturuyor, koptuğu yere bakıyor; kollarını göğsünde kavuşturarak bir şeylerin olmasını bekliyor. Bizde hep bir şeyler beklenir zaten. Oysa hiçbir konuda tinsel uyum yoktur, herkes kendini dışlıyor, dışlamaya da devam ediyor; grup olmayı bırakın, herkes tek tek yalnızlığına çe­kiliyor. Daha önemlisi de bazen bunun çok kolayca ve keyif vere­cek biçimde yapılması. Günümüz yazar-sanatçılarını ele alın, yani yeni ortaya çıkanları... Mesleğe başlıyor ve geçmişten hiçbir şeyi bilmek, öğrenmek istemiyor. Kendi hesabına, kendi başına hareket ediyor. Yeni düşünceler yayıyor; doğrudan yeni sözlerin, yeni insanın ülküsünü koyuyor. Ne Avrupa, ne de kendi edebiyatını biliyor; hiçbir şey okumamış, okumaya da niyetli görünmüyor. Bıra­kın Puşkin'i, Turgenyev'i, kafa yapısına uygun bir Belinski'yi, Dobrolyubov'u bile okuduğu şüphelidir. Yeni kahramanlar, yeni insanlar yaratıyor, yenilik diye yaptığı doğrudan onuncu adımı at­mak, ilk dokuzu unutmaktır; bu nedenle de aklın alamayacağı ka­dar çok yalanın içinde buluyor kendini. Okurda hem ders, hem de imrenme duygusu bırakacak şekilde silinip gidiyorlar. Çıkarılacak ders bu sahteliktir. Bu tiplerde yeni adına hemen hemen hiçbir şey yoktur; tersine, hırpalanmış eskinin katmerlisi vardır çoğunda; ancak önemli olan bu değil, asıl, yazarın tümüyle yeni sözler söy­lediğine derinden inanması, kendi kabuğuna çekilmesi, kuşkusuz bundan büyük keyif almasıdır.
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sayfa 280 - Yapı Kredi Yayınları - 3. Baskı
  • “Bütün medenî ülkelerde aynı şikâyet: Okumuyoruz. Kitaplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de birçokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşünmek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir. Her matbua'ya saldırırlar.

    Kimi yarısını okur kitabın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (mesela gazete tiryakileri.) Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur." Bu tiryakilik tembelliğin marazi bir şeklidir, yazara göre. "Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvurmak, alışkanlıkların en kötüsü. 'Kitapta okudum, gazete yazıyor' gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşırı ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup bitenleri göremez, anlayamaz.

    Marazi okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hadiseleri
    unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olaylara bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına muhakeme edemez olur."

    Yazar söylediklerini söyle hulasa ediyor: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın batününu, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevseyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan dikkatini teksif edemez."

    <Revue Philosophique'de çıkan (“La Manie de la lecture", Ossip-Lourié, s. 263 vd., 1915) “Okuma Hastalığı” serlevhalı makale >
  • Bize katı bir kütle gibi görünen vücutlarımız, sürekli hareket halindeki çok miktardaki enerji parçacıklarından başka bir şey değildir. Her şey enerjidir. Dünyamıza doğrusal olmayan bir gözle baktığımızda, biz dahil çevremizdeki her şeyin, enerjiden oluştuğunu, ve bu enerjinin tam bir bütün oluşturmak için, birbirine içten bağlı olduğunu görürüz. Bizler birbirinden ayrı varlıklar değiliz, aynı bütünün parçalarını oluşturuyoruz. Varlıklardan birine etki eden bir şey diğerlerine de etki eder. Bütün düşünceler, davranışlar, sözler, yaptığımız tüm jestler, geri kalan tüm evreni etkileyen enerji şekilleridir. Sorumluluğumuz kadar, olanaklarımızın genişliğini de bir düşünün!
  • 272 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Yıllardır şu sözleri duymuşuzdur etrafımızdan,-Dış güzellik önemli değildir.-, -Güzellik gelip geçicidir.- her ne kadar söylenen bu sözlerin ne kadar içtenlikle söylendiğini bilmesem de ben bu konuya girmeyeceğim. Asıl değinmek istediğim YA GÜZELLİK GEÇİCİ OLMASAYDI.

    (spoiler içerebilir)

    Dorian Gray saf, temiz ve olağanüstü derecede yakışıklı bir gençtir. Bu yönlerinden dolayı ressam Basil'in ilgisini çeker, Basil, Dorian'ın ruhuna ve güzelliğine aşık olur. Basil'in dostça olan aşkı yaptığı tablolara da yansır ve sık sık Dorian'ı model olarak kullanır. Yine Dorian'ın model olacağı günlerden biridir ve o gün Basil'in stüdyosunda, romanımızın en renkli ve savunduğu düşünceler bakımından sıradışı adamı Lord Henry de ordadır. O karşılaşma Dorian için hayatının dönüm noktası ve romanın adeta kırılma noktasıdır.

    Lord Henry ve Dorian arasında gençlik hakkında kısa bir konuşma geçer. Lord Henry ona güzelliğinin kiymetini bilmesini çünkü birkaç sene sonra böyle kalmayacağını söyler. Bu sözler Dorian'ın ruhuna ve kalbine ekilmiş kara tohumlar gibidir. Ressam Basil de aynı gün Dorian'ın enfes bir portresini çizer öyleki bu portre Basil'in sanatının zirvesidir. Portreyi gören Dorian'ın ağzından şu sözler dökülür 'Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!'(syf.30) Bu sözler Dorian'ın artık saf ve temiz olmaktan çıktığının kanıtıydı adeta. Dorian güzelliğe ve gençliğe tapmaya başlamıştı ve ettiği bu yakarış, dilek nasıl olur bilinmez ama gerçek olmuştu.


    Romanın devamında Dorian'ın yaptığı her türlü çirkin ve berbat şey yüzüne değil, portreye yansıyordu öyle ki portre artık berbat ve şeytani gözükmeye başlamıştı. Dorian'ın temas ettiği tüm dostları adeta felakete sürüklenir olmuştu. Tek bir gün yaşlanmamasının cefasını sürüp eğlenirken yaptığı kötülükleri unutmakla geçirir olmuştu Dorian. Ona göre kötü hissettiren hiçbir şey hatırlanmamalıydı. Çok uzun bir süre kendine hep bir meşgale bulup hayatına devam ediyordu.


    Bir gün Dorian iyi bir insan olmaya karar verip kendince bir iyilik yapar ama bunu kibrinden yaptığını görünce ona bunca zamandır eziyet edenin aslında portre olduğunu düşünür ve alelade olmayan bir bıçak ile portreyi parçalar. Bu noktada Dorian çirkin ve şeytani bir suratla yerde ölü bulunur.


    Bilinmeyen bir şey varsa o da Dorian'ın yaptıklarımı tabloyu değiştiriyordu yoksa tablo değiştiği için mi Dorian bunca kötülüğü yapıyordu.


    Unutmayalım 'Güzellik;yaz yemişleri gibidir. Çabuk çürür çok dayanmaz.' o yüzden klişelerden devam edelim, dış güzellikten çokta bir şey beklemeyelim ruhlara bakmaya çalışalım, ne kadar zor olsa da. 'Ruhun güzelliği, bedenin güzelliği kadar kolay görülmez.' - Aristoteles





    Kendimce bir inceleme yapmaya çalıştım umarım hoşunuza gitmiştir. Herkese iyi okumalar ve iyi günler dilerim.


    Allons-y
  • SARI SICAK (1)
    Birinci Bölüm
    Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
    Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
    Hüüpp içine çekti.
    Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
    Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
    Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
    Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
    Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
    Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
    bak babam getirdi diyorlardı...
    Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
    Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
    Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
    Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
    Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
    Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
    Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
    Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
    Hayallerim vardı...
    Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
    Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
    Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
    Ver elini İstanbul...
    Ondan sonra bize acı yok...
    Hayaller işte...
    Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
    Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
    Kırıldı umutlarım...
    Alındı çocukluğum elimden...
    Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
    Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
    İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
    Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
    aslında az gelir sadece dövdü dersem...
    Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
    Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
    orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
    Bir daha asla dönmedim...
    İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
    Kurtuluşa adım atmıştım...
    İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
    Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
    İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
    Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
    Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
    Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
    Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
    Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
    Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
    Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
    Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
    Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
    İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
    Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
    Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
    Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
    SARI SICAK!
    Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
    İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
    İyi günler beyefendi dedi.
    Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
    Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
    Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
    Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
    Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
    Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
    Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
    Aşk ayaklanmış hücremde
    Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
    sen
    sen...
    Birinci bölümün sonu.













    SARI SICAK (2)
    İkinci bölüm
    —SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
    Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
    Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
    Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
    Uçsa kuş değil
    Açsa kök değil
    Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
    Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
    Yıldızlar kayıyor
    Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
    Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
    Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
    Umudu terkisine atardı.
    O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
    Matbaacı iş çıkışında bekledi
    Bekledi
    Tırnaklarını yedi.
    Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
    Ama gelen giden yok
    Sordu her çıkana...
    Bugün gelmedi.
    Gelmedi.
    Haberiniz var mı?
    Adresi?
    Ya da nasıl ulaşırım?
    Kimseden cevap alamadı..,
    Kudurdu.
    Nafile.
    Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
    Her gün gitti iş yerinin kapısına
    YOK...
    Sırra kadem bastı..,
    Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
    Uzun bir zaman böylesi devam etti .
    Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
    Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
    Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
    Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
    Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
    Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
    Aklından geçer hayalleri...
    Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
    -şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
    Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
    Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
    Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
    Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
    Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
    Önce anlayamıyor
    -Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
    Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
    Nice sonra
    Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
    Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
    Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
    Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
    Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
    Sürekli bir ses kulaklarımda
    Baba nereye?
    Baba nereye?
    Acıktım.
    Yoruldum.
    Neden sonra duruyorum.
    Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
    Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
    Anladım ki akşam olmuş ...
    Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
    Şimdi merak had safhada...
    Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
    İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
    Gün ışımaya başlarken yola düştüm
    işte...
    Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
    Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
    Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
    Tam karşısındayım görmüyor.
    Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
    Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
    Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
    Farketmedi...
    İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
    Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
    Ohhh dedim...
    Kendime şaşırıyordum.
    Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
    Sanki ben çöpsüz üzüm.
    Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
    Yüzüne baktım kaldım...
    Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
    Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
    Soramadım ; saramadım
    Kal geldi ...
    Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
    Kedi gibi takip ettim.
    En dipte bir masa seçti ve oturduk.
    Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
    Ailem dedi...
    Ağlamaya başladı..,
    Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
    Bekledim mantıklı bir açıklama...
    Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
    Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
    En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
    Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
    Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
    Sade ve sadece SEN...
    Çok sevdim çok...
    Ben seni terketmedim ...
    Ben benden çalındım...
    İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
    İzlerim geçmişi bir eksik.
    Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
    Ahhh dönebilsek!
    O mutlu günlere.
    Sade ve sadece,
    Bir çift göz,
    Bekleyen,
    Matbaacıya,
    Ahhh dönebilsek!..
    Arkası yarın










    SARI SICAK (3)
    telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
    El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
    Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
    Terketmemiş
    Aldatmamış
    Hala beni seviyor...
    Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
    Şiirler
    Sarı sıcağım
    Ve geçen yıllar
    Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
    Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
    Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
    Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
    Günün yorgunluğunu alan oğul
    Canıma can katan oğul
    Allah razı olsun senden
    Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
    Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
    Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
    Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
    Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
    Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
    Kim verebilirdi ki düşlerini geri
    Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
    Büyütemedi de zaten
    Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
    Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
    Hayat...
    Günle doğar
    Ay ile biter
    Matbaacı için hayat
    Sarı sıcak
    Gerisi buzdan kesik
    Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
    Kaptığı gibi balkona çıkar
    Açar Alo demez
    Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
    Alo der
    Yeter bu
    Yeter...
    Yarın iki de aynı yer der kapatır...
    Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
    Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
    Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
    Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
    Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
    Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
    Ben anlattım sıra sende...
    Hadi dinliyorum...
    Matbaacı silkinir ve başlar...
    Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
    Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
    Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
    Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
    Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
    Anlamadım dedim...
    Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
    Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
    Örneklendireyim ...
    Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
    Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
    İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
    Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
    Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
    Nasıl düzelirim...???
    Tedavi...???
    Neden olmuş ...???
    Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
    Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
    Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
    Bende bittim...
    Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
    Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
    Farkında BİLE değilim...
    Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
    Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
    Der matbaacı sarılır ...
    Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
    Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
    Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
    Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
    Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
    Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
    Ağlayan sesi...
    Susuz açan kaktüsün yazgısı
    Harlı ateşin közü
    Karartma geceleri
    Umarsız küçüğün sözü
    Mayasız özü
    Korku yayılışa geçer sarar gözü
    Sonbahar giydirir örtü
    Çare-Siz kumar
    Maviden Umar
    Atar eteğindeki taşları
    Akar zındık gözyaşları
    Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
    —Günaydın
    —Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
    —Gerçekten mi
    —-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
    —-yooo gayet başarılı...
    —-Diyorsun
    Hece ölçüsü yok Kİ
    Yani başaramadım
    ——hece olayı başka...
    sen serbest yazıyorsun...
    hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
    Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
    ESKİMEYEN EKSİ EKİM
    Vakit Eylül’ün son saniyeleri
    Bir kaç saniye sonrası Ekim
    Ek-si-liş-im
    ESKİ EKİM
    Ne doğru ...
    Eksiğim çookkk
    Eskimeyen eksi Ekim
    Yalansız dosdoğru
    Çokkk eksiğim çoookkk...
    Ortak bir dilde özlemi bağırıp
    ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
    DUYAR mı...
    Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
    Hepsi buuuu...
    Eksilişler...
    Eskimeyen eski EKİM
    —-Beğendin mi
    —-Hemde çokkkk
    biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
    —-Mesela
    —-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
    —-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
    Sarı sıcak yazar
    İpin ucu serde
    Un serdim yerde
    Ekim hanım koş
    Sardı beni ateş
    —-Güzel
    —-De ben beceremiyorum
    ——ben çok becerebiliyom da sanki

    ——Sen iyisin
    Hafife alma
    —-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
    ——Ağır bir ünlem işaretisin
    ——Güzel bir benzetme...
    ——Ben de kırık nokta
    ——/nokta kırılınca virgüle döner...
    soluklanmak için...
    ____Nefes alamıyorum
    Soluksuz günü yudumluyorum
    Nefeslen neşelen
    silkin sonbahar hüznünden...
    yudumladığın gün yansın,
    dudaklarının dokunuşuyla...
    dön,
    bak bana...
    gamzelerinde rengarenk çiçekler,
    uçurtmalarla...
    ——Waaaaaawww
    Çok güzel
    Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
    ——olurdu ama ben olurdu...
    ——Sensin zaten Soooonnn şair
    Düşünüyorum
    Bir kere demiştin sonra
    Şiirle her şeyi yaptın sonra
    Sonra
    Çok düşündüm
    Sonrası Son Nefes
    Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
    —-şiirin sonuna nokta mı,
    yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
    —-Ünlemin altında kırık bir nokta
    Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
    Daha doğrusu
    —-ezilmek?
    yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
    devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
    isyan ateşi gibi...
    yanmalı barikatlar...
    alev topu sözler
    yakmalı ortalığı...
    sertleşmeli...
    rüzgarlar gibi sert esmeli...
    yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
    bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
    cesaret edememeli...
    —-Sen ne güzel bir ünlemsin
    Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
    Ebem kuşağından hallice
    Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
    Itıra renk katarcasına
    Baharın ayak sesleri
    Adım adım geliyor
    Rengini aldan
    Ala ala geliyor
    —-Bi daha oku...
    —-Hangisini
    —-son yazdığını...
    duygu tamam
    ama bi eksik var sanki...
    —-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
    —-afiyet olsunnnn
    —-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
    —-Yaşlı beyin
    Akıllıca
    Kafa kağıdı derler eskiler
    Senin kafa kağıdın küçük
    Ergen sivilcesi gibi
    Biliyorsun
    İtiraz edeceğimi
    Ondandır beyne bağlayış
    Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
    —-susuyorum dinle...
    Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
    Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
    bakamadım göz alıcı gülümsemene...
    ama içimde gümbür gümbür,
    gürül gürül çağladı kokun...
    gel otur kıyılarıma,
    ve ruhumun doruklarına dokun...

    KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
    Ömür diyorum ömür
    Bugün mü
    Yarın mı
    Son nefeste
    İçim şehla
    Dışım ebem kuşağı
    Oysa karadan bir kırık NOKTA...
    Belki son nefestir
    Aldığım
    Verdiğim
    Umuda
    kanat taksam Ne YAZAR
    TAKMASAM NE YAZAR...
    Kanatsız bir Ürkek serçeyim
    gören de var
    Görmeyen de
    Duyan da Var
    Duymayan da
    Umurumda mı
    Ne takdir beklerim
    Ne yüceltilmek
    İçimi boşaltıyorum
    Sen ordan isyan de
    Ben buradan direniş
    Son nefese inceden serzeniş
    SARI SICAK
    SON MU...
    Matbaacı boşanamaz
    Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
    Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
    Kurgusal değil duygusal...
    Kim bilir belli mi olur
    Belki son nefeste
    Belki son şiirde
    Belki son mısrada
    Buluşurlar...
    Bitti.
    SİBEL KARAGÖZ
  • Her şey birikir
    Sözler düşünceler ve nesneler biçiminde
    Her şey birikir

    Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı
    Akıyor sanılan kuruyor sanılan
    Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar
    Uçuyor sanılan her şey birikir
    Deney birikir

    Bizcil sen de
    Kuş mu sandın yalanı yanlışı
    Taksan kanatlanır mı?
    Yediğin seni yakacak
    Vurduğun seni yakacak
    Gör cehennem yok mu var mı?

    Her şey birikir
    Gösteren parmaklar, gören gözler
    Susan konuşan birikir
    Yargılarlar davasız dosyasız
    Silahsız sözcüksüz kansız kavgasız
    Dağ mı değil, ova mı
    Kent mi alan mı, değil
    Bir ülke insan birikir

    Gülten Akın