• Ben, tüm yaratılmışı; insanı, hayvanı, bitkiyi, taşı, toprağı... ne varsa yaratılmış her şeyi sevmeye çalışan, emekli öğretmen Vildan Güzel. Hayvanlara olan sevgim nedeniyle ve onlara bir parça yardımcı olmak amacıyla gittiğim kurslarda edindiğim becerilerle cam, ahşap, kumaş boyayarak ve bunları eş dostla paylaşarak elde ettiğim gelirle sokak hayvanlarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştım. Ellerimle çalışmakta zorlanınca da bütün hayatımda devam eden edebiyatla ilgime dayanarak yazmaya karar verdim.

    Bu kitap, akademik ve iddialı bir çalışma değil; sadece birikimimle yapmaya çalıştığım bir araştırma- inceleme olarak değerlendirilebilir.

    Bu çalışma, kitap okumayı sevdirmek, eserleri başka bakış açılarıyla okutmaya alıştırmak, geçmiş kuşaklarla bugünün kuşağı arasında bağ kurmaya çalışmak gibi amaçlarla ortaya çıktı.

    Niçin Mevlânâ? Son yıllarda hem ülkemizde hem de dünyada Mevlânâ'ya olan ilginin artması, tasavvuf ve Mevlevîliğin popüler kültürün önemli öğelerinden olması beni bu alana yönlendirdi.

    Mevlânâ'yı da yeniden tanımak ve tanıtmak istedim.
    İyilikle, huzurla, mutlulukla dolu bir dünya yaratmak için insanların özverili, başkalarını düşünen, sevgi dolu olmaları gerektiğini en güzel haliyle Mevlânâ düşüncesinde bulabiliriz.

    Mevlânâ " Dostum, ben senim, sen de bensin, kendini bırakıp da gitme kendinden, kendini başkası sanıp da sürme kapından. Gölge gibi senden hiç ayrılmayan biri varsa o da benim; dostum, kendi gölgene çekme hançerini." der Divan-ı Kebir'de. Mevlânâ, evrende her şeyin aşkta birleştiğini, sevgide "bir" olduğunu söyler.

    Çeşitli menkıbelerde ve eserlerinde Mevlânâ'nın içsel dönüşümü ile birlikte insana verdiği değer, insan sevgisi ön plandadır; ancak, sevgisi insanlarla sınırlı değildir. Canlı cansız bütün varlıkları sever Mevlânâ. Peşine takılan bir köpeği izlemiş, köpeğin götürdüğü yerde köpek yavrularını ve ölmek üzere olan annelerini görmüş, elindeki ekmekle onları doyurmuş, eve eli boş dönmüştür.

    Mevlânâ, insanları "suret ile asıl arasındaki bağı kurmaya, ayni kaynaktan gelmiş olmaları nedeniyle birbirlerine daima saygı, hoşgörü ve sevgiyle bağlanmaya" kısaca mânen olgunlaşmaya davet eder.

    Alabildiğine teknolojik bu çağda bile, yüreğimize dokunan, bizi en derinlerimizden kendi doğamıza ve çevremizdeki doğaya bağlayan ne varsa, zamana meydan okumaya devam ediyor. Hatta giderek artan bir hızla akan zamana karşı, güçlenerek meydan okuyor demek mümkün.

    Tüm yaratılışla paylaştığımız manevî çekirdeğimiz, bu hızlanan dönüşümde insanın kendini kaybetmeden var olmasını ve dönüşümde savrulmaktan öte onun parçası olup yön verebilmesini sağlayacak belki de tek güç kaynağı. Bu çalışmada, bu manevî çekirdeğin değişen zamanlar ve yazarların eserlerinde nasıl yeni dalgalar yarattığını görmenin yanı sıra, bu dalgaları kendi içimizde de, yaratılışın her anında ve her yerinde atan tek bir yürek gibi, duyumsayabilmemiz dileği ile...

    .....
    Vildan Güzel
    Sayfa 10 - Okumuşlar Yayıncılık; 1. Baskı: Mayıs 2018
  • Cesaret sağlam bir yürek,düşünen bir kafa ister.
    #siyahinci
  • https://youtu.be/1n3FqTnn8-A

    Dağlarının, dağlarının ardı,   
    Nazlıdır.   
    Uçurum kıyısında incecik bir yol   
    Gider dolana - dolana,   
    Bir hastan vardır, umutsuz,   
    Belki Ayşe, belki Elif   
    Endamı kuytuda başak,   
    Memesinin, memesinin altında,   
    Bir sancı,   
    Bir hayın bıçak...   

    Ölüm bu,   
    Fıkara ölümü   
    Geldim, geliyorum demez.   
    Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,   
    Ya da seher, mahmurlukta,   
    Bakarsın, olmuş olacak.   
    Bir hastan vardı umutsuz,   
    Hasreti uykularda,   
    Hasreti soğuk sularda.   
    Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,   
    İki mavi, kocaman korku çiçeği,   
    Açar, derin kuyularda...   

    Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.   
    Hiç akıl edip de düşünen var mı?   
    Gün kimin hesabına tutar akşamı,   
    Rahmetinden kim demlenir bulutun,   
    Hayırlı evlat makina   
    Nasıl canavar kesilir.   
    Kurdun, karıncanın rızkını veren   
    Toprak nasıl ayartılır,   
    Yüz vermez topal öküze,   
    Ve almaz koynuna kara sabanı.   

    Sepetçioğlu'm kömür işçisidir,   
    Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif   
    Mal, haraç - mezattır,   
    Can, pazar - pazar.   
    Kırmızı, ak ve esmer,   
    Yumuşak ve sert buğdayları   
    Yaratan ellerin sahibidir bu,   
    Kör boğaz, nafaka uğruna,   
    Haldan düşmüş, tebdil gezer...   

    Dağlarının, dağlarının ardı   
    Nasıl anlatsam...   
    Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.   
    Çırılçıplak,   
    Vay kurban...   
    "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."    Yiğitlik, sen cehennem olsan bile   
    Fedayı kabul etmektir,   
    Cennet yapabilmek için seni,   
    Yoksul ve namuslu halka.   
    Bu'dur ol hikayet,   
    Ol kara sevda.   

    Seni sevmek,   
    Felsefedir kusursuz.   
    İmandır, korkunç sabırlı.   
    İp'in, kurşun'un rağmına,   
    Yürür pervasız ve güzel.   
    Sıradağları devirir,   
    Akan suları çevirir,   
    Alır yetimin hakkını,   
    Buyurur, kitabınca...   

    Gün ola, devran döne, umut yetişe,   
    Dağlarının, dağlarının ardında,   
    Değil öyle yoksulluklar, hasretler,   
    Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır,        
    Bir tek zeytin dalı bile yalnız...   
    Sıkıysa yağmasın yağmur,   
    Sıkıysa uyanmasın dağ.   
    Bu yürek, ne güne vurur...   
    Kaçar damarlarından karanlık,   
    Kaçar, bir daha dönemez,   
    Sunar koynunda yatandan,   
    Hem de mutlulukla sunar   
    Beynimizin ışığında yeraltı.   

    Her mevsim daha genç, daha verimli,   
    Sunar, pırıl - pırıl, sebil,   
    Ömrünün en güzel aşk hasadını,   
    Elimizin hünerinde yeryüzü.   
    Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,   
    Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe   
    Şafakla doğan işgücü.   
    Yalanım yok, sözüm insan sözüdür,   
    Ol kitapta böyle yazılıdır,   
    Ol sevda, böyledir çünkü...                      
  • Gelirim dediydin.. Gelmedin. Gelseydin, burada bahar gelmeden açan çiçekleri gösterecektim sana.. Ve yaz gelmeden yetişen meyveleri..
    O kadar güzel açıyor ki çiçekler burada.. Yüzleri öyle masum, dilleri öyle samimi.. O kadar güzel meyveler yetişiyor ki burada.. Saçları gün ışığı, gözlerinden sevgi damlıyor her bakışlarında.. Bazen yağmur yağıyor yanaklarından şıpır şıpır, inciler dökülüyor gözlerinden pıtır pıtır.. Bazen yüzlerinde gökkuşağı beliriyor.. Bazen de güneş utanıyor doğmaya, onlar sımsıkı sarılınca dualarına.. Ve ardın dan.. Ardından dallar çiçek açıyor, çiçekler meyveye duruyor, bahar geliyor..
    Mevsim bilmiyor burada çiçekler, aylar sevgi olunca.. İklim bilmiyor meyveler, günler hoşgörü olun ca.. Aylardan sevgi, günlerden hoşgörü olunca her mevsim bahar kokuyor.. Gönüllerde çağlayanlar gibi ferahlık çağlıyor, güller çevresine gülücükler dağıtıyor, gamzeler çakıyor.. Bir yaprak hışırtısı.. Bir ırmak çağıltısı.. Bir kuş cıvıltısı.. Sonra tatlı bir meltem.. Etrafa gül kokuları yayılıyor..
    Hoşgörü, çok güzel ve çok özel bir kelime.. İnsanları engince kucaklamak, sımsıcak karşılamak demek.. Dayanmak, katlanmak, tahammül etmek demek.. Affedilebileceğimiz her şeyi affetmek, farklı düşüncelere saygı göstermek, kusurlara göz yummak demek.. Hoşgörü, kabul edilmesi mümkün olmayan düşünceler karşısında yumuşaklıkla hareket.. Hoşgörü, merhamet etmek.. İnsana, mesleğine ve fikrine bakmadan saygı göstermek.. Herkesi kendi konumunda kabul ederek, ‘‘Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek’’ demek..
    Hayata hoşgörüyle bakınca insan, hadiseler yumuşuyor.. Yapılan iyi hareketler değer buluyor.. Ortaya konan güzel işler daha bir iyi görünüyor.. Gül yaprağına yazılan gülden ifadeler gibi göz kamaştırıy or.. Kumrunun yuvasına dönüşü gibi mutluluk veriyor.. Hoş davranışlar güzellikleriyle büyüyor büyüyor, yerlere göklere sığmaz oluyor.. Hatalar büyütülmüyor, dikkate alınmıyor, görülmez oluyor.. Kusurlar küçülüyor küçülüyor, bir iğnenin deliğine sıkışıp kalıyor, rahatsız etmiyor..
    Burada, güzel baktığı için güzel gören, güzel gördüğü için güzel düşünen, güzel düşündüğü için hay atından lezzet alan, birbirinden güzel ve birbirinden değerli dostlar var.. Ama ne dostlar.. Hoşgörüyle bakanın geniş olur yüreği.. Yüreği geniş dostlar.. Hoşgörüyü onlarda gördüm ben.. Gelseydin bir bir anlatacaktım sana.. Dikensiz gülü herkes görür.. Bakmasını bilip de dikende gül gören ‘’hoşgörü bakışını’’ anlatacaktım sana..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin burada öğrendiklerimi anlatacaktım sana bir bir.. Hoşgörü, iyilikleri iyilikleriyle alkışlayan, düşeni kaldıran el diyecektim.. Kötülükleri iyilikleriyle savan, gönüllerden coşan sel diyecektim.. Ne baharı belli ne de yazı, kışta çiçek açan dal diyecektim.. Hoşgörü, zorda kalmışların haline dil ve en güzeli de, sevgiyi bilenlere gül diyecektim..
    Saygı görmek istemeyen, hoşgörü ve müsamaha ummayan var mıdır dünyada?.. Ya da sevgi bekle meyen? Küçük bir çocuk, yaramazlıklarından ötürü anne ve babasından müsamahalı olmalarını ister.. Yerinde duramayan bir öğrenci, okuldaki taşkınlıklarından dolayı öğretmenlerinden hoşgörü bekler.. Suçlu, karakolda polislerden, mahkemede hakimlerden af diler.. Küçük büyüğünden, müs tahdem müdüründen, memur amirinden, asker komutanından her zaman hoşgörü ve müsamaha ister.. Kim istemez, etrafında sevgi ve hoşgörü meltemlerinin esmesini.. Ve kim beklemez, muhabbet hisleriyle kucaklanmayı..
    İnsan için en büyük teselli ve ümit kaynağı affedilmektir, merhamettir, hoşgörüdür.. Hepimiz, dünümüzün ve bugünümüzün sevgi, saygı ve hoşgörü ikliminde geçmesini arzularız.. Yarınlara da öylesine emin ve endişesiz yürümek isteriz.. Ama sevgi de, saygı da, hoşgörü de liyakat ister.. İnsanları sevmeyen sevilmeye layık değildir.. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur.. Etrafındakileri hoşgörüyle kucaklamayanın müsamahaya liyakati olamaz.. Bu dünya etme bulma dünyası değil midir? Eden bulur.. Yeren yerilir.. Seven sevilir.. Affeden affedilir.. Hoşgören de hoşgörülür..
    Affedilmenin yolu affetmekten geçer.. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz.. Taşlanmaya götürülen bir günahkar karşısında eli taşlı kalabalığa, Hazreti İsa aleyhisselam şöyle seslenmişti:
    — İlk taşı, hiç günahı olmayan biri atsın!
    Bu sözden sonra artık bu işe kim yeltenebilir?.. Taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya kim cesaret edebilir?..
    Affetmenin ve hoşgörmenin ölçüsü bellidir.. Bu insani değerler, layık olanlar için geçerlidir.. Başkalarının hakkının söz konusu olduğu bir yerde müsamaha göstermek, kimsenin hakkı değildir. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan kişileri hoşgörmek ve onları affetmek, insanlığa karşı bir saygısı zlıktır..
    ‘‘Geleceğin dünyası kinin, nefretin, şiddetin, kavganın, savaşın üzerine değil, sevginin, hoşgörünün, birbirimizi kabullenmenin üzerine bina edilecektir.’’ İşte bu yüzden, yeni nesle verilebilecek en büyük armağan onlara hoşgörü bakışını ve affetmeyi öğretmek olacaktır.. Tarlada izi olmayanın har manda yüzü olmaz.. Öğretmen okulda, annebaba evde çocuğa karşı hoşgörülü olmalı.. Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir. Sabır acıdır, meyvesi ise tatlı.. Hoşlanmadığına sabredemeyen, hoşlandığını elde edemez ki..
    İçimin en iç yanı.. Bunları anlatacaktım sana uzun uzun.. ‘’Hiç kimseye hor bakma, incitme, gönül yıkma’’ diyen dostlardan; hoşgörüyü bir muska gibi giysisine değil yüreğine takan kahramanlardan bahsedecektim.. Sana ümitlerimizi, solmayan günlerimizi anlatacaktım.. Açılan kapıları, kapıları açanı.. Hoş gelenleri.. Hoş bulduk diyenleri.. Özlenen gelince, özleyenin gözlerindeki gökkuşağının renklerini anlatacaktım..
    Yürek taş gibi olunca kalpler kırılır, gönüller yıkılır.. Toprak gibi olunca dostluklar kurulur, güller açılır.. O halde saygı toprak, sevgi güldür.. Hoşgörü ise bir gül bahçesinin adı..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin kucaklayacaktım seni doyasıya.. Taa gönle uzanasıya.. Çayımızı kendi ellerimle her zamanki gibi yine ben demleyecektim.. Çay, yalnızlığa hüzün taşır.. Sohbete ise muhabbet.. Muhabbet demleyecektim.. Ve gül bahçesinde hoşgörüyle olgunlaşan muhabbet güllerini anlatacaktım sana..
    Yılmaz SADIKLI
  • ''Karanlığı loşluğa dönüştürürsek bir şeylerin ışıldadığını görürüz.''
  • ''Artık herkesin kulaklarına tıktığı kulaklıklarla dolaştığı, gözlerini ışıklı bir ekrandan ayırmadığı bir dünyada yaşadığımız için sıradan bir günün sükunetinde olağanüstü bir buluşma lütfuyla karşılaşmamız oldukça zor.''