• Biri ilk defa inciyi keşfetmeden önce acaba kaç kişi istiridyenin dışı çirkin diye - içine bakmaya değer görmeyip - bir kenara fırlatıp attı acaba ? Düşünmeden edemiyorum...
  • 238 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Birçok kitapta o kitaba geç kalmanın pişmanlığını hissetmişimdir. Puslu Kıtalar Atlası en doğru çağımda karşıma çıkıp zihniyetime nakşetti. yirmili yaşlardaysanız ve efsunsal, mistik gerçeklikle yazılmış fazla kurgu okumadıysanız çarpar. osmanlı zamanına götürmesi, İhsan Oktay Anar Bey’in Felsefe Doktoru olması da eklenince çarpması vuku bulacağı şüphesiz bir eylemdir. hayalle gerçek arasında bir kuklaydım diyebilirim romanla hemhal olduğum şu iki günlük süreçte.
    Descartes'in sözü üzerinde ne de çok durmuş İhsan Oktay Anar Bey. sözü bağlayışı Rendekar’ı bile mest etmiştir diye düşünmeden edemiyorum. “düşünüyorum öyleyse varım değil, düşünüyorum öyleyse siz varsınız.” nitekim Uzun İhsan Efendi aracılığıyla “Gördüğün her şey benim düşüncemden ibaret. bunu sakın unutma. zihnimle bütün olaylara yön verebilirim. eğer ister ve düşünürsem, şu gemiyi içindekilerle birlikte yok edebilirim.” derken de ‘siz’ varlığını ‘zihne’ aktarmıştı.

    Osmanlı döneminde yaşamadın ki sen İhsan Oktay Bey’ciğim, nasıl böylesi tasavvur edebilirsin Osmanlı’yı? Kitapta Ebrehe vasıtasıyla bizlere sunduğun zaman makinesini bulup Osmanlı dönemine gittiğine inanmamam için 1 tane bile sebep yok :)

    Kitabın İlk cümlesi “ulema, cuhela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, isa mesih'ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” Bir cümle, ki kitabın ilk cümlesi, nasıl bir insanı hem korkutup hem de içine çekebilir? Girizgahı unutulmayacak kitaplar listelense zirveye oynar. kitabın içinde macera isteyenleri eleme usulü ile resmen ilk cümlede eliyor üstad.

    Türk Edebiyatı’na laf edenlere, çeviri kitap düşkünlerine en az bir doz önerilecek kitap, Kitab-ı Azam’lardan. (Burda sanırım İhsan Oktay Bey’e bir selam eylemek farz oluyor, Yozgatlı ve 1960 doğumlu üstad. 95’te yayımlanan ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası. Allah uzun ömürler versin. nihayet bir eserini okuyabildim kitaplığımın rafları diğer kitaplarının yolunu gözlüyor. tanışmak da nasip olsun.)

    Simyacı’yı, A’mak-ı Hayal’i okuyup zihniyetini bulanların haleti ruhiyesini ele geçirebilecek bir diğer kitap diyebiliriz Puslu Kıtalar Atlası’na. Daha ilk sayfada okura şu dizelerle etkileyici bir merhaba diyor:
    “tui lucent oculi
    sicut solis radii
    sicut splendor fulguris
    lucem donat terebris”
“senin karanlıktan uzak erdemli gözlerin 
güneşin ışıkları gibi parlıyor“
    “bu kitabı okuyacaksan sen özelsin” demenin diğer adı.

    Okurken ayrı, bitirdikten sonra ayrı bir büyüsüne kapıldım. Hiçbir kelimesi kaçırılmayacak bir kitap. sevgili Esra, unutmayalım da birkaç ay sonra tekrar okuyalım olur mu, bambaşka duygularla. beyninin pasını alması lazım arada büyülü bir eserin. heh, bu arada “Behey Teres!” demekten vazgeç :) Burnumda İstanbul kokusu var İhsan Oktay Bey İstanbul özlemimi depreştirdiniz, var olun!
  • 239 syf.
    ·9 günde·5/10
    Kur'an'a farklı bir bakış. Tarihsel bakış açısı nam-ı diğer. Tıp okuyanların bir süre sonra her şeye bilimsel gözle bakıp alternatif tıpı cahilce ya da geri kalmış bulması gibi bu kitapta eski yaklaşımları beğenmiyor. Yeni bir yaklaşım öneriyor. Her şeyi aslında anlatılmak istenen bu değil deyip günümüz dünyasının "aklının" anlayabileceği şekilde anlatmayı hedef alıyor. Hâl böyle olunca ortada ne melek kalıyor ne cin ne de mucize...

    Benim bu kitabı tamamen kabul edecek ya da reddecek bir ilmim yok maalesef. Ancak mantıklı gelmediğini söylemeliyim. Bunun birinci nedeni: tarih diye hangi kaynağı kullanıyor ki bu söylediklerinden bu kadar emin olabiliyor ? İsrail'in kaynaklarından Kur'an'ın ayetlerini anlayacağımızı sanmıyorum. Gerçi hangi kaynak,kimin kaynağı olursa olsun -Kur'an dışında- saf- sonradan ekleme yapılmamış şekilde günümüze ulaşabileceğinden şüphe duyar insan. Bu yüzden bana bu "tarihsel" yaklaşım mantıksız geldi.

    İkinci nedeni: Anladığım kadarıyla yazarın amacı Kur'an'ı canlı hale getirmek. Daha 'anlaşılabilir' olmasını sağlamak. Ama düşünmeden edemiyorum peygamberimiz (s.a.v.) döneminde insanlar tarihi o kadar biliyor muydu ? Elbet öyle bir şey olsaydı peygamberimiz (s.a.v) in hadisleri yoluyla bize ulaşırdı diye tahmin ediyorum, bakın bu olay şöyle şöyle diye. Ben okurken sonlara doğru çok zorlandım. Özellikle kıssalara genel bakışta. Her kıssayı acaba şimdi nasıl yorumlamış olabilir diye düşünmeye başladım. Bence Kur'an'ı okurken aklımıza bu soru yerine Allah ne demiş olabilir demeliyiz. Gerçi bunu da açıklıyor ama bence mucizeyi kabul etmek asıl mesajların anlaşmasına engel değil.

    Tabi ben kendimce kitap okuyucusu olarak eleştiriyorum. Belki haklıdır ve şimdiki alimler yanılıyordur bilemem. Ama benim içime bu yaklaşım sinmedi. Yazar bu düşüncelerinden ötürü toplumdan dışlanmış. Yapma,etme denmiş. Böyle yapılmalı mı emin değilim. Evet, içinde olmaması gerektiğini düşündüğümüz şeyler var ama onu reddettikçe daha ünlü olurmuş gibime geliyor. En iyisi herkes kendi hesabını kendi verecek. Allah çabasını mübarek etsin inşallah.

    Son olarak bu kitabı okumanın benim için erken olduğuna inanıyorum.Önceden ilmi olmayan biri için kafa karıştırıcı olabilir. Dikkat etmekte fayda var.Ben biraz pişman oldum.
  • %17 (110/648)
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Şişirmeyin kitapları bu kadar
    Bittikten sonra hayal kırıklıklarımı toplamak size kalmıyor tabi
    İnsanlar farklı kitap okumadı da bu yüzden mi ilk okudukları hayatlarındaki en iyi kitap oldu diye düşünmeden edemiyorum..
  • 120 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Okurken farkettim ki ben bu kitabı lisede günümüz Türkçesi ile okumuşum, annem bana kendi okulunun kütüphanesinden getirmişti hatta, ama sonunu unutmuşum o yüzden hiç sıkılmadan tekrar okudum:)

    İlk defa orijinal metin ile bir kitap okudum gerçekten bambaşka bir tecrübeymiş mutlaka tatmalısınız.

    Kitap 1873 yılında tefrikalar halinde yayımlanmış ve 1875de roman olarak bir araya getirilmiş. Tarihteki ilk Türkçe roman olarak kabul ediliyor ve 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın getirdiği batılı tarzda yeniliklerden çok fazla etki içeriyor. (1851deki Ermeni harfleri ile yazılan Akabi hikayesi bundan öncedir ama Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Osmanlıcadır ve literatürde halen ilk olarak geçer.)

    Görücü usulü ile evlilik, kadınların günlük hayatta çektiği zorluklar, kadın erkek eşitsizliği, kadınların eğitimsizliği ve en çok da kadınların tüm bunlara boyun eğmişliği hakkında bu kadar açıkça ve dönemine rağmen cesurca eleştiri yapabilmesi benim çok hoşuma gitti.

    Hikayede bir miktar abartılmış tesadüfler ve masalsı olaylar bulacaksınız. Bazı yorumlarda bununla ilgili sert eleştiriler gördüm ama beni rahatsız etmedi. Bence gerekli ve tat veren nüanslardı.

    İncelemede son hakkında bilgi vermeyi hiç sevmiyorum ama sonu öyle mi bağlanmalıydı diye sormakla birlikte aksi olsa hikaye yavan kalırdı diye de düşünmeden edemiyorum.

    Bu kez orijinal metinden okuduğumdan mıdır, ilkini lisede ikinciyi daha aklı başında bir yaşta okuduğumdan mıdır bilmiyorum ama kesinlikle bir daha unutmam.

    Tarihimizdeki gelişmelerin kültürümüze etkisini görmek ve erken dönem Türk Edebiyatı ile tanışmak isteyen herkese bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum okuyun okutun:)
  • Bazen gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum ..

    Johann Wolfgang Von Goethe