• 48 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Geçmişimizde biriktirdiklerimizdir bir bakıma gelecek; an'ı güzel yaşayıp, ardımıza bıraktıklarımız...

    Herkes merak eder geleceği, ya da özünde kim olduğunu. Sorgulamak çoğu zaman faydalı bir eylemdir, bazen cevap alınamayacağını bile bile... Yavru kurt Lukas da sorgulayan bir kurttur. Ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Sekiz yaşına henüz yeni girmiştir. Büyüdükçe yeni sorular takılmaya başlar aklına Lukas'ın. Sekizinci yaş günü partisinden sonra artık kim olduğunu ve geleceğinin nasıl olacağını merak etmeye başlar. "Ben kimim?" ve "Geleceğim nasıl olacak?" sorularına cevap bulmak ister. Annesi ve babasına sorar; ancak tatmin edici bir cevap alamaz. Düşünmek için ormanın derinliklerine doğru bir yürüyüşe çıkar, bir cevap bulabileceğini umarak. Hikaye burada başlar bir bakıma. Sorusunu cevaplayacak kimseler arar Lukas. Önce bir kuzu, sonra tilki ve bir baykuş grubu ile yolları kesişir. Kendine ve hayata dair sorularını onlarla da paylaşır. Verdikleri cevaplar her ne kadar kendilerince mantıklı olsalar da Lukas hala istediği cevabı bulabilmiş değildir.

    Üzgün ve düşünceli, evinin yolunu tutmuşken neşeli bir köstebek çıkar karşısına gün doğumunda. Onunla da paylaşır düşüncelerini. Köstebek doğru cevabı mı verdi yoksa cevaba kendisinin ulaşması için doğru yolu mu gösterdi bilinmez. Kitap sonunda bir ipucu veriyor okuyucuya; ancak bir sonla bitmiyor. Severim sonunu okuyucuya bırakan kitapları. "Sonsuz kitap" diyorum bu türlü kitaplara ben. Hem sonu olmadığı için sonsuz kitaptır bunlar, hem okuyucuya sonsuz hayaller sunduğu için sonsuz kitaplardır.

    Çocuklarla etkileşimli olarak okunacak güzel bir kitap. Az resimli ama etkileyici. Okumayı öğrenmiş çocuklar için uygun olmakla birlikte okul öncesi dönem çocuklarına da okumaya uygun nitelikte bir kitap.
    Mutlu okumalar
  • Medeniyet öğretir, kültür aydınlatır. İlki öğrenmeyi, diğeri meditasyonu talep eder. Kendini tanımak ve dünyadaki yerini bilmek için gösterilen iç gayret olarak düşünmek ve meditasyon, ders çalışmaktan, eğitimden, gerçekler ve gerçekler arasındaki ilişkiler hakkın- da bilgi toplamaktan çok daha farklı bir eylemdir. Meditasyon bilgeliğe, dinginliğe, iç huzura, bir çeşit Yunan katarsisine götürür. Bu, yüzünü sırlara dönüş, dinî, ahlâki veya sanatsal bir gerçeğe ulaşmak adına insanın kendi derinliklerine yaptı- ğı bir yolculuktur. Öte yandan öğrenme, varoluş koşullarının tanınması ve değiştirilmesi amacıyla doğaya dönük olmak- tır. Bilim gözlem, tahlil, açımlama, deney, tahkik yöntemle- rini uygularken, tekeffürün manası salt marifettir (neoplato- nizmde marifete mantıküstü ulaşma yöntemi). Tefekkür dolu gözlem "istek ve arzulardan arınmıştır" (Schopehauer), yani işlevsiz ve çıkarsız gözlemdir ki, bilim hiçbir zaman bu de- ğildir. Tefekkür bir bilim insanının tayrı değil, bir mütefek- kir, şair, sanatçı veya sufi tavridır. Bilim insanı da tefekküre aşinadır fakat bu anları bilim insanı işlevi ile değil, bir insan, bir sanatçı (çünkü bütün insanlar bir miktar sanatçıdır) olarak müşahade etmiştir. Meditasyon kendine hâkim olmayı, bilim doğaya hâkim olmayı sağlar. Bizim eğitim sistemimiz yalmız- ca medeniyetimizi inşa eder, fakat kendi kendine kültürümü- ze bir fayda sağlamaz. 93
  • “Düşünmek sahte bir eylemdir, başka bir şeyin yerine geçen bir eylemdir. Sana bir şeylerin olup bittiğine dair sahte bir his verir ama aslında hiçbir şeyin olduğu yoktur. Bu yüzden, düşünmekten hissetmeye geç. Bunun en iyi yolu da kalbe doğru nefes almaya başlamaktır..”
  • İnsanlığın öz diline önem vermesi, ona özen göstermesi; eski dil-yeni dil kavgasının çok berisinde bir sorundur. Düşünmenin tek olanağı dildir. Dili; düşünceyi aktarmak için gerekli, hem de çok gerekli bir araç olarak görmek yeterli değildir. Dilin olmadığı yerde düşünce de söz konusu değildir. Dil; bilincimizin gerçeklik kazanmasının, bütün bilinç olgularının biçime kavuşarak, dışımızdaki başka bir özneye aktarılmasının tek güvencesidir. Kısacası dil, tüm iç olgularımızın iletilmesine yarayan bir araç değil, bu olguların ‘’iletilmesi’’dir. Dil olmadan, bilinç de yoktur. Olsa bile, bilinç denen şey, dilsel anlatıma dönüşmediği sürece, tek bir öznenin içinde tutsak kalan, soyut bir ruhsal olgudan öteye gidemeyen dağınıklıktır. Dil, bütün bir insanlık kültürünün içinde biriktiği bir araç değil, kültürün ‘’kendisi’’dir, çünkü hiç bir düşünce, hiç bir duygu, dile dönüşmeden var olamaz. Dil; insanlığın kendini gerçekleştirdiği en önemli işaret dizgesidir. Dil, insanlığın kendisidir.
    Bir ulusun kendi toplumsal yaşantısına, bu yaşantının gereklerine, yine bu yaşantıdan doğan somut koşulların oluşturduğu duyarlığa göre bir dil geliştirmesi; o ulusun kültürel kişiliğini elde etme, sağlamlaştırma, geleceğe iletme yolunda yaptığı kaçınılmaz bir eylemdir. Bu çaba, dillerin birbirlerine karşı üstünlükleri veya aşağılığı biçiminde değil, her dilin, kendi yapısına özgü olanaklarını işleterek geliştirmesi anlamında alınmalıdır. Yabancı biçimlerle, yabancı sözcüklerle düşünülen hiçbir şey bizim değildir. ‘’Bizim olanı’’, ‘’bizim ettiğimiz her şeyi’’ , yalnızca kendi dilimizle düşünebiliriz, düşünmemiz gerekir, düşünmek zorundayız. Yoksa, aktarmacılıktan kurtulmanın çaresini kolay kolay bulamayız. Aktarma yoluyla sunulan düşünceleri, ancak o yabancı sunuş biçimlerine yakınlığı olan kimseler anlayabilirler. Oysa Türk okuru, Türk aydını, başka bir dili gereksemeden, kendi düşünürlerinin gücüyle, kendi dilinin olanaklarıyla düşünebilir, yazabilir, yaratabilir hale gelmelidir, gelebilir, bu olanak vardır; yeter ki, bilimle, düşünceyle uğraşan kişiler, eski-yeni, sağcı-solcu çıkmazını bırakıp, bir düşüncenin, Türk okuruna, ancak kendi dilimizle, bütün açıklığı, bütün inceliği, bütün yoğunluğu içinde anlatılabileceği gerçeğini kavrasınlar.! Daha açık bir deyişle, çağdaş dilbiliminin ve anlambiliminin sesine, ilkel ve zorunlu bir ilgiyle de olsa kulak versinler.! Hem, kendi diliyle aklını ve yüreğini yoğurmasını beceremeyen bir düşünür, aşılama bir düşünürdür, kişiliksizdir, toplumuna yabancı bir kimsedir. İnsan, kendi dilinin dışında büyük olamaz, bilgin olamaz (bazı bilimsel bulguları bu yargıya katmadığım doğaldır). Başka dillerde önemli yapıtlar verdikleri öne sürülen kimseler hem bir ayrallık (istisna), hem de aldatıcı bir görüntüdür. Her büyük kafa, ilkin kendi dilinde büyüktür. Kendi dilinin tüm olanaklarını, ussal ve duygusal etkinliğe eğemeyen kimse, başka dilde de başarılı olamaz.
    Bir dili, dillerin en soylusu, en incesi veya güzeli görmek nasıl bilimsel bir yanılgıysa, bir dili kimi kavramları anlatmada yetersiz görmek de aynı nitelikte bir yanılgıdır. Her dil; kendi yapısının, kendi biçiminin özelliklerine göre davranır, işler. Fakat bütün bu kendine özgü özelliklerinden önce , her dili belirleyen ortak, genel özelliklerin varlığı; diller arasında nitel bir ayrıma gitmemizi kesinlikle engelleyecek güçte bir kanıttır. Bir dil, anlatım gereksinmelerini işlene işlene karşılar. İşlenmeyi zorunlu kılan etki ise, bu anlatım gereksinmeleridir. Başka bir deyişle, kimi kavramları, kimi düşünceleri kendi dilimizde ‘’dile getirebilmek’’ için, bu kavram ve düşüncelerin, gerçek birer gereksinme haline gelmesi şarttır. Yani, önce, özümlenmeleri gereklidir. Özümleyebilmek için de, o düşünceyi, o kavramı, kişinin kendi kültür yaşamında etkin kılması zorunludur. Yalnızca belirli kişilerin tekelinde kalan ussal etkinlikler, topluma mal edilmedikleri, ya da mal edilmek istenmediği veya bu kişilerin bu etkinlikleri topluma mal edecek güçten yoksun oldukları içindir ki, bu etkinlikler, çoğumuza, başka gezegenlerden yansıyan yaşam dışı şeylermiş gibi gözükür. Düşüncelerini ve duygularını, kendi dilinin öz değerleriyle söylemeyen kişi, bırakın bilim ve sanatı, ulusallık bilincinin dışında kalmaya tutsaktır. Bu söylediklerimiz, elbette, anlatılmak, dile getirilmek için ‘’sözlü dil’’i, yani konuştuğumuz dili gerektiren etkinlikler için geçerlidir. Sözlü dili de içine alan ‘’işaretbilimini’’, dolayısıyla başka anlatım araçlarını gerektiren başka işaret dizgelerini unutmuyoruz. Ne var ki, işaret dizgelerinin içinde, sözlü dil, en önemli olanıdır.
    Bu açıklamalardan sonra, niçin kendi dilimizi, Türçemiz’i savunuyoruz, niçin yabancı sözcüklere ‘hayır’ diyoruz, açıkça beliriyor. Türkçemiz sorunu, her şeyden önce kültürel varlığımız, düşünsel kişiliğimiz sorunudur. Bir düşünce, ancak kendi dilimizde düşünülüp anlatılabileceği, dile getirilebileceği oranda bizim için düşünce olacağından, Türkçemiz sorunu, eski-yeni, sağ-sol, ilerici-gerici didişmesinin berisinde ve dışında yer alıyor. Amaç, bir sözcüğün yerine, salt yeni olduğu, salt taze bir yaratı olduğu için, başka bir sözcüğü koymak değildir. Amaç, düşünceyi kendi dilimizle yoğurmak, ona kendi dilimizle dilsel kalırlık sağlamaktır. Bunun da tek ölçüsü, dilimizin kendine özgü olanaklarıdır. Bu olanakların tek somutlaşma, tek gözlemleniş alanı ise, dilin ‘’kullanımı’’dır. Çünkü dil, ünlü bir dilbilimcinin dediği gibi, ‘’kullanımdan başka bir gerçek tanımaz.’’ Dışardan uygulanacak her değiştirici eylem, bu kullanıma uymadığı sürece, sonuçsuz kalmaya tutsaktır. Yeni gereksinmeleri yanıtlayacak yetenek, dilin kendi yapısında vardır zaten, önemlisi, bu yapının özelliklerini, ‘’kullanımı gözden hiçbir zaman ırak tutmadan’ yakalayabilmektir. Yanılmıyorsam, çağdaş dilbiliminin gereklerini ve gerçeklerini yansıtan tek akla uygun yol da budur.
    *
    Milliyet Sanat, 29 Ağustos 1975
  • -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden,
    gözyaşıyla yara sarmak.-