• 520 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    !!!Eser miktarda spoiler ve alıntı içerir!!!

    Dünya edebiyatında öyle eserler vardır ki karakterleri artık ölümsüzleşmiş , yazarının dahi önüne geçmiştir. O karakterler artık hayatımızdan bir parçadır, sanki her gün rastladığımız arkadaşımız, eşimiz, dostumuz gibi. Yazarları çoktan hayata gözlerini yummuş, toprak olmuştur lakin o karakterler hala aramızda nefes alıp vermektedir. Hatta bazen öyle ki , karakteri biliriz tanırız fakat yazarı sorulduğunda 'acaba' diye bir tereddüte düşeriz. Mesela Don Kişot, mesela Raskalnikov ve mesela Martin Eden. Herhalde yazar-karakter sorunsalının en çok yaşandığı eserdir Martin Eden. Yıllar boyunca insanlar bu karakteri o kadar benimsemiş ve içselleştirmiş ki hala hakkında söz ettiren bir yapıt haline gelmiş.
    ***
    Yazara ve esere bir göz attığımızda ilk intiba sanki klasik denizci hikayesi , klasik Jack London tarzı diyebiliyoruz fakat çok yanılıyoruz. Martin Eden'a baktığımızda çok ciddi bir mesele ile karşılıyoruz. Amerikan Edebiyatının ilk sosyalist eğilim gösteren bir yazarın, yarı otobiyografik bir nitelik taşıyan, Künstlerroman geleneği ile ele alınmış muazzam bir olgunluk dönemi eseri. Tamamıyla bir ortaklıktan söz edemesek de dediğim gibi kitap Jack London'un hayatından büyük izler taşıyor. Mesela kitaptaki Ruth karakteri Jack London'ın lisedeyken büyük hayranlık duyduğu Mabel Applegarth'dan esinlenilmiştir. Bir diğer örnek ise Martin'in yazdığı ilk hikaye ile London'ın yazdığı hikaye arasında büyük benzerlikler mevcut. Bu gibi birçok benzerlik var tabi fakat uzatıp da incelemenin sıkıcı olmasını istemem.
    Gelelim asıl meseleye. Martin Eden kimdir , neyin nesidir, ne yapar , nelerle uğraşır , nerede yaşar vs. vs. Başlarda kaba , saba , görgüsüz, eğitimsiz, maceraperest ve vurdumduymaz bir denizciydi Martin. Ta ki hayatının aşkı Ruth ile tanışana kadar. Ruth eğitimli, görgülü , çok güzel bir bayan. Fakat Martin ile aynı toplumsal sınıfa mevcut değil. Fakat sınıf dediğin nedir ki yalnızca dış etkenlerin yansıması , yani kolayca silkinip atılabilirdi. O halde Martin de kendi sınıfını isterse değiştirebilirdi. Ve istiyordu da . Hayatının aşkına kavuşmanın tek yolu buydu çünkü. Ona erişmeyi eğitimde , okumakta her daim okumakta buldu. Okudukça gelişti , okuma isteği daha da arttı . Artık günleri kitap okumak dışında hiçbir meşgale ile israf etmiyordu. Hatta öyle ki artık uyku vaktinden dahi kısmaya başladı. Günde 5 saatlik bir uyku ona yetiyordu, ve her uyandığında geriye kalan 19 saatin bilinçli haline duyulan kavuşma hissiyle kendine geliyordu. Martin artık çok değişmiş , her konuda kendi fikirleri oluşmaya başlamış, kendi sınıfından olmayan insanlar tarafından bile dikkat çekmeye başlamıştı . Çeşitli felsefi ve edebi tartışmalar , karşılıklı sohbetler yapmaya hazırdı. Sosyalizm , Spencer'cı görüşler vb. birçok görüşte kendini bulmuştu. Lakin aynı zamanda bir bireyci ve üstinsan tanımına inanan bir insan nasıl olur da kendini sosyalist olarak nitelendirebilirdi. Daha çok okudukça , iç dünyasındaki bu ikilemlerde artıyordu. Bu kutsal birikimi arttıkça, düşündüklerini kaleme almak , yazar olmak istedi. Ne yazık ki işler Martin'in istediği gibi gitmedi. Yazdığı eserler editörler tarafından sürekli reddediliyor, beğenilmiyordu. Ruth'un Martin'i aşağı görmesi ve yazar olamayacağını düşünmesi de cabasıydı. İlk aşkı için çıktığı bu yolun sevgilisinden ayrılmasına sebep olacak bir enkaz olacağını nereden bilebilirdi Martin. Ruth onu hiçbir zaman anlamıyor , eserlerine ve kendi yeni kimliğine saygı göstermiyor, sürekli kendi sınıfından biri gibi avukat , gazeteci gibi 'garanti' işlerle uğraşmasını diliyordu. Kendi ait olduğu burjuva sınıfının dayattığı kurallar ve çizdiği sınırlar aşkından daha önemliydi ki, beklenen son tez vakitte gerçekleşti. Bu üzücü ayrılığın ardından Martin artık hayattan hiçbir şey ummayan , vurdumduymaz , ilkelerinden ve hayallerinden vazgeçmiş eski kimliğine yeniden bürünmüştü. Yazın dünyası onu fark etmiş , değerini anlamıştı lakin artık çok geçti. Artık Martin'in istediği bu değildi. Fiziksel olarak çok kuvvetli ve sağlıklıydı lakin ruhu , yaşadığı manevi çöküntü dayanılamaz raddeye gelmişti. Kendini yeniden eski hayatına, eski dostlarına , eski alışkanlıklarına dönmeye zor da olsa ikna etti lakin artık eski yaşamıyla şimdiki arasında , okuduğu kitaplar , edindiği bilgiler derin bir uçurum açıyordu. Artık her iki sınıfa da dahil değildi. Çok hayran olduğu burjuva sınıfının içi boş , anlamsız , birbiriyle çelişen halleri ile kafası allak bulmak olmuş, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Eski yaşamını özluyordu fakat artık yeniden dönemezdi o günlere. Kendini Güney sahillerine, alışkın olduğu sulara adamak istedi. Sürekli dinlendi, dinlendi ve dinlendi. Kendinden beklenmeyecek derecede boş ve miskindi. İnsanlardan da iyice uzaklaşmıştı. Onlardan her daim kurtulmak istiyordu. Artık yaşamdan hiçbir şey umuyordu bir beklentisi kalmamıştı. Böyle bir hayat, sona erme yoluna girmiş demekti. Hayat acı veren bu denli bir bezginliğe dönüşünce, ebedi uykusuyla ölüm teselliye hazırdı. O zaman ne bekliyordu? Artık gitme vaktiydi. Kendini çok sevdiği sulara rahatlıkla bırakabilirdi. Ve artık köpüklerin içindeydi. O ışıl ışıl sularda yüzüyordu. Kendini köy verdi, suyun basıncı başında bir baskı yaratacak seviyeye gelene kadar daldı. Ardından acı çekme ve boğulma aşaması geldi. Bu acı ölüm değildi, sersemlemiş bilincinde bocalayarak dokudan düşünceydi. Ölüm acı vermezdi. Hayattı, hayatın sancısıydı bu feci, bu insanı boğan his. Hayatın Martin'e vurduğu son darbeydi...
    ***
    Ah Martin, gerçekten böyle trajik sonu hak ediyor muydun? Kendi iç dünyanı dahi anlamayan , etrafa yalnızca kendi edindiği bilgiler dahilinde at gözlüğüyle bakan bir kız için değer miydi be ?! Dünya edebiyatında ki en hüzünlü sonlardan biri olsa gerek. Kitap boyunca yazarın yaşattığı serüven , hissettirdiği duygular ve öğrettiği kazanımlar kitaba kat kat değer katıyor. Birçok yerde yapılan toplumsal hicivler ise ayrı bir zevkle okumama vesile oldu. Jack London kendi yaşamasaydı acaba bu kadar yüreğe dokunur muydu eser ? Bunu bilemeyiz tabi ama bu muhteşem eseri okuyup, diğer insanların da mahrum kalmamasına yardımcı olabiliriz.
    Kitapla kalın...

    !!!Bu incelemeyi değerli okur ve arkadaşım KendineYabancı ithaf ediyorum.
  • Lalapaşa Caminin Önündeki Ağaç ve Lokantanın Önündeki Aynalı Kapı
    Birkaç yıl önce bir yaz günü Lalapaşa Camii önünde oturmuş bir arkadaşı bekliyordum.
    Her yeni düşünce bir diğerinin üzerine çökerken ardından gelen bir başkasına da kapı aralıyordu ve içinde bulunduğum zaman dilimine bir türlü odaklanamıyordum. Belleğimdeki geçmiş, henüz geçmiş yaşantıların çok daha ötesinde anlamlar barındırıyordu. Ben anıların sancısından bir türlü dirilememiştim.
    Düşüncelerin gel-gitli seyrinde zaman, bazen baş ve omuz hizamdan çizgili esintilerle geçerken zamanın içinde bütün karşıtlıklarına rağmen uzamlarını büründüğüm boyutta geri dönüşler, geçmişe öykünmeler veya anılardan tiksinme başlıyordu içimde. Bilinçaltıma farklı manevra alanları sağlayan geçmiş yaşantıların sahillerinde gezinmek ve bu gezintide içinde bulunduğu an' ı kaçırmak... İyi de insanın içinde bulunduğu anda dahi olsa bazen şöyle bir durup "Ben ne yapıyorum?" diye düşünmesi gerekmez mi?
    Bütün bu düşünceler arasında dikenli meyveleri caminin avlu kapısının merdivenlerine değin dökülmüş bir ağaç gördüm. Dalları göğe doğru yükseliyordu. Tek başına idi ve bana oldukça farklı gelmişti ve onun türünü gerçekten merak etmiştim. Sol elim şakağımdaydı. Caminin çevresi kalabalık olduğundan insanların geçişi ağacı görmemi engelliyordu. Çevredeki gürültüler karşı tarafta kalan şadırvandan gelen su seslerini ara ara bastırıyordu.
    Güneş bulutların arasından bir hayli ölgün duruyor olmasına rağmen ağacın gölgesi bir hayli diriydi bu beni çok şaşırtmıştı. Düşünceleri tutan kementler ön ayakları hiç umulmadık bir biçimde bozuk yolda derin bir çukura gelen atların terbiyelerden boşalması gibi gerçeklik perdesine aşkınlık aşılayarak yüzünü yine hayallere dönüyordu. Böylesi iyidi. Boyut farklılaşmasını yakalayarak düşünmek bana gerçekten iyi geliyordu.
    Aradan yıllar geçmişti. Tabiki yıllar sonra onun bir "at kestanesi ağacı" olabileceğini öğrendim. Her nedense bu kesin olmayan bilgi o ağaca dair önemli bir gerçekliği işaret etse de ben yine de bu konuda tam anlamıyla bir bilgi doygunluğunu yakalayamamıştım. İçimde garip bir kuşku deprenmişti bir kere. Caminin önünden ne zaman geçsem veya oraya ne zaman namaza gitsem güzel sesli müezzinlerin okuduğu ezanlar veya salalar sevda minarelerinden yankılanırken benim aklım bir yandan da o ağaçta kalırdı. Bazen "Evet, o ağacı tanıyorum." dediğim zamanlarda anlık bilince bir tabela asılırken tabeladan beylik bir söz okurdum:
    "Hiç bilmemek, yanlış bilmekten yeğdir."
    Yine de insan kendi dışındaki bazı gerçeklikleri bir süre aşırı bir biçimde merak ettikten sonra "boşlukta kalmamak" adına onları kesin bir şemaya oturtmak istiyor Bu durum adını dahi bilmediği birinden hoşlandıktan sonra tüm çabalarına rağmen hoşlandığı kişinin adını öğrenemeyince ya kendi iç dünyasındaki kendince uydurduğu adlarla ona hitap etmek için genel anlamları da olan Leyla, Elif gibi adlarla onu adlandırması gibidir sanki. Romanlar olmasa belki bu gerçeği tam anlamıyla ve bu denli yaygın bir biçimde göremezdik. Yani durum kendi iç gerçekliğinde de gayet doğal karşılansa dahi varılan noktada var olan bir sonuç da vardır ki bu tür adlandırmalar bu şekilde adlandırılanın kulağına gitse belki de onun hoşuna gitmeyen türden bir ifade de olabilir. İnsanlar bazen bir doğruya ulaşamayınca kendilerince bir doğru furyası oluşturur ve ona inanmaya başlar. Benimkisi ise bunun tam tersi bir yönde gelişmişti. Caminin bahçesindeki ağacı görmüştüm ve onun adını bir şekilde öğrenmiştim lakin onun doğruluğunu hala sorgulamaya devam ediyordum.
    Tam da Kent Meydanı' nın karşısında duran Güzelyurt Lokantası' nın şimdiye kadar orada hiç yemek yemememe rağmen bende çok ayrı bir yeri vardı çünkü orası her önünden geçtiğimde aynalı kapısında kendimi izlediğim yerlerden biridir. Acelem olduğu zamanlarda dahi orada kendi yansımalı izlerim. Tıpkı Lalapaşa Camii önündeki yemişleri zehirli olan "at kestanesi ağacı" gibiydi bu lokantanın aynası. Bazen aynalı kapısına baktığım zaman bazı insanları ayna ile arama girerek bütün duyuşsal alanımı kesen bir paravan oluverirlerdi aniden. Düşünsenize "ben"siniz ve Güzelyurt Lokantası' nın aynalı kapısının önüne gelmişsiniz de bir anda birileri bir anda ayna ile aranıza aşılmaz setler kuruyor ve siz 2004 yılından bu yana değişken aralıklarla bu durumu tekrarlıyorsunuz. Hatta bazen kaldırımlardaki insan seli durulduğu vakitlerde yolunuz da oraya düşmüşse fazladan fazladan bakıyorsunuz ona. Bende hala bunun mantıklı bir açıklaması yok. Belki de yalnızca takıntılardan kaynaklanıyor.
    Geçen birine yazdığım bir yazıyı okuduktan sonra "Göründüğün gibi değilsin." demişti nasıl göründüğümü sormadım tabii ama ne kadar doğru bir ifadedir bunu da bilmiyorum. Onun kullandığı "göründüğünden"se "gördüğüm" veya "zannettiğim" gibi ifadeler daha mantıklı değil mi? Görünmek somut varoluşun uzaydaki veya aynalardaki yansıması değil midir? Ben de benim iradem dışında doğal bir yansıma olarak görünüyorum veya görülüyorum ama gördürmüyorum. Yani ettirgen çatılı bir olaya imza atmıyorum. Sadece kendi kabuğumda dönüşlü ve edilgen bir yaşam sürdürüyorum. Doğal olarak etken olduğum noktalar da var ama sonuç itibariyle gördüren ben değilim. Aslında hemen hiçbir şey benim elimde değil.
    Yakın bir gelecekte bu şehirden, camilerden ve lokantanın önündeki aynalı kapıdan ayrılabilirim. Bunu ben istemiyorum.
    Selim SUÇEKEN
  • 516 syf.
    ·9/10
    Ben Orhan Pamuk’u okumaya en iyi Roman’ı olarak adlandırılan Masumiyet Müzesi’yle başladım. Ve kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.

    Kitap hakkında bir iki kelâm etmeye nereden başlayacağımı hiç bilmiyorum. Aynı zamanda bu bir kitap hakkında yazdığım ilk yorum, ilk incelemem. Daha biraz önce bitirdiğim kitap artık kütüphanemdeki en değerli kitaplardan biri.

    Kemal’in “sonu mutlu biten bütün aşk hikâyeleri, birkaç cümleden fazlasını hak etmez zaten!” (sayfa 439) sözüne dayanaraktan, ben cümlelerimi uzun tutacağım.

    Kemal’in uzun bir arayış sonrasında yalnızca Füsun’u görebilmek için gittiği, Kemal’in ağzından “Keskinler’in” evde küçük sevgilisinin kocasıyla tanışmasındaki hissettiklerini iliklerime kadar hissettiren bir kitap. Kemal’in masumiyetiyle “senin ne kadar mutlu olduğunu görmek, bana istediğim mutluluğu verdi zaten” demesi, belkide Füsun’un Kemal’in Sibel ile nişanlanırken hissettiklerini anlamaya ulaşan yoldaki ilk adımlarından biri.
    “Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” diyerekten, Kemal’in 9 yıl boyunca bir akraba edasıyla, ama bir o kadarda aileye ait bir birey olarak Keskinler’in evine gitmesini biraz da kitabın bende yarattığı şu algıya bağlıyorum: Kemal ailenin ne demek olduğunu Keskinler’in evinde öğrenebildi ancak. Zaman zaman Sibel ile evlenmenin en mantıklı şey olacağını düşünmesi, belkide mutlu bir aile, mutlu bir yaşam için, sırf mantıklı ve ailesinin isteğine göre hareket etmenin yetmeyeceğini bilmediğindendir diye düşündüm.
    Füsun ve kocası Feridun’la çıktığı akşamlar, Feridun’un Füsun’a yakın davranması değilde, Füsun’un ona karşılık vermesi acıtırdı canını Kemal’in. Her akşam eve gidip, kendine bir daha Keskinler’in evine gitmeyeceğine dair sözler verip, birkaç gün sonra Füsun’u göremeden yapamaması bana çok naif geldi. Kemal’in ağzından: “Füsun’dan uzaksam, dünya, tıpkı parçaları karmakarışık olmuş bir bilmece gibi beni huzursuz ederdi” (sayfa 298). Bence de aşk buydu. İnsanın kendine sözler verip, bir insan uğruna bu sözlerini tutamamasıydı belkide.
    Füsun’un Kemal’i için - ki Sibel’in, ailesinin ve arkadaşlarının tanıdığı Kemal olmaktan çoktan çıkmış ve onun için anlamsız gelen çevresinden çoktan uzaklaşmıştı - önemli olan, aynı sofrada oturmak, onu görmek, içinden hayaleti çıkmış onu öperken hiç kıpırdamadan durup mutlu olmaktı (sayfa 226). Büyük bir tutku olmalı, veya içindeki durak bilmeyen hasret, anlama isteği, Kemal’i tüm gece Füsun’un bakışlarına bir anlam vermekle geçirmesinin nedeni. Kimi zaman Füsun’un ateşle karşılaşmış gibi bakışlarını kaçırması onu belkide bu yüzden en derinlerden yaralıyordu.

    Füsun’u bazen bir abi veya baba gibi film dünyasından korumak isteyişini hem aşırı, kimi zamanda takıntılı denilecek derecede olan aşkına dayandığını düşünüyorum. Sırf Füsun’un eli değdi diye Keskinler’in eviden aldığı eşyaları Füsun ile geçmişte buluştukları Merhamet Apartmanında toparlaması başlarda büyük bir takıntı algısı yarattı bende. Demekki geçmişte kalmamıştı. Ancak kitabın sonunda büyük bir aşk’ın davranışlara yansımış hali olarak adlandırabildim. 8 yıl boyunca 4213 izmarit biriktirmesine de takıntıdan başka bir şey diyemezdim. Ancak Kemal’in Masumiyet Müzesinde yer alan bu izmaritlere karşı olan şiirsel - bir hatırayı anımsar gibi - olan bakış açısına kulak vermeli insan: “Her sigara izmaritinin biçimi, Füsun’un onu söndürürken hissettiği yoğun bir duygunun dışavurumudur. Mesela, Peri Sineması’nda [...] Füsun’un küllüğünden aldığım bu üç izmarit de, içe doğru sertçe kıvrılmış içine kapanık hayalleriyle yalnız o berbat ayların değil, Füsun’un o günkü sessizliğini, konudan uzak duruşunu, hiçbir şey yokmuş gibi davranışını hatırlatır bana” (sayfa 373).

    Tam Feridundan boşanmışken ve kavuşmanın eşliğinde Kemal’le hayallerinizdeki gibi Paris’e giderken bu dünyadan ayrılman olmadı be Füsun. Kimi zaman ortaya çıkan çocuksu davranışların o sabahta arabayı ben kullanacağım diye inatlaşmana sebep olmuştu. Kemal’in ağzıyla: “Ölmekte olduğunu anlayan Füsun, iki üç saniye süren bu son bakışmamızda, bana asla ölmek istemediğini, hayata her saniyesine kadar bağlı olduğunu, onu kurtarmamı yalvaran gözlerle ifade ediyordu” (sayfa 456). Son dakikalarında bile Kemal’e büyük bir öfke ve kırgınlık hissetmen belkide bu yüzdendi. Daha önce ona olan aşkını anlamasını ve alay etmemesini istemiştin, seni oyuncu yapmasını istemiştin, Avrupa’ya götürmesini istemiştin ve şimdide seni ölümden kurtarmasını istiyordun. Kitabın ortalarındayken henüz Kemal’i gerçekten sevip sevmediğini düşünsem bile şu an o kadar eminim ki, Kemal zamanında Sibel yerine seni seçmesini de çok istedin - tıpkı Feridun’un Papatya yerine seni filmde oynatmasını istediğin gibi. Bu yüzden son anlarında Kemal’le tartışırken “senin yüzünden hayatımı yaşayamadım Kemal” (sayfa 454) demeni anlıyorum. Bir nevi Kemal’e ve hayatına laik ve uyum içerisinde olmayı diliyordun. Bu yüzden ona laik olmak için Avrupa’ya gitmen gerektiğini düşündüğün dahi oldu.
    Yaşadığın ve Kemal’in Çukurcuma’daki evinize geldiği zamanlardaki öfken son anlarındada devam etmişti. Kemal bazen sendeki tanıdığı çocuk ruhlu güzel genç kadının yerini kimi zaman hırçın, mutsuz ve hırslı bir kadının aldığını görmek olsa gerek, bazen seninle ilk defa tanışmış gibi hissetmesinin sebebi. Kimi zaman da “uzun uzun gözlerinin içine baktım, o da bakışlarını hiç benden kaçırmadı. Neredeyse mağrur, meydan okuyan bir havayla bakarken, son iki yılda yaşadıklarının, hayattan beklediklerinin [...] çok daha büyük ve tehlikeli olduğunu bir an hissettirdi bana” (sayfa 324), sanki sen onu hiç affetmeyecekmişsin gibi
    “[...] gözlerimin içine benim bütün kusurlarımı hatırlatacak bir hiddetle bakardı” (sayfa 332) derdi Kemal. Kimi zaman senin ona karşı yıllardır sürdürdüğün bir savaş olduğunu anlardı (sayfa 370).
    Hikâyenizi bir de senin ağzından dinlemeyi çok isterdim Füsun.

    Füsun’un duygularından kitapta çok az söz edilmesinin sebebi belkide Kemal’in okurların ve ziyaretçilerin Masumiyet Müzesinde Füsun’un nasıl bir kadın olduğunu anlayacaklarından bahsetmesidir. Hayatını anlamlaştırmak ve Füsun ile birlikte devam yaşamak adına - yüzlerce avrupai müze gezmesinden sonra - Masumiyet Müzesini Keskinler’in evinde açması bana birazda Füsun’dan her şey için özür dilermiş gibi bi duygu hissettirdi. Hem ona veda eder gibi, hemde ona kavuşma edasıyla. Füsun ile geçirdiği ânları uzaktan seyrediyormuş gibi veya o ânı bir hatıra gibi yaşadığını inceden sezen Kemal, eminim artık hatıraları o ânmış gibi yaşıyordur.
    Orhan Pamuk’un hikayeye kendini, hayatındaki eşyaları ve insanları dahil etmesi kitabın bende yarattığı özellik duygusunu derinleştirdi. Ayriyeten 70’li ve 80’li yıllar hakkında bir çok konuyu ele alması çok hoşuma gitti. Zaman zaman kendimi babam’la Pamuk’un yazdığı konular hakkında konuşurken bulduğum bile oldu.
    Ben sadece iyi bir hikâye okumadım. Birçok konuda, bir çok fikre sahip olup, geçmişi Füsun ve Kemal’le yaşadım.

    Çok isterdim hikâye gerçek olsun. Çok isterdim bir gün Müzede Kemal’in pijamalarla Keskinler’in evindeki merdivenlerden inmesini.

    - Gül A.

    Kemal: “Güney Fransa’da, Akdeniz’in biraz uzağında, “dünya parfüm merkezi” Grasse şehrindeki Parfüm Müzesi’nde Füsun’un kokusunu hatırlamaya çalışarak tam bir gün geçirdim.” (Sayfa 466)

    Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sevgili okuyucu Ben bu kitabı iki elimle rahatlıkta incelemeye çalışırken bu kitabı sevgili canim Rukiye sol tek parmagiyla 2.5 yilda yazarak okumami dünyasına girmemi sağlamıştır.Bu onun zayıflığı eksikligi değil dikkat edin onun gücü.Burda eksik olan benim dikkatinizi çekerim.

    Kitabı fuarda o kadar kitabin arasında farketmiştim ismi görseli dikkatimi çekmişti farklı olduğunu anladim bilmiyorum ama hissettim o anda ve kapağını açmamla şu cümleler beni karşıladı;

    "merhaba sevgili okurlarım... ben 1980 sakarya doğumluyum.küçükken geçirdiğim menenjit hastalığı nedeniyle engelli olarak yaşamaktayım. 2014 yılında yazarlığa başladım. çeşitli haber siterınde köşe yazarlığı yapıyorum, hikayeler yazıyorum. amacım ise engelli bireylerin sesini geniş kitlelere duyurmak. siz değerli okurlarımın sayesinde bu amacıma ulaşacağıma inanıyorum."

    Gözlerim doldu ama inanın acıma duygusu ya da başka bisey degil tam tersine mücadelesine hayran kaldım kitapla arkadaş olacağımı hissettim.Ve onu anlamak okumak istedim.Asıl engel yalan,ihanet,sadakatsizlik,ve aşağılık kompleksi içinde olmaktı kötü olmakti
    ve bunu düşünerek yazdığını hissettim.Nitekim kitabı heycanla aldım ve araştırma yapma gereği duydum buyrun;

    https://www.trthaber.com/...903&category_id=

    https://youtu.be/u7N4Fpz1Z0Q

    Kendisine karşı bir kez daha hayran kaldım. Hüngür hüngür ağladım eşek kadar kızım ama utandım kendimden şikayetlerim ve saçma sapan dert ettiğim şeylerle .Altin kalpli melek kız bakın annesine ev alma isteğiyle bu güzel kitabı yazmış ve nitekim almis.Helen kellerden sol ayağım ya da diğer bildiklerimden okuduklarimdan farklı geldi.Empati kurması ve kendinden önce başkalarını düşünmesi hayallerinde ütupyasinda dahi kitapta gerçek hayatında gösteriyor.

    "Bize neler oluyor? İnsanlık nereye gitti? Neden insanlığımızı kaybettik? Cevabı olmayan sorular sordum biliyorum. Şiddetten haz alır olduk. Utanmadan çekinmeden sokak ortasında bir kadını, çocuğu, hayvanı dövebiliyoruz. Bazen hayvanları döverken video, fotoğraf çektiriyoruz. Şiddet yanlısı olduk çıktık neredeyse. Yol ortasında bir şahıs dövülüyor, yoldan geçenler hiçbir şey olmuyormuş gibi yürümeye devam ediyorlar.
    Sizlere bir şey söyleyeyim mi sevgili seyirciler?
    Ben bu tür olaylara kayıtsız kalıp yürüyeceğime, hiç yürümem daha iyi...
    (syf/46)

    Ama acırsan acınacak hale düşersin..
    (syf/35)

    Yüceler yücesi Mevlam hiç bir kuluna sebepsiz dert vermez, mutlaka bir sebebi vardır o derdin..
    Ben engelimle mutluyum. Ya siz, sizler
    Sağlığınızla mutlumusunuz?(syf/128)

    Kitabını okudum ve dedim ki asıl engelli benim.Vicdanim temizlendi hatta.Zihni hayalleri yaşadıkları vefat eden babasına duyduğu özlem herşey o kadar saf ki..Kitap otobiyografi şeklinde aşk ve yasama üzerinde konular üzerinden yazılmış.Okurken yer yer ağladım yer yer mutlu oldum okuyucusuna öyle içten yaklaşıyor ki yaşatıyor.Hayran kaldım ve burda kelimelerim kifayetsiz kalıyor gerçekten.Alin okuyun destek verin suanki hayali rehabilitasyon merkezi açmak.Kardesimize destek olalım reklam yapacaksanız böyle olsun ve bu kardeşlerimiz için devam etsin.

    Kitapla ilgili eleştirim ;Editörlerin wattpad tarzında yayınlamaları kapak basimı içeriği dahi.Rukiyem o kadar emek vermiş sizin de özverili olmanizi işinizi iyi yapmanızı isterdim.Rukiyemin kalemi harika zaten.

    Alın okuyun okutun almasanız da hediye edin. Duyar kasma amacim yok sadece bu kitabin okunması gerekiyor.Kitap ayaga kaldirip güç veriyor engellerimize..

    Almak isteyenler için;

    https://www.dr.com.tr/...urunno=0001756831001

    Iyi okumalar..
  • 165 syf.
    ·3 günde·7/10
    Okuduğum ilk Gazali kitabı oldu ''Tefekkür.'' Malum, basmakalıp bir yargıyla: ''İmam Gazali İslam medeniyetinin gerilemesine neden olmuştur'' denir. Bu görüşün elle tutulur bir tarafı var mıdır yok mudur emin olmak maksadıyla okumaya başladım. Okumaya karar vermemde felsefeci Sadık Usta'nın bir röportajı etkili oldu. İslam medeniyetinin çöküşüne ilişkin kendisinden alıntıyla:

    ''İslam medeniyeti Gazali henüz doğmadan çöküşe başlamıştı. 11. yüzyılın başlarından itibaren İslam âleminin üç farklı halifesi vardı; yine İslam âlemi, birbirinin gözünü oyan 10 farklı devlet ve onlarca beylik tarafından yönetiliyordu. Görüldüğü gibi ortak bir ideal kalmamıştı; ekonomi çöküşteydi, bilimsel faaliyetse sekteye uğramıştı; büyük düşün adamlarını yaratan toplumsal dinamizm durulmuş, bilimsel iklim çoktan yok olmuştu. Kuşkusuz Gazali’nin felsefeye bakış açısı olumlu değildi fakat o hiçbir yerde felsefeyi bütünüyle lanetlememişti. O felsefenin yetkin insanların uğraş alanı olduğunu, sıradan halkın felsefeyle ilgilenmesinin imana ilişkin şüpheler doğuracağını söylemiştir. Gazali döneminin en parlak zihinlerinden biriydi ki o Farabi’nin, İbn Sina’nın ve Yunan filozoflarının felsefi açıklarını yakalayacak kadar zeki bir insandı ve aslında felsefenin gelişmesini sağlayan önemli sorular ortaya atmıştı.''

    Eminim ki birçok kişi, o basmakalıp yargıya herhangi bir Gazali eseri okuma zahmetine girişmeden teşne oluyor. (Baştan belirtmek gerekirse yalnızca bir kitabını okuyarak Gazali’yi gerilemenin nedeni olarak veyahut aksini iddia edecek değilim.)

    Peki, ''Tefekkür, Düşünmenin Fazileti'' kitabı bize ne anlatıyor?
    Kitabın içeriğine ilişkin kilit bir hadis:

    ''Allah'ın yarattığı varlıklar hakkında düşünün/tefekküre dalın. Ancak Allah'ın zatı hakkında tefekküre dalmayın/düşünmeyin. çünkü siz gerçekten gereğince Allah'ı Takdir edemezsiniz.''

    Gazzali'nin tefekkür konusunda ele aldığı husus, kulun Rabbiyle olan ilişkisine dair düşünce, Rabbin büyüklüğünü, azametini, fiilleri üzerinden idrak etmedir. İnsanın kendi bedeni üzerinden tefekkürünü etraflıca işler. Dil, kulak, mide, göz gibi organları tefekkür sayesinde terbiye edebileceğine değinir.
    Cimrilik, kibir, kendini beğenmişlik, riya, haset, oburluk, cinsel manada aşırılık, aşırı derecede mal sevgisinin, makama ve mevkiye düşkünlüğün karşına bedii ve güzel olan davranışları koyar. Klasik bir yaklaşımla korkuya da yer açar. Der ki Gazali tefekkürle ‘’tedebbür’’ yani tedbirli olarak bir şeyin sonunu düşünmek meselesi;

    ‘’Kişi arınabilmek için kalbine korku halini, açık ve gizlideki günahlarını göz önüne getirmeli, sonra ölüm halini, biçimini Münker ve Nekir meleklerini, kabir azabı ve kabirde olan mahlûkatları vb. Olayları’’

    Gazali’ye göre Tanrının zatını düşünmek avam tabakasına göre değildir. ''Onların tanrının zatını düşünmesi, yarasaların güneşin karşısındaki haline benzer'' demektedir. ''Nasıl ki yarasa güneşe nazar edemiyorsa avam tabakasının bakışı da Allah'ın zatı karşısında çaresiz kalacaktır.''

    ‘’Kimi yetkin âlimlerin tanrının zatına bakışını ise insanların güneşe olan bakışına’’ benzetir. Kaldı ki onların da bakışı yetersizdir ve bazı kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. ''Allah, mekândan, yön ve cihetten yücedir, münezzehtir, mukaddestir. Allah ne bu âlemin içindedir, ne dışındadır. Ne bu âlemle bitişiktir ne de ayrıdır gibi''

    Değilleme mantığıyla inkâra dahi gidebilirsiniz. O sebeple bu tip kavramsal tartışmalar, sıradan insanları imanından etmesi yüksek ihtimaldir...

    Gazali'ye göre; ‘’Allah, Varolan hiç bir şeye benzemeyen varlıktır. O'nu bilebilmek için Allah olabilmek gerekir. Allah'ın da eşi ve benzeri olmadığına göre yalnızca Allah kendisini bilebilir.’’ Biz ancak Allahın fiillerini tefekkür ederek kendisi hakkında fikir sahibi olabiliriz. İnsan kendi bedenini, varoluşunu ve içine düştüğü dünyayı sorgulayarak Tanrı’sına ulaşabilir…

    Nitekim Tasavvufun ilkelerinden biridir: ‘’Kendini bilen rabbini bilir.’’
  • 591 syf.
    ·32 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap felsefe tarihini güzel, eğlenceli ve ilginç bir kurguyla roman şeklinde anlatıyor. Felsefeye ilgi duyanlar için başlangıç olabilecek bir kitap. Çünkü felsefenin kendisi zaten içerik olarak yoğun bir düşünsel yapıya sahip. Bu yüzden zaman zaman yorucu olabiliyor. Fakat bu kitap antik yunandan bugüne kadar olan felsefe tarihini özet bilgilerle, arkada bir kurguyla (Sofinin hayatı(!) eşliğinde) okuyucuyu çok sıkmadan, düşünce dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Ben bu yolculuktan keyif aldığımı söyleyebilirim. Aslında başlarda felsefeye ilgi duyanlar dedim ama yazının bu yerinde herkesin okuması gerektiğini düşünmeye başladım. Çünkü bizler varoluşumuzu düşüncelerimizle ve hayatımızla ortaya koyuyoruz bence. Yani bunu hepimiz yapıyoruz, o yüzden hepimizi ilgilendiren bir dünya olduğu kanaatindeyim. Kendi hayatımı gözden geçirdiğimde düşündüğüm, konuştuğum birçok şeyin hatta aklıma dahi gelmeyen olağanüstü çoklukta birçok şeyin temelinin aslında yüzyıllar önce yaşamış insanlar tarafından konuşulduğunu, düşünüldüğünü fark ettim. Bu durum beni birçok şeyden haberdar ediyor ve düşünürken daha dikkatli olmaya zorluyor. Özellikle gerek kendi hayatımızın gerekse diğer insanların hayatlarının birçok yerinde çok kolay yargılara vardığımızı gördüğümde felsefeyle, düşünsel dünyayla haşır neşir olmak elzem gibi geliyor. Aslında ince düşünceli, nazik olmak gibi beceriler de buradan başlıyor olabilir. Yalnız burada bir yere de dikkat çekmek istiyorum. Bazen bu konularda biraz okuyunca okuyan kişilerde ukalalık, kibir gibi görünen davranışlar ortaya çıkabilir. Bu gerçekten böyle olabilir ya da başkaları tarafında böyle de algılanabilir. Bu yeni bir şeyler öğrenmenin yarattığı hamlığı çağrıştırıyor bana. Ama işin ruhunu az da olsa yakalamaya çalışınca tıpkı Sokrates gibi “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.” cümlesini tüm içtenliğinizle mırıldandığınız fark edebilirsiniz.
    Diğer yandan yüz yıllar hatta bin yıllar önce yaşamış insanların; hayatı, insanları çok yakından ilgilendiren konularda bir şeyler düşünmesi ve hala bizim bugün bu konularda akıl yürütmeye çalışmamız sanki o insanlarla aramızda büyülü bir bağ oluşturuyor gibi. Bazen ilk defa okuduğunuz bir şeyi “Aaa ben de böyle düşünmüştüm ya da düşünüyorum” diyebiliyoruz. Ve tarihe mal olmuş bir düşünürle, filozofla benzer şeyleri düşündüğümüzü görmek insana bir özgüven ve gurur verebiliyor. Açıkçası bu benim çok hoşuma gidiyor ve keyif veriyor. Umarım aldığım bu tadı kitabı okuyan herkes alır diye ümit ediyorum. Herkese iyi okumalar.

    Kitabın ilk cümlesi:
    “ Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz, günü gününe yaşar ancak.” Goethe.