• 186 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Bağrımdaki taştan,
    Gözümdeki yaştan,
    Gönlümdeki kordan ,
    Gurbetteki yardan,
    Kime ne?
    Kime ne?
    Berta Brudo

    Bu çalışmanın amacı "60 yaşından büyük Ermeni, Yahudi ve Rum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadıklarına ışık tutmak. Çünkü bu kişilerin geçmişleri geleceklerinden uzundu. Bu çerçevede 1916 ile 1942 yılları arasında doğmuş 15 kişiyle görüşüldü."

    Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2003 yılında, bu isimlerin hepsi sağ iken, şu an neredeyse tamamı ebediyete göç etmiş durumda. Bu kitapta yer alan kişileri, doğum tarihlerini,doğum yerlerini, ikamet ettikleri şehirleri ve mesleklerini belirterek sıralamak isterim :

    1.Diran Bakar 1938-Avukat-Ermeni-İstanbul, Karamürsel

    2. Mari Tomasyan 1922-İşçi-Ermeni-İstanbul,Çatalca

    3. Sarkis Çerkezyan(Çerkezoğlu)
    1916-Marangoz-Ermeni- Suriye, Ereğli

    4.Süren Artinyan Baloğlu
    1925-Pazarcı-Ermeni-Yozgat, İstanbul

    5.Vahan Kocaoğlu
    1925 - Sahaf-Ermeni-Yozgat, İstanbul

    6.Virjin Mishakyan Yaya
    1923-Oyuncakçı-Ermeni-İstanbul

    7.Dimitri Frangopulo
    1928-Öğretmen-Büyükada

    8.Eli Raftopulos
    1917-Terzi-Rum-Konya

    9.Emilia Pandelara
    1936-Öğretmen-Rum-İstanbul

    10.Beki Luiza Bahar
    1927-Yazar,şair-Musevi-İstanbul

    11.Berta Bensusen Özgün Brudo
    1926-Yazar,şair-Musevi-İstanbul

    12.Leon Brudo
    1922-Esnaf-Yahudi-İstanbul

    13.İlya Beyar
    1915-Avukat-Yahudi-Edirne

    14 ve 15 numaralarda ise ismini vermek istemeyen bir Rum bir de Yahudi vatandaşımız var.

    Kimilerinin gayrimüslim diyerek, üstüne basıp geçtiği bu insanların hepsi, kendilerini cumhuriyet çocuğu olarak tanımlıyor. Ve yine bu isimlerin hepsi, vatanı(mız) için canla başla çalışmış, hizmet için ellerinden geleni ardına koymamış ve etnik kökenlerinden ötürü karşı karşıya kaldıkları zorluklara rağmen vatanımıza asla ihanet etmemiş, elbet vardır bir bildikleri diyerek, yaşadıkları acıları, yaşatılan zulümleri içlerine atmışlar.

    Ülkemizde yaşayan gayrimüslim tebaadan alınan Varlık vergisi, 1934 Trakya olayları, Struma Gemisi faciası, dört sene süren askerlikler,20 kura askerlik sistemi, 6-7 Eylül olayları, 1964 yılı tehciri, 1915 yılı tehciri... vb konular eser içerisinde masaya tekrar yatırılıyor.
    Mesela 6-7 Eylül olaylarına bir bakalım. "Gayrimüslimlerin, özellikle Rumların Türkiye ile ilgili umutlarını yitirmesine yol açan olayların biri de 6-7 Eylül olayları olarak literatüre geçen vandalizm örneği saldırılardır. 6 Eylül akşamı başlayıp 7 Eylül günü öğle saatlerine kadar süren saldırılarda üç kişi yaşamını yitirmiş, 5 binden fazla gayrimenkul yıkılmış veya tahrip edilmiştir. Az farkla değişik rakamlar verilse de 3584'ü Rumlar ait 5538 gayrimenkulun yıkıldığı, İstanbul'daki Rumlara ait 74 kilisenin 70'inin yakıldığı, ayrıca tahrip edilen binalar arasında 1 havra, 8 ayazma, 2 manastırın da bulunduğu belirtiliyor.

    Yakın tarihimizde, gözardı ettiğimiz bu mühim meseleyi merak eden ve birebir yaşayanların ağzından okumak isteyen tüm arkadaşlarım için bu eseri öneririm. Zira kapsamlı ve güzel bir çalışma olmuş.

    ***
    -Hiç Türkçe takma ad kullandınız mı?
    -Hayır. Berta adı çok kolay bir isim. Beni öyle tanısınlar, niye koyayım? Mühim olan, ben Türküm evvela, sonra Museviyim. Babam da annem de öyleydi. Bana ayrım yapmasın kimse, kızarım çünkü. Ben evvela Türküm...

    ***
    -Çocuklarınızın ismi Ermenice mi?
    -Evet, şöyle ki birinin adı Murat. Murat aslında Hristiyan ismidir. Bunu çoğu vatandaş bilmiyor, Türk ismi diyorlar.

    ***
    -Türkiye’de Rum olmak nasıl bir şey?
    -Siyasi gerginlik dolayısıyla muhakkak surette bizim Rum cemaatine karşı herkes tarafından bir tavır vardı. Bize iyi gözle bakmıyorlardı.Bizi ne bileyim, 'yılan' olarak gazetelerde yazıyorlardı, öyle değil mi? Düşünün ki, siz yaşamadınız ama öğrenmişsinizdir. 'Vatandaş Türkçe konuş' deniliyordu, baskı altında hissediyorduk kendimizi. İnanın taksiye binmekten çekinir olmuştum. Bir gün taksiye bindik ailece. Çocuklar ufaktı,Rumca konuştular. Şoför başladı bize küfür etmeye... Bunlar yaşadığımız hadiseler. Fakat ekseriyet baskılar okuldaydı.

    ***
    "-Ben okuldaki tarih kitabında öyle şeyler okudum ki öğretmenimin beni Yunanlı olarak gördüğünü düşünüyorum. Bence okul kitabında böyle şeyler olmamalı. 'Düşmanımız Yunanlılar' yazıyordu. Ben Yunanlı değilim ama bana öyle hissettirmek için öyle şeyler yazılmış ki. 'Rumlar şöyle yaptı, Rumlar böyle yaptı' yazıyor. Bu ifadeler benim kanıma dokunuyor. O yaptıysa bana ne? Beni niye aynı şeyle suçluyorsun?
    Babam 'Biz bir gün elimize pankart alıp Taksim' e çıkmadık. Atatürk öldükten sonra burada iyi gün görmedik' derdi. Onun zamanında bize gavur diyen biri karakoldan zor çıkardı. Bu dinsizlik demektir ve büyük bir iftiradır. 9 Eylül'de Yunan askerleri İzmir'e denize dökülürken bizim İstanbul’da burnumuz bile kanamadı. Babam Atatürk'ü anlatmakla bitiremezdi. Neden başımıza bunlar geldi bizim. Biz sulhu seven bir ekalliyetiz. Dayak yedik ama sebepsiz dayaktı bu. Yine de bunlar unutulmazsa yıllar boyu sürer, gider. "
  • 248 syf.
    ·15 günde·9/10
    Serinin ikinci kitabı bitmiş bulunmakta, aslında seri 3 kitap yerine 2 kitapta olabilirmiş zira kitap çok inceydi....

    Yazar ilk kitaptaki şimdiki zaman yazım tarzını bu kitapta kullanmamış bence çok da iyi olmus, zira karakterlerin duygularını bizzat kendilerinden okumayı seviyorum....

    Savannah'ın yaşadıklarından dolayı güvenli evdeki herkesin gözü onun üzerinde, onu koruyup güvende tutmak ve bu arada da amerikalı denen pisliği bulmak için canla başla çalışıyorlar, fakat Savannah ekibin, özellikle de Cole'un kendisi için hayatını riske atmasından oldukça endişeli, bu yüzden ipleri kendi eline almaya karar veriyor.....

    Belediye başkanı olan babasıyla yüzleşmesinin zamanı geldi, kaçırılmasıyla onun bir ilgisi olup olmadığını mutlaka öğrenmeli, bunun için de kimseye haber vermeden yanına askerlerden birini alarak daha doğrusu mecbur bırakarak evden gizlice ayrılıyor.....

    Bence Savannah her ne kadar sevdiği adamı korumak için bu kararı aldıysa da güvenli evden ayrılmakla hayatının hatasını yaptı, çünkü gerçek düşmanları hiç tahmin etmediği kişilerdi, zaten bu gerçekle yüzleştikten sonra işler iyice karıştı, ekipten biri hayatını kaybetti, Savannah tekrar kaçırıldı, işkence gördü, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide ölümün soğuk nefesini bu kez daha yakından hissetti....

    Finale doğru ekibin onu tekrar bulması, Amerikalı denen sadistle yüzleşmeleri, onlar gelene kadar Amerikalının Savannah'a yaptıkları korku ve aksiyon filmlerini aratmadı bence .....

    Son sayfalarda Savannah'ın aldığı karar bence çok saçmaydı Cole'a haksızlık yaptığını düşünüyorum, bakalım bu aptallığını final kitabında nasıl düzeltecek...
  • - Söyle bakalım küçük, ne yapmayı düşünüyorsun büyüyünce?

    - Cehennemde çiçeklendirme yapmayı düşünüyorum.
  • 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 80 syf.
    ·1 günde
    29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"Türkiye Yahudilerinden çıkıp geniş toplumda ünlenmiş, Türkiye edebiyatına damgasını vurmuş olan Sevim Burak’ı yeterince tanımıyor, onu bir sonraki nesillere anlatamıyoruz. Deneysel tarzı ve bilinç akışını ustaca kullanışıyla bilinen Sevim Burak kimdir?

    Edebiyatında ve hayatındaki amacını açıklarken Burak şöyle diyor: “Yaşamla aramdaki bağları koparmak; imgesel bir yaşam yaratmak yeniden. Günün her saatinde bunu düşünüyorum.”

    Burak'ın hem bir kadın hem de Yahudi kökenli bir birey olarak topluma entegre olamaması, toplum tarafından kendine yönelen normalleştirme pratiklerini reddetmesi, onun öykülerinde dilin içerikle olan beraberliğindeki "semiotic" çıkışlarla kendini göstermektedir. Kimi zaman cümlelerin ya da paragrafların tire(-)' ve 'eğik çizgi (/)'lerle ayrılması biçiminde ortaya çıkmakta, Türk kültürü içinde yer bulamamaya ve ataerkil yapı içinde özgürleşememeye karşılık gelen bir isyan biçiminde öyküleri tehditkar metinler haline getirmektedir. Burak'ın öyküleri içinde yaşadığı toplumsal düzene çeşitli açılardan bir saldırı biçimindedir.

    (Seher Özkök, Yaşama Teğelli Öyküler, 8-9)



    Sevim Burak Türk edebiyatında okuduğum en özgün kalemlerden biri olmakla beraber en aykırı edebiyatçı sıfatını da tek başına üstleniyor benim açımdan. "Sahibini Sesi" kitabı ile tanıştım Sevim Burak ile lakin ilk incelemeyi Afrika Dansı için yapacağım, ben edebiyat dünyasında körelmemek için her zaman uyanık bir zihne her zaman araştırmacı bir zihne sahip olunması gerektiğini savunurum, herkes bir başkasının tavsiyesi üzerine kitaplar okur bu yönlendirilmiş okumalara eğer bizi yönlendiren kişiye bir sempati besliyorsak pozitif bir sonuç alacak şekilde bir bilinçaltı hazırlığı ile başlarız bu da bizim okur olarak yeni yönlendirmelere kapı açmamıza neden olur. Tabii ki daima bizden daha iyi okuyanlar, daha birikimli olanlar olacak ve tabii ki onların yorumlarını önemseyeceğiz lakin kendi kendimize keşfedeceğimiz yazarlar bizi bu okuma sürecinde daha fazla huzura eriştirir. Sevim Burak benim için böyle bir yazar bazen kütüphanelerde arayışlarım olur lakin bazen kitap sitelerinde ya da yüzlerce PDF dosyalarında onlarca yazarı kurcalarım ne aradığımı bilemem lakin o günün sonunda yeni bir yazarı bulacağımı bilirim böyle bir arayışta da Sevim Burak'ı buldum.

    https://imgyukle.com/i/VW6CNp

    Ford Mach 1 yazarın son kitabı tamamlayamadan öldü ustalık eseri olacaktı, Mach 1'den mektuplarda çok büyük bir çalışma oldu içinden yüzlerce öykü, acayip eserlerin çıktığı bir makine adeta Ford Mach 1 onun içinden Afrika Dansı, Palyaço Ruşen, Everest My Lord çıkmıştı tamamlayamadı çünkü içinden sürekli yeni kitaplar çıkarıyordu Ford Mach 1'in çocuklarından biri üzerine konuşacağım biraz...

    Afrika Dansı...

    Bir makinesel düşünce..

    İstanbul ve Lagos'taki hastanelerde bağlı olduğu makine ile ilişkisi metnin temasını oluşturacaktır.

    Büyük ve küçük harflerin standart dışı kullanımları, parantez içi müdahaleleri, metnin bazı bölümlerinde soldan sağa ve yukarıdan aşağıya akışlar ile aykırı bir çizgiselliğin mimarisiyle karşımıza çıkacak Afrika Dansı..

    Afrika Dansı'nın ilk satırlarında karşımıza bir makine çıkar: (eserde olduğu gibi büyük harflerle yazıyorum)

    "İTHAL MALI
    BİR MAKİNE
    HEM DE DEĞİL
    ÇÜNKÜ KONUŞUYOR
    FAKAT KENDİ SÖYLEDİĞİ KELİMELERİ KENDİSİNİN DE BİLDİGİ YOK
    YA DA
    KENDİ KENDİNİN DE NE İSTEDİĞİNİ BİLMİYOR
    BİR GÜN SUSMAK UMUDU YOK (Susturun şunu denemez/kimse sustura susturamaz onu genelde bilimsel bir kural bu çünkü /EZBERCİ)
    YORUMLAMALARIN ÖTESİNDE
    YALNIZ KENDİ SESİNİ OLUŞTURUYOR
    SABAH 7.30'DA BAŞLIYOR KONUŞMAYA SAAT 17.00'YE KADAR (Maddi varlığından dışına ancak önceden hesaplanmış kelimeleri söyleyerek taşabiliyor/çıkabiliyor/bu kelimelere çıkmak denilebilirse eğer/çıksa da onu yakalamak imkansız/çünkü sözlerinin hepsi aynı değil/birbirini tutan bir tarafı yok/cümleleri düz değil/eğri büğrü yontu gibi)

    Makine bize Sevim Burak'ın yazı stilinden de bahsediyor aslında ilk sayfada nasıl bir tarzı bulacağınızı ifade ediyor buna rağmen okuyanların yorumları hep anlaşılmama üzerine kurulu, cümleleri düz değil eğri büğrü yontu gibi diyor bize ve biz hâlâ standart okumalarla diretmeye çalışırız ben başka bir şekilde yazıyorum biraz zihni zorlayın diyor ve bizim okuyucular hâlâ anlamadık diyor böyle olunca bu makine yazarımıza eziyet ediyor anlaşılmamanın acısını ölüm döşeğinde dans eden bu kadından çıkaracaktır.

    "KİM BU
    BİR MAKİNE Mİ
    GİZLİ BİR YÖNETİCİ Mİ
    YOKSA GİZLİ BİR GÜÇ MÜ
    DÜŞ GÖREN BİRİ Mİ
    BİR AŞIK MI
    BİR ERKEK Mİ"

    Evet makine kim sizce? Sabah 7 de konuşmaya başlayan, yalnız kendi sesini oluşturan bir güç mü bir yönetici mi olduğu belli olmayan bu makine kim?

    Evet makine bir aşık veya bir erkek değildir sadece makine bir düzeni temsil ediyor makine Ataerkil sistemdir. Bu sistemin önemsemediği kadın cinsinin bir bireyi olan Sevim Burak ise aykırı çizgisi ile tüm sisteme bir başkaldırı gerçekleştiriyor.


    KIPIRDAMAYIN
    NEFES ALMAYIN
    NEFES ALMAYIN(Nefes almayın dedikten sonra)
    SOLUK ALMAYIN(Aynı şey oysa/yanlış/ haysiyet kırıcı)
    KIPIRDAMAYIN (Kendisi ölümsüz/ bu hastaneden başka bir hastaneye gidecek/ama gitse de/mutlaka aynı sekilde konuşmak hevesine kapılacak)

    Makineye göre yapılan tüm bu müdahaleler (eziyetler) kadınlar için ya da hastalar için belki ikisi de makine için eş değerdir. Sonra şöyle devam ediyor Burak:

    BOYUNA EMREDİYOR
    DURUN
    KIPIRDAMAYIN DİYORUM SİZE
    MAKİNEDEN GELEN SES BU
    KİME SÖYLÜYOR
    BÜTÜN UMUTSUZ İNSANLARA
    ONLARIN KADERLERİNİ BİLİYOR (Niçin sabahtan akşama kadar / sözde onların iyiliği için / bakalım iyiliği için mi / bakalım öyle mi?)

    Makine hasta olanı belirler, çaresi olmayanı belirler ve onu yok eder:

    YOKSA
    BU MAKİNE BENİM DE HESABIMI GÖRECEK ALT KAPIDAN
    GİZLİCE ÇIKARILAN
    BİR CESET Mİ OLACAĞIM
    ÖLÜ MİVES KARUB GELİYOR MU OLACAĞIM
    NİYE GİZLİ ÇIKARILACAĞIM


    Neden gizli çıkarılacak MİVES KARUB çünkü o zaten normalleşmenin uzağında toplum tarafından iyileştirilemeyen bir kişilik o yüzden SEVİM BURAK olarak değil MİVES KARUB olarak gizlice çıkarılmaya çalışılacak.

    İkinci öyküyle devam etmek istiyorum ki bu öyküde gerçekten farklı bir teknik eseridir. Bu öykü baştan sona kadar eğik çizgilerle ayrılmış cümlelerden oluşur. İlk cümle bitince metne aitken ikinci cümle ikince metne ait, üstelik iki metin arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Böylece iki metni bir arada tek satırda okuma serüveni başlamış oluyor metinlerin bir aile bağlarını sorgularken diğeri ise bireyin yalnızlığını ön plana çıkarmaktadır. Aile bağlarının anlatıldığı metin Büyük harflerle ifade edilirken yalnızlığın bireysel süreci ise küçük harflerle anlatılır. Toplum düzeninde aile kurumuna verilen önemin yanında bireyin küçüklüğü bu şekilde daha iyi anlaşılmış oluyor.

    Bu iki metni bir alıntı ile gösterelim.

    EVLENİRKEN BANA HABER VERMEDİLER
    Ve avucunun içindeki kağıtları bana uzattı
    VE BİR SENE SONRA OĞLU OLUYOR ONU FA HABER VERMİYOR
    "Şimdi çekin" dedi
    DOĞAN ÇOCUĞU DOKUZ AYLIKKEN GÖREBİLDİM
    "Ben de gözlerimi kapayarak" çektim
    BEN GİTTİM AYAKLARINA
    "Ve kendine verip okuttum"
    SON DERECE SOĞUK KARŞILANDIM

    ....

    Foto Febüs öyküsünde Osmanlı Kültürü ve Cumhuriyet sonrası modernleşen topuk yaoisinin çatışmaları ile karşılaşırız.

    ...

    Osmanlı Bankası öyküsünde Yahudiler ve kedilerin başına gelenlere değinir.

    YÜZLERİ KASABA DÖNÜK
    CANLI MI CANSIZ MI
    ÖYLE DURUYORLAR
    GÖRÜNÜRLERDE KİMSE YOK
    SFENKS BUNLAR
    İCADİYE'DEKİ HANELERE BAKIYORUM
    BU HANELER SENİN YAHUDİ KOMŞULARIN
    HANELERİNE BENZİYOR MU
    CEVAP YOK
    PSİ PSİ PSİ
    GEL BENİM YAHUDİ KEDİM
    ZAVALLI YAHUDİ KEDİLER

    ...


    Son öykü ise bir kaç kelimenin tekrarından oluşmuş gibi gözüken ÜMMÜ GÜLSÜM öyküsüdür. Bu öykü Muhammed ile Hatice'nin kızının rahme düşüşünü anlatan bir metindir. Sadece ses ve ritimle bir eleştiri getirmek de ancak Sevim Burak'ın kaleminden çıkacak bir şey olurdu sanırım...

    Değinmeden geçtiğim birkaç öykü daha var lakin Sevim Burak'ın eserleine inceleme yazmak onları okumaktan çok daha zor bir faaliyet umarım bu satırlar onunla buluşmak için birkaç okura vesile olur, Ben standartları paramparça eden bu kadına hayran kaldım ve ikinci sınıf muamele gören kadınların erkeklerden çok daha yüce çok daha etkili kalemler olacağının örneklerinden biridir Sevim Burak. Ona Osmanlı Bankası öyküsünden bir alıntı ile şimdilik veda edelim..

    "Bir öksüze vuran hain elin ardından iki damla gözyaşı/iki su damlası ikişer gül goncası pembe yanacıklarda/o pembe gül yanacıklar kuruyup birer kin tohumu haline gelmeden/o gül goncası iki yanacıkta iki su damlası iki gül yanacıktan/iki gül yanacıktan da yuvarlanmadan aşağı/toz toprağın içine işlemeden/toprağın içine sızıp da çanakçı çamuru olarak ortaya çıkmadan/o çanakçı çamuru bin yıl sonra kindar kaşı çatık bir Bizans vazosu olmadan gelsin anneannemin entarisinin püsküllü uçkuru....
  • “Söyle bakalım küçük, ne yapmayı düşünüyorsun büyüyünce?”
    “Cehennemde çiçeklendirme yapmayı düşünüyorum.”
    Alper Canıgüz
    Sayfa 13 - İletişim Yayınları
  • 78 syf.
    Aisklyhos'un bu tragedyasi aslında üçlü bir serinin ilk eseriymiş lakin günümüze bu seriden sadece bu kitap kalmış. Ancak taşıdığı anlam ve arkasında yatan felsefe bakımından tamamlanmış nice eserden çok daha önemlidir diye düşünüyorum Zincire Vurulmuş Prometheus. Peki neden?

    Prometheus ile ilk Hesiodos'un eserlerinde karşılaşıyoruz. Burada Prometheus, Tanrıya ve düzene başkaldırmış bir tanrıdır, ölümsüzlere karşı ölümleri yani insanları tercih etmiş durumdadır. Önemli olan ise Hesiodos'un burada Prometheus'u kötü olarak sunması, Zeus'u ise iyi olarak... Çünkü Hesiodos için en önemli şeyler düzen, ölçülü olmak, adalettir ve tabiki bunlarla iliskilendirdigi Tanrı/Tanrılar. Tragedya yazarı Aisklyhos ise Prometheus karakterini Hesiodos'tan farklı ele alır. Adeta roller değişir karakterler arasında, Zeus zorba ve kötü olmuş; Prometheus ise iyi olmuştur. Prometheus'un bu iki farklı şekilde ele alınmasının altında yatan temel etken, düzen uğruna muktedire mutlak itaat mi etmeli yoksa özgür bir yaşam için düzene ve muktedire karşı isyan mi etmeli ikilemidir.

    Buradan Prometheus'un insanlar için yararlı neler yaptığına kısaca bakalım:
    i) Zeus, insanları komple ortadan kaldırmak istemiş, Prometheus buna mani olmuş.
    ii) Prometheus, insanların içine umutlar vererek onların ölüm kaygısına hapsolmalarini engellemistir.
    iii) Zeus'tan ateşi çalıp insana vermiş. Bu sayede yeryüzünde hayvanvari şekilde takılan insan tüm sanatları öğrenerek bilinclenebilmis ve özgürlüğü yolunda büyük yol katetmistir.
    Zeus iktidarı akıl gücüyle elde etmiştir ve bu gücün sadece kendisinde olmasını ister. Özellikle Prometheus'un son yaptığı iş açıkça kendi iktidarına bir tehdit unsuru barındırmaktadır. Nitekim kehanete göre Zeus'un doğacak bir çocuğu kendisini alt edecektir. Buna mani olmak için Zeus korkunç bir ceza verdiği, tanrıliktan köle durumuna düşürdüğü Prometheus'un ayağına gelecektir. Yani Azra Erhat'in oldukça haklı yorumuyla özgür gözüken Zeus aslında bir köle, köle gözüken Prometheus ise aslında hürdür.

    Zeus nezdinde Aisklyhos; hepimize tanıdık gelecek muktedir şeklini ortaya koyar: Zorba, baskıcı, aklı tekelinde tutup düşünce özgürlüğünü yok etmeye çalışan bir otoriter...
    Prometheus nezdinde ise bilinçli ve özgür olmayı, zorbalığa karşı baskaldirabilen insanı ve düşünce özgürlüğünü ortaya koyar.

    Prometheus bağlı bulunduğu yerden bu düzenin Zeus'un devrilmesiyle yıkılacağını söyleyince karşısındaki kişi oldukça şaşırır. Ve şu kısa diyalog geçer aralarında:

    "- Zeus tahtindan düşebilir mi bir gün? ...
    Kim alabilir onun gücünü elinden?
    - Kendi kendisi ve olmayacak istekleri."

    Oldukça manidar bir diyalog değil mi?


    İyi okumalar