• Karanlıkta koşarken yüzünü granit bir duvara çarpmak gibiydi bu! Şok ediciydi ; korkunçtu!
    Virginia Woolf
    Sayfa 42 - Tutku Yayınları 1. Basım Haziran 2014
  • Avazı çıktığı kadar bağırarak bir dizi küfür savurmak geliyordu içinden. Ya da kafasını duvara çarpmak, masayı devirmek, mürekkep hokkasını pencereden fırlatmak. Kendisine işkence eden bu anıyı aklından silip atmak için, saldırgan, gürültülü ya da acı verici herhangi bir eylemde bulunmak istiyordu.
    En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir, diye düşündü.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tüketiyoruz;
    Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

    Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

    Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

    Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

    “Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

    Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

    Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

    Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

    Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

    Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

    Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

    Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

    Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

    Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

    Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

    Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

    Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
    Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

    Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

    Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

    “Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

    Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

    “Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

    Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

    Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

    Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

    Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

    Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

    Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

    Ve unutmadan sevgili okur…

    "Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

    Saygılar benden…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Bol sistemli günler dilerim.

    Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
  • 80 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Herkese merhaba. İlk bölümü okurken hemcinslerim kitabı duvara çarpmak isteyebilirler, bende de aynı his ortaya çıktı. Yazar ilk bölümü kadınların, erkeklerden aşağı gördüğü özelliklerini anlatmaya ayırmış fakat yazılanlara göre kadınların erkeklere denk düşebilecek hiçbir yanı yoktur.

    "Kadın doğası gereği her zaman itaat etmelidir. Kocası, erkek kardeşi, babası gibi kimselerin boyunduruğu altında olmalıdır. Miras vs. gibi durumlarda kadının söz hakkı olamaz. Çünkü kocası yaşarken, kocasının bin bir zorlukla kazandığı paraları, kocasının ölümünden sonra aşığıyla çar-çur edebilir. Kadın şiir,müzik gibi sanat dallarından da anlamaz. Zihinsel faaliyetleri yerine getiremez. En mükemmel tiyatro gösterilerinde bile kendini gevezelik etmekten alamaz."

    İkinci bölüme geçtiğimizde yazarın dili hafifliyor. Kadın ve erkeği denk görerek cinsellik üzerinden aşkı açıklamaya çalışmış. Kimsenin aşkın gerçekliğinden şüphe duymadığını da belirtir. Bu bölümde yazar aşkın sadece cinsellikten kaynaklanan, türün devamını sağlamak için gerçekleştirilen bir eylem olduğunu da anlatır. Bir araya gelmekte engelleri olan sevgililerin yaşamlarını feda etmelerinin anlamsızlığından da bahseder.

    Birçok eserden alıntılama yapılmıştır. Benim en çok hoşuma giden ise "Aşk bir dış etkenin tetiklemesiyle ortaya çıkan dış ürpermedir."
  • “Yıldızları mı gözlüyorsunuz?” demişti Peter.
    Karanlıkta koşarken suratını granit bir duvara çarpmak
    gibiydi bu! Dehşet vericiydi; korkunçtu!
    Kendisi için değil. Sally’ye nasıl eziyet edildiğini, onun
    nasıl hırpalandığını hissediyordu yalnızca; Peter’in düşmanlığını seziyordu; kıskançlığını; arkadaşlıklarını bozmaya kararlı olduğunu. Bütün bunları, şimşek çaktığı anda ortaya çıkan bir manzarayı görürcesine görüyordu ve Sally (ona hiç bu kadar hayranlık duymamıştı daha önce!) gururunu çiğnetmemiş, cesurca davranmıştı. Gülmüştü. İhtiyar Joseph’ten yıldızların adlarını söylemesini istemişti, ki Joseph bunu yapmaktan pek hoşlanır, ciddiye alırdı. Orada durmuştu Sally: dinlemişti. Yıldızların adlarını duymuştu.
    “Ah, bu korku!” dedi kendi kendine, sanki bir şeyin araya
    gireceğini, en mutlu ânının tadını kaçıracağını başından
    beri bilmişti.
  • Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu - duvar, duvar!"
    Ursula K. Le Guin
    Sayfa 197 - Metis Yayınları Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu