• 303 syf.
    ·3 günde·8/10
    “Mor Salkımlı Ev” Halide Edib Adıvar’ın anılarını kaleme aldığı iki ciltlik kitabın birincisidir. Bu kitap yazarın çocukluk günlerinden 1918 yılına kadar olan süreyi kapsıyor. İkinci kitap olan “Türk’ün Ateşle İmtihanı” ise 1918-1923 yılları arasındaki dönemi kapsıyor.

    Halide Edib Adıvar okumaya önceki günlerde okuduğum “Lord Kinross - Atatürk” kitabını okurken karar verdim. Bu kitapta “Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabından çok fazla alıntı vardı. İlk olarak Türk’ün Ateşle İmtihanı”nı okumaya karar vermiştim. Fakat PAKİZE ÇETİNKAYA ‘in önerisiyle “Mor Salkımlı Ev”i ilk sıraya aldım. Kendisine beni uyardığı için çok teşekkür ediyorum. Eğer Halide Edib Adıvar okumaya karar verdiyseniz ilk okumanız gereken kitap “Mor Salkımlı Ev” olsun.

    Kitabın ilk sayfaları hiç ilgimi çekmedi hatta biraz sıkıldım. İlerleyen sayfalarda detaylara takılmaya başladım. Dönemin İstanbulundaki hayat şartları, aile yapısı ve arada geçen Abdülhamid eleştirileri ilgimi çekmeye başladı. Sonrasında tarihi olayların anlatıldığı bölümlere gelince okuma keyfim kat kat arttı.

    Selim İleri’nin kaleme aldığı kitabın sonsözünde yer alan bu cümle duygularıma tercüman olmuş. “Şimdi düşünüyorum da, okullarda okuduğumuz tarih kitapları, yaşanmış, acısı ve sevinci tadılmış günleri bize anlatmaktan, aktarmaktan, duyumsatmaktan ne kadar uzak!”

    Kitabın hazırlanışı, orijinal metne sadık kalınışı ve eski kelimelerin anlamlarını dipnot düştüğü için Can Yayınları’na ayrıca teşekkürlerimi iletmek isterim. Yeni kitaplarda görüşmek üzere. Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 58 syf.
    ''Sensiz bir dünya yaratacağım senden.
    Dünya duracak ama sen durmayacaksın.''


    Öyle bir yerdeyim ki...
    Birini sevememek, sevdiğine ait olamamak ve hiçbir şey hissetmemek çok tuhaf bir duygu. Hani kimseyi sevemezsin ya ama sürekli bunun acısını çekersin ya aynı onun gibi işte, sürekli bir yalnızlık hissi… Neden korkuyorum ki birisiyle aşk yaşamaktan? Neden bir adım atamıyor ve neden korkularımı yenemiyorum? Cevap bulamadığım en zor sorulardan biri her halde. Bu soruları sürekli kendi kendime sorarak da yaşanılmaz ki . Hayat aslında önüme bir sürü kişi çıkarıyor, seçimlerimi bana bırakıyor ben ise seçim yapmaktan korkuyorum. Sanki böyle sürekli mutsuz olacakmışım gibi, sanki yolda yürürken aniden arkamdan biri gelip beni bıçaklayacakmış gibi. Hani mutlu olmayı istemiyor da değilim aslında. Kim istemez ki; her sabah güne gülerek başlamayı, yarınlara umutla bakmayı ama sürekli bir üzüntü, mutsuzluk içindeyim gerçek aşkı bulamamanın korkusundan dolayı. Hissettiğim acıyı kimseye söyleyemiyor ve sessizce ağlayıp atlatmaya çalışarak, her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ediyorum ama bir yere kadar. ..
    Acılarla kendimi sürekli dibe vurup, vurdukça en dibe batıyorum. İçim kor gibi yanarken susmak acıların en beteri oluyor benim için. Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum hiçbir şey olmayacağını bile bile. Sonra hayat beni amaçsız bir hortuma sürüklüyor. Günler geçtikçe her şeyim darmadağın olup, kayboluyor. Kimseye karşı bir şey hissedemez hale geldim. Bunların hepsi bilmediğim amaçsız bir korku, sebepsiz bir korku. Belki de tam aşkı buldum derken kaybetmiş olmanın hezimeti? Her sorumun cevabı çıkmaz sokak işte. Ne duygularıma tercüman olabiliyorum ne de bitmek bilmeyen gereksiz beni üzen sorulara. Hayatın onca güzel şeylerini yaşamak varken saçma bir konuda takılıp kalıyorum. Sanki her şey sona ermiş, umutlarım yıkılmış, sevdiğim kişi yıllar önce ölmüş de hayata küsmüş, hayat bağlarım kopmuş gibi tıpkı bu yazıyı yazarken konudan kopmam gibi. Her şey zor geliyor artık kaderime razı olur hale geldim. Mutsuzluk ise artık yaşam biçimim oldu. Her sabaha hayal kırıklığı ile uyanmak. Günlerimin boş ve sıkıntılı geçmesi de cabası. Kimsesizliğin, hissizliğin verdiği zehri gün geçtikçe içime çekiyorum. Bir ilaç lazım bana zehri atmam için. O ilaç ise ne bilmiyorum. Belki de eczanelerde bulunmayan bir şey. Bir yere kadar toparlar belki ama ben hep aynı yerde hissedecek gibiyim kendimi. Artık beni kurtaracak hiçbir şeyim kalmadı. Mahkumum yalnızlığa, kimsesizliğe, hissizliğe, mutsuzluğa ve sensizliğe.. Bazı sokaklardan hızlı bazılarından salınarak geçilir, bir de hiç geçmek istemediğimiz sokaklar vardır ya hani ben ise çıkmaz sokakta kurtulmayı bekliyorum, umutsuz bir şekilde..
    ''Unutma, seni sevdiğim için ölebilirdim, seni sevdiğim için yaşayacağım.''
    https://www.youtube.com/watch?v=dPCzZuMR8eY
    Keyifli okumalar.
  • 132 syf.
    ·Beğendi·10/10
    MAHKUM !
    Mahkum olmak başlı başına problem, çirkin bir kelime zaten ama birde başına 'İDAM' kelimesini ekle bu sefer çirkinliklen öte korkunç bir şey oluyor.
    İDAM MAHKUMU !!
    Bir konu bu kadar iyi işlenebilir mi ya ?
    Kitabı okumaya başladığımda böyle bi şey beklemiyordum. Beklemiyodum derken
    Hani bazı duygular anlar vardır yaşamadan bilirsin ama anlaman mümkün değildir. İşte kitap bunu başarmış daha doğrusu yazar başarmış.
    Sanki idam edilen adamın zihnine girmiş ve orda onunla birlikte idam edileceği güne kadar her şeyi canlı canlı yaşamış hissine kapıldım.
    İdamı oldum olası sevmem ve karşıyım. Kimsenin İdamı hak ettiğini de düşünmüyorum. Dünyada çok vahşi korkunç insanlar var, hani ölseler üzülmem ama onların idam edilmesi bence daha onların yaptıklarından daha korkunç..
    Bir cinayetin meşrulaştırılması.!
    Akıl alır bir şey değil..
    'İdam cezasının olduğu bir devlet ve bunu isteyen bir halk' daha acı bir şey yok bence ben anlatamam ama kitap duygularıma tercüman olmuş resmen.
    Kitabı bitirdikten sonra sinir krizleri geçirsemde kitaba aşık oldum diyebilirim.
    Herkese tavsiye ederim..
  • 126 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    Ortaokulda ya da lisede bu kitabın ismini hepimiz aynı efsaneyle beraber duymuşuzdur: Yayınlandığı dönem toplu intiharlara sebebiyet vermiş. İntiharı haklı gösteren, akla mantığa yatkın gelen geçerli argümanlar sunduğu için okuduktan sonra insanları böyle bir şeye sürüklemesine şaşırmadım. Korkunç ama varoluş sancısı çektiğiniz bir döneme denk gelir de bu kitabı okursanız gerçekten intihara ikna olabilirsiniz. Altı ay önce okumuş olsaydım ne yapardım bilmiyorum.

    Ruhsal çöküntüyü, fiziksel hatta ölümcül hastalıklarla denk tutup sizi kurtuluşunuzun olmadığına inandırdığı yerler var. Kitabı kötülemek için yazmıyorum bu incelemeyi aksine çok beğendim ama kendi çıkarımlarımı yazıyorum. Nasıl ki yüksek ateşten havale geçirip hayatını kaybeden birinin ardından “ne aptalmış, zamana bırakıp ölümsüzlük suyunu bulmayı bekleseydi bugün yaşıyor olacaktı” demek mantıksızsa intihar etmiş birinin ardından da “zamana bıraksaydı her şey bir şekilde düzelirdi budalalık etti” tarzı şeyler söylemek de o derece mantık dışıdır. Kendim de yaşadığım için ben bu durumu yaşamamış, intihara hayatı boyunca hiç meyletmemiş birinin bu kitabı okuduktan sonra da bahsedilen halet-i ruhiyeyi çok iyi özümseyip anlayabileceğini sanmıyorum. İnsan intihar etmek istemeyene kadar intihar etmek isteyen birine hak veremiyor. Ben böyle düşünüyorum. Kimsenin hikâyesini, iç dünyasında neler yaşadığını kimse bilmiyor. Kitapla ilgili başka da söyleyebileceğim bir şey yok zaten kendini kanıtlamış, dünya klasiği olmuş bir eser. Eleştirmek benim haddim değil. Goethe’yle ilgili biraz araştırma yaptıktan sonra okumak isterdim ama bu kitaptan sonra yazara karşı da büyük bir sempati beslemeye başladım. Duygularıma böyle güzel tercüman olan her yazara tek tek sarılıp teşekkür etmek istiyorum.
  • 174 syf.
    ·4 günde·7/10
    Kölelik ve ırkçılık insanoğlunun yüzyıllardır kapanmayan bir yarası. Bu yara günümüzde ne kadar kapansa da hala kanamaya devam etmekte. Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison bizi 1600’lü yılların Amerikasına götürüyor ve sanki köleliği yaşamışcasına farklı insanların gözünden okuyucusuna aktarıyor.

    Öykünün geneli bir çiftlikte geçiyor. Çiftlikte çalışan köle kadınların hayat hikayeleri insanın içini acıtıyor resmen. Yazar; köle ticaretinin, cahilliğin, acımazlığın, hastalığın, pisliğin ve haksızlığın oldukça fazla olduğu bu dönemi köle kadınların gözünden okuyucularına çok etkili bir şekilde aktarıyor.

    174 sayfalık bu kitap 12 bölüme ayrılmış. Bölümler arasında zaman farklılığı ve anlatıcılarının farklı olması biraz kafa karıştırıyor. Kitapta geçen bir cümle bu konuyla alakası olmasa da duygularıma tercüman olmuş. “Rebekka’nın düşünceleri karman çormandı, olaylar ve zamanlar birbirine karışıyordu.”
  • 112 syf.
    ·8/10
    Balkan coğrafyası ilginç ve beni karmakarışık duygular içinde bırakan bir coğrafya. Bosna ve Makedonya seyahatlerimde atalarımın izninden gitmenin, onların bir zamanlar soluduğu havayı solumanın heyecanı içindeyken diğer yandan da tarihin her devresinde acılar, hasret ve gözyaşları ile sulanmış bu toprakların hüznünü buram buram hissettim. Doğal güzelliği bol, insanları güzel, sımsıcak bu coğrafyada nedense kalbimde inceden bir sızı kaldığı için güzelliklerini yeterince hissedemedim. Güzel bir park görüyorsunuz yada gündelik koşturmacası içinde bir pazar yerinin hareketliliğinde bir bakıyorsunuz buralarda yüzlerce insan katledilmiş. Yemyeşil ovalara, dağlara bakıyorsunuz bir anda yüreğinize keskin nişancılardan kaçmaya çalışan insanların korkusu siniyor. Böylesine karışık hislere gebe ama bir o kadar da güzel, sımsıcak ve her şeyden ötesi her zaman kendinizi evinizde hissedeceğiniz yerler. Bu kitapta yazar resmen duygularıma tercüman olmuş, gezerken hissettiğim bu karışık duyguları o da yüreğinde hissetmiş ve yetenekli kalemi ile dile getirmiş ki her satırında bende orada böyle hissettim dedim. Araya kimi zaman karşılaştığı kişilerden kimi zamanda aile fertlerinin hikayelerinden almış. Mekanlardan yola çıkarak kişilerin hikâyelerine gelmiş. Ortaya kolay okunan içten kısacık bir hikaye kitabı çıkmış. Belki hissettirdiklerinden olabilir belirli bir sıralama yok hikayeler arası geçişte. Ancak bende aynı yerlerden geçtiğimden mi yoksa aynı karışık hisleri yaşadığımdan mı bilemiyorum bu durum beni okurken rahatsız etmedi. Bende yazarla geziyor gibi oldum. Yalnız bu kitabın bir gezi kitabı niteliğinde olmadığını da belirteyim. Keyifli okumalar