• 382 syf.
    ·29 günde
    Kitap doktor gabor mate tarafından yazılmış. Doktor otoimmün hastalıklar üzerine epey kafa yormuş. Kitap tamamen biyoloji anlatan bir kitap değil. Vakalar üzerinden ilerliyor ve görüştüğü hastalrdan örnek yaşam hikayesi sunarak anlatımı uzatsa da ilginç kılıyor. Söylediklerini dipnotlardaki makalelerle destekliyor bu da okuma alanını hayli genişletiyor.
    Kitabın yazılış amacı, kadim bilgeliğe dayanan sezgileri doğrulayan tıp bulgularını paylaşmak ve yaşadığımız hastalıkları bilinçsiz şekilde nasul yarattığımızı fark etmek ve duygusal içgörüyü arttırmak.
    "Reçeteler dışarıdan gelir, dönüşüm ise içeriden yaşanır."
    Vücuttaki bu iç savaşa yol açan şey nedir?
    Stres hayatımızın ilk yıllarında, öz benliğimizin bir parçası zannedilecek kadar derin yerleştiğinde kronik olarak bedenimize konumlanır.
    Psikoimmünoloji de tam bu zihin ve beden etkileşimlerini inceleyen bilim dalı. Pşisenin -ruh ve kapsadığı duygular- vücudun sinir sistemi ile etkileşimini ve bedenin bağışıklık sistemi ile sıkı bağlantısını irdelemek için yola çıkıyoruz.
    ihtiyaçlarımızı duymayan kişilerle yetersiz ilişkiler yaşarız ve tatmin olmayız. Kendi sınırlarımızı belirtemeyiz, tatminsizliğimizi de kendi içimize gömeriz. Bastırma -duyguları farkındalıktan koparma ve bilinçaltına itme- durumu fizyolojik savunmalarımızın dengesini bozar, bazı durumlarda -otoimmün hastalıklarda- kişinin kendine yönelir ve içten saldırıyı kendine yöneltir. Bu durum elbette demek değildir ki hastalık ve ölüm kişinin kişisel başarısızlığıdır. Bu durumda alacağımız pozisyon sadece başımıza gelen olaylara tepki vermeyi - tepkiselliği- bırakıp daha farkındalıklı bir yanıt verme becerisidir. Çünkü "Farkındalık olmadan gerçek bir sorumluluk olamaz."

    "Batı tıbbı yaklaşımının zayıf yönlerinden biri, hekimi tek otorite kılıp, hastayı çoğu zaman sadece tedavi ve ilaç alıcı konuma sokmasıdır. Hiçbirimiz hastalığa veya ölüme yenik düştüğümüz için suçlanacak değiliz. Fakat içimiz hakkında ne kadar farkındalıklı olursak, pasif kurban olmaya o kadar az meyilli oluruz."

    "Habis tümörlü insanların birçoğunda, ruhsal veya fiziksel acı ve öfke, üzüntü, reddetme gibi huzursuzluk veren duyguların otomatik bir şekilde inkârı gözlenmekteydi."

    Stres, yalnızca subjective bir duygusal his değildir. Fizyolojik olarak kimyasallarla ve birçok etkiyle seyreder ki biz stresli hissetmesek de vücudumuzda stres işini sürdürmektedir. Stres, organizma kendi varlığına bir tehdit algıladığında oluşan tepkilerdir. Vücut bazen bir stres yanıtı geliştirir ve zihin bunun farkında değildir. Belki de sanayi toplumu olmanın getirdiği bir olumsuzluk olarak şehrin devamlı stres dolu yaşamı da bunu beslemektedir. Ayrıca ne kadar doğadan içgüdülerimizden uzaklaşırsak, bedenimizi duymamız duygularımızı kavramamız o kadar zor olmakta.

    Sayfalar ilerlerken bazı hastalıkları yaşayanların ortak davranış ve hissediş kalıplarına sahip olduğunu görüyoruz.
    İlk olarak ALS ( amyotrophic lateral scleroz) hastalarının dinlenmek bilmediği her işe koşturup yardım etmeye uğraştığı fakat yardım istemekten şiddetle kaçınması tipik özellikleriymiş. Ki ALS kasların işlevini yokeden bir hastalıktır.
    Meme kanseri de öfke bastırmasıyla alakalı olarak ele alınmış. Bu duygu ile usulünce başa çıkmadaki başarısızlık vücudun uyarı vermesine neden olarak görülüyor. Gabor Mate'ye göre ise kanser, ALS, MS, romatoid artrit ve diğer bazı rahatsızlıklar kendilerini bağımsız bir şahsiyet olarak ifade edemeyen insanların karşı karşıya kaldığı hastalıklar.
    Kanser gibi genetik olarak nitelendirilebilecek sorunlarda da DNA hasarı yeterli bi sebep değildir. DNA tamir mekanizmaları bozulmuş yahut programlı hücre ölümü gerçekleştirilmesini engelleyn bir durum gereklidir. Stres bu durumları ortaya çıkarabilir. Öfkenin bastırılması da sadece hissel bir gerilim yaratmayıp fizyolojik olarak stres yanıtları doğurur.
    İnsanı merkeze alan bütünsel yaklaşım sadece kan testlerini veya patoloji raporlarını değil, yaşam öyküsünü de dikkate alır diyor.

    İlginç noktalardan biri şu: Vücutta ağrının işlevi, içgüdülerinden uzak kişinin çevreyi değerlendirip durumların güvenli olup olmadığını anlamasındaki görmezden gelmenin alarm görevini yapmasıdır. Modern insanın bu kadar ağrıya yakalanmasındaki sebeplerden biri de budur belki: içgüdülerini duyamaması. "Ağrı temel algı yollarımız kapalı olduğunda bizi uyarmakta kullanılan bir ikincil algı yoludur.

    Öfkeye dair şunlar önemli noktalar:
    Hayvanlar dünyasında öfke olumsuz bir duygu değildir. Bir hayvan temel bir ihtiyacı riske girdiğinde ya da engellendiğinde öfkeleniyorsa, öfkesiz insanların ne kadar sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz ki? Öfkesiz insan ya sınırlarına sahip çıkmıyordur ya da öfkesini görmezden gelerek bastırıyordur.
    Sağlıklı öfke bir güç ve gevşeme sağlamalıymış. Gerçek öfke patlamadan gerçekleşen fizyolojik bir deneyimmiş. Gergin ses, darlaşan nefes ve kasılan kaslar öfkenin değil, anksiyetenin işaretleriymiş. Öfke sağlıklı şekilde yaşamadığında tek çıkar yol anksiyete oluşması oluyor maalesef. Öfke silahını kaybedince, paralel olarak bağışıklık sistemimiz de silahını kaybetmiş oluyor. Eğer öfke enerjisi dışa çıkmaz da içimize yönelirse de, kendi hücrelerimiz yine kendi hücrelerimize saldırıyor. Öfkeyi, kızgınlığımızı tetikleyen şeyin ne olduğunu düşünmeye fırsat olarak görüp hangi sınırımızın ihlal edildiğini tespit edebilirsek, bir çözüm getirebiliriz.

    Genel olarak yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı hasmane duygular besleyen kişilerde daha sık görülüyor. Tahakküm güdüsü ve hiddet sempatik sistemi devreye sokar. Damarkar daralır, tansiyon yükselir kalbe giden oksijen azalır. Stres esnasında salınan hormonlar kandaki kolesterol seviyesini yükseltir. Pıhtılaşmaya hazır halde akan kan damar tıkanma riskini hayli arttırır.
    Astım hastası olan çocukların ailelerinin ortak özelliğini araştıran Dr. Minuchin 4 madde belirlemiş:
    1- Sarıp sarmalama
    2- Aşırı korumacılık
    3-Esnek olmama anlamında katılık
    4- Anlaşmazlık, çözüm mekanizması eksikliği
    Bu aileler, patalojik olarak bağlılık ve kişisel sınırların ihlalini içerir.
    Her ne kadar bağlılık patalojik olabilirse de sosyal bağlar özellikle meme kanseri riskini oldukça azaltıyor. Destekleyici güven dolu pozitif ilişkilerin eksikliği meme kanseri riskini 9 kat artırıyor. Burada insana gereken ise, başkaları ile duygusal temasta olmak ancak duygusal işleyişte özerk olabilme yetisi. Duyguları ne bastırmak ne de fevri bir biçimde boşaltmak işe yarar.

    Zorlayıcı iyimserlik var bir de:"Kaygılarımızla yüzleşmemek için onları bastırıp boğma yollarından biri." Pozitif düşünmeye aşırı çabalamak bizim gerçeklikle başa çıkabilecek kadar güçlü olmadığımız varsayımına dayanıyor. Ruhsal sıkıntıları duymazdan gelmek için yaratılan "pozitif" haleti ruhiyeler hastalığa direnci azaltıyor. Çünkü "Sıcağı hissetme yetiniz olmadığında, yanma riskiniz artar."

    Hastalığa yanıtımız ne olsun? Vücudumuzda çalışmayan, işlemeyen şeyin ne olduğunu inceleyip ele alma iradesini göstermeye çalışabiliriz. "Denge nerede bozulmuş? Neyi görmezden gelmişim? Bedenim neye hayır diyor?"
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • Bir insanın olumsuz duygularını sürekli olarak bilincinden uzak tutma çabaları, olumsuz duyguların yanısıra, yapıcı ve yaratıcı eğilimlerinin de kapalı tutulmasına neden olur. Diğer insanlarla birlikteyken tedirgin olan kişi, tüm enerjisini gereksiz yere savunma amacıyla kullandığından kendisinde var olan potansiyeli de harekete geçiremez ve kapasitesinin altında bir etkinlik gösterir. Böyle bir durum insanın kendi varoluş sorumluluğunu da üstlenebilmesini engeller. Bir başka deyişle, çocukken ana-babaya karşı geliştirilen olumsuz duyguların üstünün kapatılmasıyla başlayan süreç, insanın giderek kendisine yabancılaşmasına ve sonunda kendisi olamamanın suçluluğunu yaşamasına neden olur. Varoluş suçluluğu denilen bu duygu anlamlı bir yaşamı gerçekleştirememiş olmaktan kaynaklanır.
  • Wladyslaw Stanisław Reymont

    (doğum. 7 Mayıs 1867 Kobiele Wielkie Radomsko; ölüm. 5 Aralık 1925 Varşova) Polonyalı yazar. "Genç Polonyalılar" (Młoda Polska) isimli edebiyat çevresinde yer aldı. 1924'te edebiyat dalında Nobel Ödülüne layık görüldü.

    Reymont'un vaftiz belgesi doğum ismini Stanisław Władysław Rejment olarak verir. Soyadı "Rejment" den "Reymont" a değiştirmek, yazar tarafından yapıldı. Reymont, bir çiftçi olan Józef Rejment'in dokuz çocuğundan biri olarak Radomsko yakınlarındaki Kobiele Wielkie köyünde doğdu. Annesi Antonina Kupczyńska, hikaye anlatma yeteneğine sahipti. Krakov bölgesinden fakir ama Polonya asaletinden gelmiş biriydi. Reymont çocukluğunu, babasının bir kilise cemaatinde çalıştığı Łódź yakınlarındaki Tuszyn'de geçirdi. Reymont meydan okurcasına inatçıydı; Yerel okulda birkaç yıllık eğitimden sonra, babası tarafından Varşova'ya en büyük kız kardeşi ve kocasının bakımını üstlenmek için gönderildi. 1885'te sınavlarını geçince, kendisine resmi eğitim sertifikası olan “Yol Terzisi” unvanı verildi.

    Ailesinin ekonomik sıkıntılarına çare için öğrendiği meslekte, Reymont terzi olarak tek bir gün bile çalışmadı, mesleğini icra etmedi. Bunun yerine, önce seyahat eden bir il tiyatrosunda çalışmak için kaçtı ve sonra yaz aylarında "bahçe tiyatroları"nda oynamak için Varşova'ya döndü. Cebinde bir kuruş olmadan, bir yıl sonra Tuszyn'e geri döndü ve babasının bağlantıları sayesinde, ayda 16 rubleye Koluszki yakınlarındaki bir demiryolu geçidinde işe başladı. İki kez daha kaçtı: 1888'de, bir Alman ruhbanın aracıyla Paris”e, ardından yine bir tiyatro grubuna katılmak için Londra'ya. Başarı eksikliğinden sonra (yetenekli bir oyuncu değildi) tekrar eve döndü. Bu arada biriktirdiği paralarla bir konak aldığı Kołaczkowo'da yaşadı.

    Rogów, Koluszki ve Skierniewice'den Korespondencje yazıları, 1892'de Varşova'daki Głos (The Voice) tarafından yayınlanmak üzere kabul edildiğinde, cebinde birkaç ruble ile birlikte bir kez daha Varşova'ya döndü. Reymont daha sonra çeşitli gazete ve dergilerin editöryasında çalıştı ve sonunda Sn. Świętochowski de dahil olmak üzere yetenekleriyle ilgilenen diğer yazarlarla bir araya geldi. 1894'te Częstochowa'ya onbir günlük bir hacca gitti ve buradaki deneyimini, 1895'te yayınlanan "Pielgrzymka do Jasnej Góry" (Işık Dağına Hac) adlı bir yazıya dönüştürdü ve onun bu klasik seyahat yazma alanında bu çalışmalarının ik örneği oldu.
    Rejmont, kısa öykülerini farklı dergilere göndermeye devam etti ve roman yazmaya karar verdi: Komediantka (The Deceiver) (1895) ve Fermenty (Ferments) (1896) ilk yazdığı romanlardır. Reymont, artık fakir değildir, yakında Berlin, Londra, Paris ve İtalya'yı ziyaret etme tutkusunu tatmin edecektir. Ardından, Varşova'dan Kurier Codzienny'nin (The Daily Courier) sipariş ettiği yeni bir roman için Łódź'a materyal toplamak için birkaç aylığına gitti. Bu hazırlıklar ve çalışmalar onun en önemli eserini ortaya çıkardı, Ziemia Obiecana (Vaat Edilen Topraklar -1897). *Ek Bilgi*
    Fransa'ya bir sonraki seyahatinde diğer sürgün Polonyalılarla (Jan Lorentowicz, Romeromski, Przybyszewski, Rydel, vb.) sık sık görüştü. Fakat bu dönem ekonomik sıkıntılardan dolayı çok da seyahat edemedi.
    1900 yılında, Reymont'un ağır şekilde yaralandığı bir kazadan sonra Varşova-Viyana Demiryolundan tazminat olarak 40.000 ruble kazandı. Tedavi döneminde, 1902'de evlendiği Aurelia Szacnajder Szabłowska yanındaydı. Yazmaya devam etti. Fransa'da 1901 ile 1908 arasında Chłopi'yi yazdı. Rejmont 1919'da ABD'ye gitti. Bir arazi sahibi olma konusundaki tutkularından dolayı, 1912'de Sieradz yakınlarında bir mülkü satın aldı fakat toprakla uğraşmanın onun için uygun olmadığını anladı. Daha sonra 1920'de Poznań yakınlarındaki Kołaczkowo'da bir konak aldı, fakat buna rağmen kışlarını Varşova ve Fransa'da geçirdi.

    Reymont, 1924 Kasım'ında, İsveç Akademisi üyesi Anders Österling tarafından Nobele aday gösterildikten sonra o dönem rakipleri Thomas Mann, George Bernard Shaw ve Thomas Hardy gibi yazarların arasından Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Polonya'daki kamuoyu, Nobel için Stefan Zeromski”yi destekledi, ancak ödül Chłopi'nin yazarına verildi. Zeromski'nin iddia edilen Alman karşıtı düşünceleri nedeniyle Nobel adaylığından reddedildiği bildirildi. Ancak Reymont, kalp rahatsızlığı nedeniyle İsveç'teki ödül törenine katılamadı. 116.718 İsveç kronu ödülü ve çekleri, tedavi edildiği Fransa'da olan Reymont'a gönderildi.

    Reymont”un tedavisi devam etti. 1925'te biraz iyileşti, Krakov yakınlarındaki Wierzchosławice'deki bir çiftçi toplantısına gitti, Wincenty Witos onu PSL (Polonya Halk Partisi) üyesi olarak karşıladı ve yazma becerilerini övdü. Bu olaydan kısa bir süre sonra Reymont'un sağlığı kötüleşti. 5 Aralık 1925'te Varşova'da öldü ve Powązki Mezarlığı'na gömüldü.

    Reymont'un edebi çalışmaları, yaklaşık 30 geniş hacimli nesirden oluşmaktadır. Röportajlarından bazıları:
    Pielgrzymka do Jasnej Góry (Jasna Góra'ya Hac -1894), Z ziemi chełmskiej (Chełm Topraklarından - 1910), Z konstytucyjnych dni (Anayasa Günlerinden -1905), Za frontem (Cephe Önünde - 1919) koleksiyonundan bazı eskizleri.

    Reymont”un, tiyatro alanında köy yaşamı ya da demiryollarında çalışma hakkında birçok Kısa hikayesi var:
    "Śmierć" ("Ölüm"-1893), "Suka" ("Kaltak"-1894), "Przy robocie" ("At ") Ve" W porębie "(" Açıklıkta "-1895)," Tomek Baran "(1897)," Sprawiedliwie "(Adalet-1899) ve Marzyciel (Dreamer) (1908).

    Romanları: Komediantka, Fermente ve daha sonra Ziemia obiecana, Chłopi, Wampir, 1911–1917 yıllarında yazılmış bir üçlem: Rok 1794 (Ostatni) Sejm Rzeczypospolitej, ve Nil Desperandum ve Insurekcja. (Nil Çaresizliği ve İsyan).


    Eleştirmenler Reymont ve Naturalistler arasında birçok benzerlik olduğunu itiraf ediyor. Bunun “ödünç alınmış” bir Doğalcılık olmadığını, yazarın yaşadığı gibi bir hayat stili olduğunu vurguluyorlar. Dahası, Reymont asla yazısının estetiğini formüle etmedi. Bu, Mikołaj Rej ve Aleksander Fredro gibi diğer Polonya yazarlarınkine benziyordu,Natural. Reymont, bunun edebiyat teorisi değil onun temelli gerçeklik bilgisi olduğunu ve onun güçlü bir tavrı olduğunu fark etti.

    “Komediantka” adlı romanı, seyahat eden bir tiyatro grubuna katılmış olan illerden gelen asi bir kızın dramını çiziyor. Genç kız kendi çevresinin ahlaksızlığından kaçmak yerine, kendini entrika ve utanç yuvası bir ortamda buluyor.
    Fermenty'de, intihar girişiminden sonra kurtarılan Komediantka'nın kahramanı, ailesine geri döner ve hayatın üzerine yüklediği yükü kabul eder. Hayallerin ve fikirlerin gerçekleşmediğinin farkında olan, ona aşık olan biriyle evlenir. Romanın çekilmiş
    https://www.youtube.com/watch?v=PSziVWme7CA” filmi de var.

    Muhtemelen Reymont'un en iyi bilinen romanı olan Ziemia Obiecana (Vaat Edilen Topraklar), sanayi devrimi sırasında Lódź kentinin, dramatik ayrıntılarla dolu, hayatta kalma mücadelesinin arenası olarak sunulan sosyal bir panoramasıdır. Romanda, şehir "fare yarışı"nın kurallarını kabul edenlerin yanı sıra yapmayanları da yok ediyor. Ahlaki kangren aynı şekilde üç ana karakteri, bir Alman'ı, bir Yahudiyi ve bir Polonyalıyı etkiler. Etik, asil fikirlerin ve kutsal duyguların kendilerine inananlara karşı döndüğü, erkeklerin en üstün niteliklerini ve orman kanunlarını gösteren bu karanlık vizyonu, aynı zamanda sanayileşme ve kentleşmenin açık bir göstergesidir.

    Ziemia Obiecana en az 15 dile çevrildi ve iki filme konu oldu. (1927'de biri, 1975'de Andrzej Wajda'nın yönettiği A. Węgierski ve A. Hertz”in oynadığı)

    Chłopi'de Reymont, diğer tüm Polonya meslektaşlarına nazaran daha fazla, ülke hayatı hakkında, insanları hakkında daha ayrıntılı ve net bir fotoğraf çekti. Yerel lehçenin kullanıldığı diyaloglarda ve anlatımda lehçeyi enfes bir şekilde kullanır ve Polonyalı köylülerin evrensel dilini okuyucuya sunar. Bu sayede, halkın "konuşulan" kültürünün renkli mozayiğini diğer yazarlardan daha iyi resmediyor Reymont. eylemi, yakındaki demiryolundaki çalışmaları sırasında tanıdığı gerçek bir köy olan Lipce'de başlattı. Roman, okuyucuyu mükemmel sadeliği ve işlevselliği ile hayrete düşürüyor.


    Reymont’un son kitabı Bunt (İsyan-Revolt), 1922’de seri halinde yayınlandı ve 1924’te kitap şeklinde yayınlandı, “eşitliği” göstermek için çiftliklerini satın alacaklara karşı hayvanların isyanını anlatıyor. İsyan hızlı bir şekilde genişleyip ve kanlı teröre dönüşüyor. Hikaye 1917'deki Bolşevik Devrimi'nin bir metaforuydu ve 1945'ten 1989'a komünist Polonya'da, George Orwell'in benzer romanı Hayvan Çiftliği (1945'te İngiltere'de yayınlandı) ile yasaklandı. Reymont'un romanı Polonya'da 2004'te yeniden basıldı.

    Władysław Stanisław Reymont”un ismi şimdi okullarda, parklarda, sokaklarda, havaalanlarında ve hiçbir zaman sönmeyecek Polonya Halkının direnişçi ruhunda ömür boyu yaşayacak.


    Eserleri
    • Komediantka (1896)
    • Fermenty (1897)
    • Ziemia obiecana (Vaat Edilen Topraklar) (1898)
    • Chłopi (1902–1909)
    • Rok 1794 (1914–1919)
    • Ostatni Sejm Rzeczypospolitej
    • Nil desperandum
    • Insurekcja
    • Wampir (1911)


    ***
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Evet, belki de garip bir başlık ve de aynı düzeyde incelemi oldu bilmem ama söylenecek çok söz var "idam idam idam" hakkında...

    Bir yolculuğa uzanan duyguların sonsuz-derinden hüznü demeyelim de, çaresizlikten kendi 3 yaşındaki çocuğunun dahi unutacağı bir yolculuk; Bir İdam Mahkumunun Son Günü

    Bir mahkum ne hissederse onu hissettiriyor HugoBazenBocalasa da yol onun yolu, hüküm onu hükmü.

    Kürek mahkumu olmaktansa, idamı yeğliyor adam, taa ki ailesi aklınan geçirinceye. Küçük kızı Marie'm diyene kadar.... sonra yalvarıyor, ama kendine ama dünyaya ama yargıca: beni kürek mahkumu edin diyor. Ve Kraldan son tabakaya kadar, onlara Sefil yaftasını çakıyor alınlarının tam orta yerine.

    Kitabın hoşuna gitmediğim bir yanı var ise, o da konuya başlarken; bir dialog silsilesi var ve kitabı yargılanıyor onlara; kötü bir kitap diyorlar Bir İdam Mahkumunun Son Günü için. Ama kurmaca ya da/veya dikkat çekmek için yapmıştır bilmiyorum ama; daraltıcı ve gereksiz buldum...

    Bir baktım ki, Sevgili dostum Mir'at-ı Cünun etkinlik yapıyormuş, yazarlar Şahane #49912413 tuttum yakaladım ve uzun soluklu bir etkinliğin içinde buldum kendimi.. "teşekkür ederim dostum, hep böyle kalman ümidi ile."

    Kahve ikram etmek isterdim ama, bana kadar.

    zaman ayırirsınız da size teşekkür etmem m?..
  • “Gogol dedik çıktık yola
    Don Kişot’la kurduk oba
    Palto’suyla Burun’uyla
    Sen ne büyük adamsın Gogol Amca”
    Merih B.

    “Burnumuzun ucunu görecek durumda değilken, burnumuzun dikine giderek, Rus edebiyatına burnumuzu sokalım dedik. 'Büyük Burnu', pardon Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü seçtik . Peki bu üç günü burnumuz kaf dağında mı gezdik? Ne gezer… Gogol, hepimizin burnunu sürtmeyi başardı. Ama biz yılmadık. Hiçbir bilgiye burun kıvırmadan hatta canımız burnumuza gelerek burnumuzun dikine gittik. Sonuç mu ne? Hık deyip Gogol’ün burnundan düşmesek de Gogol’ün dünyasıyla burun buruna gelmeyi başardık.
    Evet, herkesin burnu yerindeyse bu yolculuğu burnu kanamadan hallettik demektir, o zaman başlıyoruz.”

    Rusya’dan gelen soğuk hava dalgasını Gogol’la yumuşatarak yazı bitirmeye karar verdik. Üç gün süren bu kutlu görevde tam manasıyla Gogollendik diyebiliriz.
    Peki, bu üç gün nasıl mı geçti?
    Çaylar kahveler hazırlansın, hazır mıyız?
    Şu müziği de iliştirelim de başlayalım yolculuğumuza…
    https://www.youtube.com/watch?v=6LuREkiF_Hs

    Efenim kimimiz başkentten düştü yollara, kimimiz Kocaeli, kimimiz Aydın, kimimiz kadim şehir İstanbul ve tabii merkezimiz tarihi şehir Bursa’dan. Şehre ayak basınca “Cağnımız organizatöremiz Kevser” aracılığıyla özel aracımız bize merhaba dedi. Herkesi toplaya toplaya pek bir rahat geldik obamıza. Bu yolda son dakika rahatsızlanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun der haklarını bir sonraki kampa saklarız.

    Ve obaya varış!
    Yemyeşil doğası, binbir çiçekli bahçesiyle nehir kenarında konuşlanmış kampçı dostu “Dostum Doğa Sporları ve Turizm Merkezi” tam bize göreymiş. Söğüt ağacının altında enfes nehir manzarasına karşı kurduk obamızı. Gogol’ün bayrağını göndere çekerek ilk demiri günahsıza da çaktırdık ya artık sırtımız yere gelmez :)

    Bayrağımızın büyüklüğü bizi sarıp sarmalamak isteyen Gogol’un gözlerinden piksel piksel anlaşılıyordu.

    Bayrağımızı açarken :)

    https://www.youtube.com/watch?v=U7lN0BPLDrw

    Ve artık başlasın kampımız…
    Geleneksel tanışma etkinliği ile hem kaynaştık hem de gelecek üç günün sinyallerini aldık: Çok eğleneceğiz :)

    Kaynaşan grubu aldı bir ürperti, dedik Novodeviçi mezarlığından haber geldi, artık vaktidir Gogol’u selamlamanın, var mısınız onu daha iyi tanımaya?
    Kızımızı Gogol’u en iyi tanıyan tüccara mı yoksa burun sahibi 9. Dereceden memur Çiçikov’a mı versek kararsızlığını gidermek için bir yarışma yapmak şart oldu. Çay ve simidin sponsorluğunda kıran kırana geçen yarışmanın gruplarına bir bakalım

    merih Bozdemir ve fotoğraf karesinde olmayan Özlem (Yaz) :)

    Bengü ve Nesrin

    Samet Ö. ve A.Rahim Kara

    Jüri ve moderatörler
    Selman(Selman Ç.) - Elif(Roquentin) - Kevser(NigRa)

    Neler öğrenmedik ki, Gogol Bordello'yu, Novodeviçi mezarlığında ülkemizi temsilen yatan mezar arkadaşı Nazım’ı, peygamberimiz Puşkin’i, tiyatrolarını, filmlerini ve daha neler neler…

    Ve kazanan... and the Gogol awards goes to…
    "Eşit Ağırlık" grubu
    Bu da ödül törenimiz…
    https://youtu.be/G3JkGTe0xg8

    Bilgi yarışmasında çok çaba sarf ettiğimiz için enerji toplamaya doğru mangal başına. Efenim grubumuzun her bir üyesinin on parmağında on marifet olduğu için dört koldan çalışarak bu enfes sofrayı hazırladık.

    Her kampımız bir yenilikle kendini geliştiriyor efenim
    Ülkemizde iyi şeyler de oluyor dedirten bir bilgi vermek isteriz. 2010 yılında TRT Türk'te yayınlanan, “Kentler ve Gölgeler” kentlerin ruhunu yansıtan sembol isimlerini, yaşamlarından örneklerle; Türkiye’nin başarılı isimlerinin eşliğinde, yaşadıkları ülkelerin atmosferinden ekranlara getiriyor. Türkiye’den alanlarında uzman sanatçılar, Avrupa’daki meslektaşlarının peşine düşüyorlar. Sanatlarıyla damgalarını vurdukları şehirlerde, onların izlerini sürüyorlar.
    Biz de Gogol’u daha iyi anlamak için, doğduğu ve edebiyatının beslendiği topraklarda Kiev’de dinledik. Film aralarında yaptığımız sohbetler de ayrı bir hava kattı, muhteşem bir paylaşım yaptık.

    https://www.youtube.com/...7_cPzE314&t=757s

    İlk günü kapatırken olmazsa olmazımız ateş başında şiirli şarkılı eğlencemiz…

    Bengü arkadaşımızın ukulelesi ile Gogol başlığında çıktığımız yola, müzikle beslenip Nazım Hikmet Ran’a Cem Karaca’ya Can Yücel’den Ahmed Arif’e tüm kalplere dokunarak uçtuk dünyanın tüm topraklarına…
    Gece bizi devirmedi, biz devrildik de döküldük yollandık çadırlara ertesi güne umut ve heyecanla.
    https://youtu.be/epNvAT0lK5o

    2. gün

    Sabah güneşini selamladık hep beraber, geleneksel uyanma marşımızla, hangisi mi?
    https://www.youtube.com/...zSadTJ5LL-8&t=7s

    Yoğundu bugün programımız, dört koldan hazırlıklar tamam, bir takipçimizin de deyişiyle "Yığışıp Gogol danışılacak." Evvela bir ısınma oyunu lazım bize, kitabı konuşmadan kendimizi konuştuk ki iletişim dilimizi öğrenelim. Dinliyoruz konuşuyoruz ya hazırız artık Gogollenmeye.
    Don Kişot Kampçıları'nın kitap atölyeleri başkadır, hem çok renkli hem bol kaynaklı hem de yaratıcı drama etkinlikleriyle desteklenir.
    Yazarın eserin her adımını anlamaya ant içmiş çıkarız yola, durur muyuz?
    Durmayız.

    Atölyeye başlamadan önce tüm katılımcılarımıza bir hediyemiz vardı.
    Erdal Öz’ün 1956-1998 yılları arasında, aralıklarla tuttuğu günlükleri: Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın?
    Erdal Öz, 50’li yılların ortalarında, yirmili yaşlarının başlarında tutkulu bir gençtir; durmadan okur, kendi kuşağından arkadaşlarıyla birlikte “yeni” bir edebiyat dilinin peşine düşer. 70’lerde edebiyat tutkusuna devrimci düşünceler eklenir, sahibi olduğu Sergi Kitabevi’nin paket kâğıtlarına yazdığı alıntılar gerekçe gösterilerek tutuklanır, günlüklerini küçük kâğıtlara yazar. 90’lı yıllarda artık ünlü bir yazar ve yayıncıdır. Ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmekten de, edebiyat tutkusundan da hiç taviz vermemiş bir yazar…

    İşte Atölyemiz;
    (Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton)

    Önce Rusya dolaylarından ezgilerimizle yola çıktık, Neva Bulvarı boyunca dizilmiş tablolarını sergileyen ressamımız Çartkov’un tablolarının önünde Piskarev’le bir soluk aldık, Akakiy’in soyulduğu Kalinkin köprüsünde dolaştık, ah burda olsak kaptırır mıydık Palto’yu, bindiğimiz gibi faytonumuza uzaklaşırdık İspanya Kraliyet Sarayı’mıza doğru, bir de kaptırmamaya çalışarak burnumuzu…
    https://www.youtube.com/watch?v=yPpfDUgVnmU

    Bunlar da atölyemizden kareler

    Saatlerce süren Gogollenmeden neler neler çıkardık.
    Dinleyelim arkadaşları;

    İlk öykümüz;
    Neva Bulvarı

    Neva Bulvarı’nda yürüyen insanlar tıpkı bir podyumda yürür gibi bulvara çıkmadan önce özenle hazırlanıp kendilerini gösterme derdindeydi. Bu bulvarda her şey bir maskenin ardına gizlenmişçesine sunilik barındırıyordu. Sanki burada zaman ikiye bölünüyordu. Öğleden önce insanların yaşam telaşıyla hızla akan caddede, öğleden sonra adeta ağır ve gösterişli bir şölen düzenleniyordu.
    Neva Bulvarı'nın tasvirini okuduğumuzda adeta bir sosyal medya çağrışımı geliyor aklımıza. Çünkü "Neva Bulvarı, insanoğlunun yarattığı en iyi şeylerin sergi alanı niteliğindedir. Herkes bir şeylerini göstermeye çalışır." ayrıca Gogol "Düşlerimizde gördüğümüz şeylerle gerçek dünya arasında ne kadar uyum varsa, onunla Petersburg halkı arasında da o kadar uyum vardı." diye tanımlıyor Neva Bulvarı'nı. Baktığımızda da aslında sosyal medyada gördüğümüz ve gerçek olan arasında da benzer bir ilişki var diyebiliriz.
    İşte tam burada iki arkadaşın, ressam Piskarev ve teğmen Pirogov’un öyküsü vuku bulur. Caddede yürüyen iki güzele meyleden bu arkadaşlardan Piskarev yani, sanatın, duyguların ve hayallerin insanı, yani bir ressam, bir kadına vurulur, peşinden gider.
    Neva Bulvarı’nın ışıltıları altında güzelliği, giyim kuşamı ile kendine yücelik katmış kadının iffetsiz olmasını kaldıramaz ve düşler âleminde kaybolup gider öyle ki; ”Sonunda tüm yaşamı düşler oldu, bu değişimle birlikte de gerçek âlemle düşler âlemi yer değiştirdi sanki ve şöyle bir terslikle yüz yüze kaldı: Uyanıkken uyuyordu, uykudayken ise uyanıktı.”
    Bir çöküşün öyküsüdür Piskarev’inki.
    Dönemin insanlarını, kadını ve erkeği, şehrin aldatan ışıltısını çok güzel işlemiştir Gogol. 200 yıl geçmesine karşın pek de bir şey değişmemiş sanırım. Günümüzün Neva Bulvarı da instagramdır, facebooktur, onbeş kameralı telefonlardan çekilen filtrelenmiş bir dünyadır Neva Bulvarı.
    O yüzden biz biz olalım, Neva Bulvarı’na inanmayalım!

    Burun
    Bir sabah uyandığınızda yatağınızda böceğe dönüşmüş olarak uyanabilir; kahvaltı masanızda ekmeğinizin içinden bir başkasına ait burun çıktığına veya kendi burnunuzun dikine giderek gezintiye çıktığına şahit olabilirsiniz. Yaşamın size ne sürprizler hazırladığını bilemezsiniz öyle değil mi? Gogol’un Burun öyküsünü okuduğunuzda büyüsel ama bir o kadar da gerçek bir dünyaya gideceksiniz. Gideceğiniz bu dünyada burun öyle yükseklerde görür ki kendini üçüncü dereceden bir memurmuşçasına dolaşır sokaklarda. Zaten gerçek hayatta da insanın makamı yükseldikçe “burnunun büyüdüğüne” şahit olmuyor muyuz?
    Burnunu kaybeden, sekizinci dereceden bir memur olan Kovalev’in burnunu araması, burnun bir kişiliğe bürünmesi, kabullendiği anda geri gelmesini anlatır. Fakat nasıl bir anlatım! Bu burun Kovalev’in karakteri midir? Kibri mi?, Hayalleri midir? Yoksa alelade bir burun mu? Ya da her şey bir rüyadan mı ibaret?
    Bütün bunları anlatırken bir taraftan da dönemin bürokrasisini eleştirir Gogol. Burnunu bulmak için gittiği gazete çalışanının, zengin bir kadının kayıp köpeğinin ilanını yazarken Kovalev’in burnu için çaba sarf etmemesi, emniyet müdürünün onunla alay etmesi, insanların kayıtsızlığı… Sonunda büyü gibi nedenlere bağlaması da çaresiz kalan insanın nelere sığınabileceğini gösteriyor.
    Hikayede alt zümreden olan bir berberin bir şey yapmamasına karşın suçlu bulunması, burnun onun ekmeğinden çıkmış olması da ayrıca güzel bir iğnelemedir. Ekmek emeği temsil eder, burunu da sümük, yapışkan gibi düşünürsek pisliği çağrıştırdığını görebiliriz. Rusya'daki o dönem memurlar arasındaki yolsuzluk, rüşvet gibi durumlar da halkın emeğinin sömürülmesi ya da haksız kazanç gibi yorumlanabilir.
    Rusça “HOC” olarak yazılan burun tersten okunduğunda “COH”, yani hayal anlamında kullanılır. Karakterimiz burnunu kaybettiğinde aslında hayallerini de kaybediyor.
    Peki, burunla ilgili deyimleri hiç düşündünüz mü bu hikayede?
    Burnu havada olmak
    Burnunu sokmak
    Burnu düşse almamak
    Burnu büyük olmak
    Burnu Kaf Dağı’nda olmak
    Burnunda tütmek
    Burnundan fitil fitil getirmek
    Burnunun dikine gitmek
    Burun kıvırmak…
    Burun ile ilgili Nabokov "Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken Leitmotiv olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar;" yazmış ki Gogol'un hangi öyküsünü okusak gerçekten de dediği gibi burunlarla karşılaşırız. Adeta ayrı bir karakter gibi önemli burunlar Gogol için. Kendi burnu çirkin diye mi böyle yoksa Freudsal bir anlam mı aramalıyız (burun – penis ilişkisi/kastrasyon karmaşası) bilemeyiz.
    Ama okurken çoğu kez tebessüm ettirdiği ve hikayelere sıcak bir hava kattığı aşikar.

    Portre
    Sanat sanat için mi sanat para için mi?
    Tüm insanlığın lanetini üzerinde taşıyan bir tefeci, onun ürkütücü gözlerini ve gizlerini betimleyen portresi... Paranın ve şöhretin gücüne yenik düşerek ideallerinden vazgeçen ve sonunda portrenin lanetine bulaşıp aklını iplerini elinden kaçıran ressamın öyküsü size kimliğimizi sorgulatacak...
    Sanat ortaya neler çıkarabilir, neyin peşindeyiz, hayat ideallerimiz neler, iç dünyamız sanatı nasıl etkiler? İki kısımda oluşan portrede bu meselelerin hepsi üzerine düşünebiliriz. Çartkov’un idealist temiz bir ressamdan bir canavara dönüşümünün öyküsünü anlatırken bizlere de düşünecek birçok mesele bırakmıştır Gogol.
    Bu öyküdeki portenin canlanıyor, ruh kazanıyor olması Oscar Wilde’in Dorian Gray'in Portresi eserini de anımsatıyor. Özellikle ikinci bölümde portrenin yapılış hikayesi anlatılırken "...bu çizgileri tuvaline aslına uygun bir biçimde aktarabilirse doğaüstü bir güçle sürüp gidecekti yaşamı, böylece de bütün bütüne yok olmaktan kurtulacaktı; bu dünyada varlığını sürdürmesi gerekiyordu onun" kısmı tamamen gençliğini hep korumak istediği için doğaüstü bir güçle anlaşan ve kendisi yerine portresi yaşlanan Dorian Gray'i. Belki de Gogol'un ressamı Çartkov da Dorian Gray gibi ruhunu şeytana yani paraya satıyor diyebiliriz.
    “Kuşkusuz abartma payı vardı bu öykülerde” diyerek ne kadar fantastik dünyalarda gezindiğini de bizlere aktarır. Öbür taraftan resim sanatı aracılığıyla sanat alanında eleştirisini yaparken edebi alanda da ne kadar özgün, kendi çizgisinde bir edebiyatçı olacağını da bizlere göstermiştir. Kitapta yer alan diğer eserlerine nazaran daha fazla açıklama gereği duyduğu bu hikayede, ilk bölüm sonu itibari ile bizlere yeterli mesajı verebilecekken, ikinci bir bölümle hikayedeki eksikleri kendisinin doldurmuş olduğu bir eserdir.

    Palto
    “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”
    İçinde bulunduğu sistemin gaddarlığını esprili bir dille anlatmıştır Gogol kendinden sonrakilere. İhtiyaçlarını karşılamak adına büyük sıkıntılara giren Akakiy Akakiyeviç’in hikayesidir bu, doğduğunda hayatın güzel bir isim sunmadığı bir insanın öyküsüdür, dünyaya müdahale etmeyen, tek görevi yazıları temize çekmek olan bir adam. Yegane zevki işidir, eğlenmez, arkadaşlık kurmaz, yer içer ve uyur. Ellili yaşları geçkindir ve terfi alamamış çalışkan bir memurdur. Hoş terfi şansı gelmiş olsa da geri çevirmiş ve bildiği iş olan temize çekme memurluğuna devam emiştir.
    Yüzyıllar geçip coğrafyalar değişse de bazı insanların insanı insan yapan değerlerden ne denli yoksun olduklarını bir kez daha görmemizi sağlamış pek sevgili yazarımız Gogol. Öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in adı soyadı bile bu kahramanın tekdüzeliği ne kadar içselleştirdiğini kanıtlar nitelikte.
    Sistemin bu saf ve çalışkan insan karşısında ne kadar gaddarlaştığını anlatırken, bürokrasinin lüzumsuz işlerini de eleştirir Gogol. Bir palto almak için çalışırken yaktığı muma kadar tasarrufa giden Akakiy, önce insanların saldırılarıyla, sonrasında bürokrasinin tokatıyla alt üst olur. Gogol, Akakiy’in hayaleti ile intikam alır tüm bu sistemden. Gerçekten Akakiy’in hayaleti midir, yoksa vicdan muhasebesi mi yahut sistemin bir gün gelip güçlü ettiklerini yutabilecek olması mıdır tartışılır.
    Kitapta hiçbir anlatılan tesadüfi değil. Olayların gerçekliği Gogol'un sarkastik anlatımıyla muhatabının yüzünde Petersburg'un soğuk rüzgarları kıvamında bir tokat etkisi yaratıyor. Yazarımızın bu eseri yazarken, kendisine anlatılan ve etraftakileri güldüren bir hikâyeden yola çıkmış olması da onun sıradanın ardındaki acı gerçeği görme yetisi konusunda ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.
    Eser boyunca yazar anlatıcı okuyucuyla sohbet ederek modern anlatı geleneğinin kalıplarını aşıp anlatıya farklı bir üslup özelliği katıyor. Biçem özellikleri bir yana bu kitap gerçekten kendiyle ve toplumla hesaplaşmak isteyenler için bulunmaz bir nimet...
    Uzun lafın kısası palto meselesi her çağın meselesidir, haliyle Dostoyevski Gogol’un paltosundan çıktığımızı söylerken besleneceği kaynağı da işaret etmiştir. Tolstoy’dan, Dostoyevski’den yer kalmamıştır belki o paltoda ama bizler de bir köşesinden tutabiliriz bu paltonun.

    Bir Delinin Anı Defteri
    Algıladığımız gerçekliğin ne kadarının bize ait, ne kadarının kurgusal bir düzenin bir parçası olduğunu biliyor muyuz? Bir günlük tutsak ve orda düşlediğimiz ülkenin kralı olsak kim karşı çıkabilir bize? Umduğumuz dünya yaşadığımızdan daha güzelse böyle bir düzenin parçası olmak orda düş uykusuna yatmak güzel olmaz mı? Bir Delinin Anı defterini okurken herkes kendi ütopyasını kurgulamalı çünkü bu çirkin düzenden kaçmak için bir yerlerden başlamak gerekiyor.
    Köpekten mektuplar almak, büyük şeyler olacağını hissederken ispanya kralı olmak, görevin müdürün kalemlerini açmakken müdürün kızının senin aşkından yanıp tutuşması… Hayat böyle insanlar için çok zordur, bir taraftan krallığın tüm yükü, öbür taraftan Sofie’nin aşkı, Ivanov olmasa bu kadının, bu ülkenin hali nice olur. Dünya da garip bir yer olmaya başladı, bakkaldan çay alan inekler konuşan balıklar, nereden çıktı bunlar. Bir de köpekler var tabii bu kadar zeki canlılar konuşabildikleri halde niçin susuyorlar, dünyada bu kadar sorun varken onlar da fikirlerini söyleseler bir şeyler daha kolay çözülmez mi? Tabi İspanya kralı olarak bu problemlere çözümler üretmek Ivanov’un boynunun borcudur. Kim yaşadığı ülkede böyle bir kral istemez ki, üstelik bu İspanyolların garip tahta çıkma adetleri varken, kralı falakaya yatırmak da neymiş! Bir önceki kralı kaybetmeleri de cabası, ne acayip millet şu İspanyollar, neyse ki Ivanovic bir kadın başa geçmeden olaya el koydu da problem kalmadı.
    Biz ikna olduk İspanya Kralı’na.

    Fayton
    Bu konu hakkında konuşmak istemiyoruz :)

    Atölyemizden videolar
    https://www.youtube.com/watch?v=wHiW485_YW4
    https://www.youtube.com/watch?v=roM6HQf-J5U
    https://www.youtube.com/watch?v=8G7P5YwDvWc

    Tüm bu hikayeler başımızı döndürünce biz de kitaptan yeni bir dünya çıkardıkJ
    “Siz siz olun Neva Bulvarı’na inanmayın!” Zira bedenden koparak bağımsızlığını ilan etmiş, yüksek dereceden iki dirhem bir çekirdek memur burunlar, kıl aldırmamacasına çalımlı çalımlı kol gezerler orada. Bu önemli burunlar kendi derecelerindeki burunlarla karşılaştıklarında, soylu olmanın onlara armağan ettiği üstün bir aristokrat havayla önceki akşam izledikleri tiyatro veya konser, yahut havaların gidişatı gibi önemli konular üzerinde uzun uzun fikir mütalaalarında bulunduktan sonra akşam toplantılarında kâğıt oynamak üzere başka önemli burunlarla buluşurlar.
    Bu önemli burunlardan sıkılırsanız Petersburg’un ıssız ve tekinsiz ara sokaklarına girmek gerekir biraz. Örneğin çağın en yetenekli ressamlarından birinin dairesine çıkarken paltonuzun, çizmenizin kirlenmemesi için titizlikle tırmanmalısınız merdivenleri. Dairesine girildiğinde duvarda asılı onlarca kez yamanmış bir paltonun eşlik ettiği sefalete acınırsa üç beş ruble bırakarak, kafa karışıklığından asla tamamlanamayacak, ancak yine de sanat kıpırtılarından yoksun olmayan bir tuval satın alınmak istenilebilir. Ancak ressamla geçirilen vakit çok iyi değerlendirilmeli. Çünkü bir dahaki ziyarette dişil bir burnun sebep olduğu hayal kırıklığıyla kendini öldürmüş olan ressamın, kapıyı açamayacak olmasından sebep evde olmadığı sanılıp kapıdan dönülmek zorunda kalınabilir. Veya kapıdan dönüldükten sonra bir kadeh votka için gidilen Neva Bulvarı’nda, bir kupa arabasının içinde ressamın kendisiyle değil de burnuyla karşılaşılabilir. Ancak önemli bir kişi olan ressam burnun yanına yaklaşıp iki çift laf edebilmek ne mümkün!
    En iyisi mi Neva Bulvarı’ndan uzak durun siz.

    Konuşuyor konuşuyoruz ama bitmiyor Gogol’un büyülü dünyası. Özgürlük bu ya, dedik göl kenarına inelim de Gogol da biz de bir hava alalım.

    Derken grubumuzun faaliyetlerini uzaktan takip eden meraklı bir gruba denk geldikJ Pek bir hevesli, ilgili başlayan sohbeti enfiye çekerek yok olma arzumuzla sonlandırdık. Cenahımızın özelliklerinin şıp denilip anlaşıldığı(!) anda okumanın ne büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladık.

    Zihinsel doyumu yakaladıktan sonra vücut diğer açlık için sinyal vermişti. Kendimizi mangala mı atsak yoksa ekmek arası sucuk mu yapsak ikileminde kalınca iki etkeni birleştirip mangalda sucukla kendimizi şımartmayı tercih ettik, delirmedik.

    Ve sırada Türkiye’de bir ilk, kampımızın medarı iftiharı, zengin olursak patentini alacağımız, kendi kendini sürekli yenileyen, nefesleri kesen(bu gerçek), zıplayarak puan üreten, Elif’in keyfinin kahyası, adaletin aranmadığı, bulunsa da lazım olmadığı, her etapta ‘Ya bu yarışma şahane’ dedirten bol ödüllü, bol bilgili, yüksek tansiyonlu efsane yarışmamız “Bilmek Lazım Değil”

    *İçeriğini anlatamayız yalnız yarışanlar bilir.
    https://youtu.be/31O1sDOZ93U

    Ve kıyasıya geçen yarışmanın kazananı son dakika hamlesiyle Kevser oluyor. Karşınızda ödül törenimiz:)
    https://youtu.be/rkdN-B4bykk

    Ve gecenin sonuna yolculuk.

    Selman Bey napıyorsunuz? :))
    https://www.youtube.com/watch?v=pzuuZY4MvB4

    3. gün

    Son günün vermiş olduğu hafif buruklukla hazırlıklarımızı yaptık ama Don Kişot Kampçılarında etkinlik biter mi, tabii ki hayır.

    Tamamen kendi üretimimiz yerli ve milli Edebiyat Tabu’muz.
    Kampımız eğlendirirken bilgiyi de çaktırmadan veren, şahane etkinliklere sahip, sahi bunu daha önce söylemiş miydik?

    Dış mihraklardan uzak bu üç günümüzü böylece tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğu içinde heybemize bolca anı, gülümseten anılar, kampa özel espri dili, instagramlık afili fotoğraflar, dolu dolu bilgiler paylaşmanın keyfi ve edebiyatın çatısı altında kurulan sağlam dostluklar doldurduk.

    Kampımıza katılan, bizlerle bu etkinliği paylaşan binbir çiçekli bahçenin her bir renkten çiçekleri;
    Doktor Samet’e
    Sağlıklı Bengü’ye
    “Yaz”ın temsilcisi Özlem’e
    Alakasız alakalı Nesrin’e
    Sıfatsız, 7. Dereceden memurumuz Rahim’e
    Nigra’mız, organizatörlerin piri Kevser’e
    Tanımsız Merih'e
    Gerçekçimiz Selman
    Ve bendeniz Big Brother/Sister Edolf’ten kucak dolusu sevgilerJ

    İyi ki geldiniz…
    Yepyeni kamplarda tekrar buluşmak üzere…

    Bizi takip etmeyi unutmayın :)

    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/
    https://www.twitter.com/donkisotkamp