• 20. yüzyılda bilim ve teknoloji büyük bir kırılma yaşadı. Uzay-zaman, kuantum, atomun yapısı gibi hayatımızı tümden değiştiren keşifler yapıldı, paradigmalar değişti. Dünyayı dönüştüren bu değişimler doğrudan ya da dolaylı bizlerin hayatını da tümden değiştirdi. Bu hızlı değişime tam adapte olamayan bir tür geçiş nesli olan bizim neslimizin bu arada kalmış sosyolojik yapısı hakkında binlerce analiz yapıldı, makaleler yazıldı, kitaplar yazıldı ve yazılmaya da devam ediliyor. İncelemesini okuduğunuz bu kitap da ismi ile müsemma olarak bu değişimi biraz daha müslüman bakış açısı üzerinden inceleme iddiasında. Kitabın beğendiğim yönleri kadar beğenmediğim yönleri de oldu. Özellikle neden beğenmediğimi aşağıda nedenleri ile beraber açıklamaya çalışacağım. Keyifli okumalar :)


    ZEİTGEİST


    İlk kez Alman filozof Johann Gottfried Herder tarafından kullanılan bu tabir; bir dönemin ya da bir döneme ait kuşağın ortak zevkleri, tarzı, karakteristik özellikleri, kısaca söyleyecek olursak zamanın ruhu demek. Bizim dönemimizin zeitgeist'i ne diye bakarsak '' Beğenilme '' olduğunu çok rahat görürüz. Şu incelemeyi bile her ne amaçla yazıyor olursam olayım, burada paylaştığım an site algoritması gereği düşüncelerim beğeniye sunulmuş bir ürüne dönüşüyor.


    Modern felsefenin babası olarak kabul gören Dekart insan olmayı şöyle tanımlar: '' Cogito ergo sum '' Varoluşun bilincine düşünmek üzerinden varır Dekart'ın tanımladığı insan. Bugün ise tamamen farklı bir insan tipolojisine tanık oluyoruz. Bu insan; '' Kendimi gösteriyorum, beğeniliyorum o halde varım. '' diyen, varoluş bilincine beğenilme üzerinden varan bir insan. Beğeni almak uğruna insanlar en özel anlarını dahi paylaşmaktan çekinmiyor. Mahremiyet alanları yitirildi, her şey aleniyete mahkum edildi. Her şey pornografik. Belki bedeni değil ama ruhların tüm çıplaklığı ile sergilendiği bir pornografi bu.


    Bu beğenilme çılgınlığının en kötü tarafı ise beğenilme/ sevilme dürtüsünün insanı odağını dışarıdan alan bir dönüştürme sürecine sürüklemesi. Amaç ilgi çekmek, insanların hoşuna gitmeye çalışmak olduğunda, hele ki beğenilmek hayatın yegane amacı hale getirildiğinde amaç çok tehlikeli bir hale dönüşür, çıkılan yol mefisto ile sıkışmaktır. Yaşayacağınız beğenilme hazzı karşılığında karakterinizden ya da hayatınızdan feragat edebileceklerinizin kestirilebilir bir sonu olmaz.


    KİTABI NEDEN BEĞENMEDİM;


    1- İnsanların beğenilmek uğruna, daha fazla '' tık '' almak uğruna, daha fazla tanınmak uğruna yaptığı şaklabanlıklar esasen yeni bir durum değil. Günümüz şartlarına göre form değiştirmiş halini gördüğümüz için bunun yeni olduğu yanılsamasına düşmemek gerekir. Sadece her tür aptallık daha fazla göz önüne çıkmaya başladığından her şeyin daha kötüye gittiğini, yeni neslin daha aptal olduğunu, değerlerimizi yitirdiğimizi zannetmeye başladık. Şimdi burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Beğenilme sevdası uğruna instagramdan durmadan fotoğraf paylaşmak, dile/ zihne anlık rahatlamalar sağlamak adına twitterdan, 1000kitaptan vs. den durmadan aforizma paylaşmak bu bozulmanın sebebi değil, sonucu. Sebep ve sonucu karıştırmak problemi baştan çözümsüz bırakmak demek. Kitabın en büyük eksiklerinden biri bu; sebep ve sonucu karıştırmak. İnsanlar beğenilmek adına bütün bu maymunlukları zaten yapıyordu, sosyal medya sadece topluma ayna olmak yönü ile bunu daha görünür hale getirdi. Şahsen çevremde aklı başında, karakteri oturmuş hiçbir insanın beğeni uğruna bu tarz ucuz hareketlere girdiğini görmedim. Burada en büyük hata sosyal medyayı salt narsistik bir problem gibi göstermek. Çözüm her şey gibi sosyal medya kullanımına da bir ölçü getirmek.


    2- Giriş / Gelişme / Sonuç

    Hemen hepimizin bildiği bir şablon bu. Mini mini çocuklarken ne yazdığımızın, niçin yazdığımızın pek farkında olmadan kompozisyon yazmaya çalışırken öğrendik biz bu ezberi. Aslında geçmişi ta Aristo'ya, Homeros'a dayanan bu üç perdeli yapı; kompozisyonların, tiyatroların, hikayelerin, romanların, her tür kitabın, filmin vs. nin sekansını oluşturur. Dolayısıyla bu tarz yapıtlarda bir okuyucunun ya da izleyicinin beklentileri de bu yönde oluşur. Açıkçası bu kitapta yazar kompozisyonun giriş kısmına ve bir miktar da gelişme kısmına ucundan kıyısından değinmiş ama kitabın ismini de oluşturan '' Dijital Çağda Müslüman Kalmak '' ile ilgili herhangi bir fikre veya gelişme, sonuç bölümüne rastlamadım kitapta.


    3- Friedman, Bauman, Ritzer, Morozov, Jack Ellul'den bol bol referanslar verilmiş. Sosyoloji alanında bir kitap yazıyorsanız bu tarz referanslar vermeniz, fikirlerinizi desteklemek için yapılması gereken makul bir davranış. Problem burada '' fikir '' kısmında başlıyor. Ortaya bir fikir konulmayacaksa, yeni bir bakış açısı sunulmayacaksa, var olan problemlere bir çözüm getirilmeyecekse suyunun suyunun suyu tadında kitaplar yazmak malumat vermekten öteye gitmez. Ki kitabın ana konusunun da değindiği gibi malumat bugünün insanına bir tık kadar uzak/ yakın bir konumdayken daha fazla malumat vermek hangi derde derman olacak. Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla malumat değil, muhakeme edilmiş, anlayışın ve bağlamın süzgecinden geçmiş ve yaraya merhem olabilecek hikmete ulaşmak.


    4- Derin düşünce yok. Laf kalabalığı cevap olarak sunuluyor. Sosyal medya ile fazla haşır neşir olan insanların genelinde var bu. Bunu da bir arkadaşım sayesinde fark ettim. İnsanlar cevapların etrafından dolanıp duruyor. O kadar çok imgeye ve malumata maruz kalıyoruz ki kalabalığın arasında ne sorunu görebiliyoruz ne de cevapları. Yazar da bu problemi fark etmiş olmasına rağmen ne yazık ki aynı tuzağa düşmüş.


    5- Küresel sistem yığınları ellerine tv, sosyal medya gibi araçlar vermek suretiyle oyalamak üzere tasarlanmıştır. Bunu da illüminati, rodscild bilmem ne ezberleri ile söylemiyorum. Sistemin yürümesi için artık insan faktörüne pek ihtiyacı yok gibi. Var olan küresel sistem kendi kendine yürüyecek öğeler üretiyor. Siz yapmazsanız bile bir başkası mutlaka bu öğeleri üretecek. Kimse twitter diye bir şey çıkarayım, instagram, youtube, 1k çıkarayım da insanları oyalamanın çaresini bulayım diyerek motive olup da sistem araçları üretmiyor. Sistemin çarkları artık bir '' üst akla '' muhtaç değil. Her tıklamanız sizin hakkınızda sisteme daha fazla bilgi sağlar ve siz ve tercihleriniz birer '' data '' ya dönüşürsünüz. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışılır. Artıları kadar eksileri de olan bu sistemi mantık çerçevesi içinde analiz etmek gerekir. Sistemi böyle değil de tamamen hamasi söylemlerle, duygusal tepkilerle eleştirmek bizi hiçbir yere götürmez. Duygusal söylemlere karşılık veremezsiniz çünkü mantıksal bir bir temeli yoktur. Bu tarz komplo teorisyenlikleri duygusal temellidir ve sistemde herhangi bir karşılığı olmadığı gibi sistemden kaynaklanan problemlerin hiçbirine de çözüm getirmez. Kitabı bu anlamda biraz eksik buldum açıkçası. Basit komplo teorisyenliklerine girmemiş ama bu konuda söylediği doğru şeyler bile klişeden öteye gidememiş ne yazık ki :(



    6- Bir kitabın içinde çok fazla bilgi olması maalesef onu iyi kitap yapmıyor. Sen o bilgileri verirken meselenin neresinden tutuyorsun. O onu demiş, şu şunu demiş ile kitap bitiyor. Herkes bir kitap okuma memuru. Sen ne düşünüyorsun peki bu konuda, bu konu hakkında kitap yazarken amacın malumat vermek mi yoksa kendi muhakemenle bulduğun hikmeti ortaya koymak mı? Kitapta arka arkaya dizilmiş bilgi çorba olmuş. Konu çok derin, veriler çok fazla olduğu için yazarın dili yalın ve çok iyi olmasına rağmen kitap anlatmak istediği amacın altında kalmış fikir olarak.



    7- Kitabın adından dolayı görmeyi beklediğim müslümana dair pek bir şey yok. Müslüman panaroması ya da otantisiteye yönelik spesifik hiçbir araştırma, analiz ya da bilgi yok. Apartılmış bilgi bir sonuca bağlanmadığı için havada kalıyor her şey, öylece kitabın sonuna geliyorsunuz. Müslümanların kültüründe dünyadaki değişimlere bağlı olarak gelişen deformasyonlar hakkında daha spesifik analizler yapılmalı ve malumat bizi bir yere götürmeliydi. Kitabı bitirdiğim an malumat haricinde bana bir şey katmalı yazar. Malumat zaten her yerde var. Entelijansiya geçinenlerden beklentim bu yönde en azından. Tahmin edebileceğiniz gibi bunu da pek bulduğumu söyleyemeyeceğim.



    Toparlayacak olursam malzeme ve konu çok iyi olmasına rağmen kitap yazarın heyecanına kurban gitmiş açıkçası. Yazarın yazım tarzını da, verdiği emeği de, çok fazla eser verilmeyen böyle bir alanda yazma cesaretini göstermiş olmasını da çok takdir ediyorum. Ama anlattığı malumat ve hitap etmek istediği kitle arasında korelasyon kuramadığı için kitap bilgi yığını olmaktan öteye gidemedi maalesef. Konu bu kadar çok çeşitli ve ağır olunca yazar kaldıramamış, altında kalmış yapmak istediği şeyin. Bir de eleştiri karşı öneriyle yapılır. Kötülemeye dayanan malumat yığını, laf kalabalığı eleştiri değil saldırıdır.



    Konu hakkında derleme bilgiler okumak isteyenler için iyi bir kitap olabilir. Ama saydığım nedenler yüzünden kitabı yetersiz buldum. Umarım ilerleyen süreçte malumatı(information) hikmete (knowledge) dönüştürmeyi başardığı kitaplarını da okumak nasip olur.
  • Ich hub dir lieb: Kardeşim, seni seviyorum (Yidişçe)

    Keret, 1967 İsrail Tel-Aviv doğumlu, Polonyalı Yahudi göçmen bir anne-babanın üç evladından en küçüğü, İsrail’de roketler altında karısı ve oğlu Lev ile zorlu bir yaşam mücadelesi veren, akademisyen ve yazar, sevecen-duygusal-içten minimalist küçük öyküler yazan, yazdığı öyküleri dünya üzerinde tam otuz dört farklı dile çevrilen, 2010 yılında Fransa’da sanat alanında verilen “Légion D’Honneur Nişanı”nı almış, ufak tefek-pratik ama tembel bir kişilik. İlginçtir, ilk öyküsünü 19 yaşında mecburi askerlik hizmetindeyken yazıyor ve heyecanla abisine okutturuyor. Abisi öyküyü çok beğeniyor. Ama köpeğinin kakasına torba yapmaktan da kendini alamıyor mesela.

    Kendisiyle ilk tanışmam “Gazze Blues” öykü kitabıyla oldu. Blues’un kelime anlamı “hüzün” demek biliyorsunuz. Adındaki gizli anlam gibi harikulade bir öykü kitabıydı. Hele o “Tutkal” isimli öyküsüne bayılmıştım. İnanılmaz bir zekâ ürünü bir öyküydü. Böyle bir öyküyü neden ben akıl edemedim diye kendi kendime hayıflandığımı bile hatırlıyorum. Unutmadan! Siren Yayınları’ndan çıkan hemen tüm kitaplarının çevirilerini de Sayın Avi Pardo, usta işi çevirileriyle yapıyor, ellerine sağlık.

    “Yedi Güzel Yıl” da yine öncekiler gibi; The New Yorker, New York Times ya da Guardian gibi medya organlarında yayınlanmış öykülerinin bir araya getirildiği bir öykü kitabı. Toplam otuz beş öykü var kitapta. Öykü tekniği ilginç! Çok kısa yazıyor. İki-üç sayfada bitiriyor meseleyi. İnsanı sıkmadan hemen meseleye girip bağlıyor. Aslında öykü değil de anı yazar gibi yazıyor. Tamamen hayati tecrübelerini yazıya aktarıyor. Ama ustaca. Öykülerinde sıklıkla antisemitizme ve Yahudi soykırımına karşı tutumunu gösteren öğeler var. Buna rağmen, “Nerede O Eski Savaşlar” adlı öyküsünde: “Her gün sivil hakla savaşmak zorunda kalan işgalci bir güç değil, etrafı düşmanlarla çevrili küçük bir ülkeyiz şimdi!” tadında öz-eleştirisini de görebiliyorsunuz.

    “Bütün Samimiyetsizliğim” adlı öyküsünde ki anekdotu da süper. Kendisine kitap imzalatmak isteyenlere sıradan kitap ithafları yerine, kurmaca: “Feige’ye. Sana borç verdiğim onluk ne oldu? İki gün dedin bir ay geçti. Hala bekliyorum!” gibisinden şeyler yazabilen, son derece matrak buluşları da olan bir yazar. Hoş günün birinde bir okuyucusundan, bu tip bir mesaj yüzünden tokat yiyince bu huyundan vazgeçiyor.

    Önyargıları eleştiren “Halkın Savunucusu” adlı öyküsündeki paylaşımı da ilginç: Almanya’da yemek yediği bir restoranda sarhoş bir müşterinin kendisine “Juden Raus” diye (Yahudi dışarı, defol) diye seslendiğini sanır ve çok kızarak bunun antisemit bir saldırı olduğunu algılayarak savunmaya geçer ve bir kavga başlatır. Hâlbuki sarhoş müşteri “Jeden Raus” demektedir (dışarıda yanında). Arabasının önüne parkeden adamı aramaktadır zağar.

    En çok beğendiğim öyküleri ise: Sicilya adasının Taormina kasabasında ilk defa yapılan bir kitap festivalini anlatan “Geniş Manzara”, Yahudilerin kutsal Kipur gününü anlattığı “İsveç Düşleri”, yedi yaşlarındayken abisine olan hayranlığını anlattığı “İdollere Tapınma”, düğün salonunda ölen (İslam tasavvufundaki yaşarken ölmek, fethe ermek gibi) ablasını anlattığı “Yası Tutulan Ablam”, Angry Bird oyunundaki kuşların kafalarına kafalarına vurduğu kapitalist domuzları anlattığı “Kuşbakışı”. Bende en çok iz bırakanı ise; babaların oğullarını koruduklarını dillendirdiği “Babamın İzinde” öyküsüydü.

    Etgar Keret’in tüm kitaplarını herkesin okuması ve dostlarıyla paylaşması dileğiyle.

    Süha Demirel, 22 Mayıs 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi

    Yedi Güzel Yıl
    Orjinal isim: Seven Good Years
    Etgar Keret
    Siren Yayınları / Edebiyat Dizisi
    Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)
    152 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 20 cm
    İstanbul, Kasım 2013
    ISBN: 9786055903480
    Yayın Yönetmeni : Sanem Sirer
    Mizanpaj: Adem Şenel
    Kapak Tasarımı: Nazlım Dumlu
    Çeviri: Avi Pardo
  • Stefan Zweig’in kuşkusuz en sevdiğim kitabı.Gerek duygusal öğeler gerek soyut aşkı güzel bir dille anlatması beni etkiledi.Zaten kitapları kısa ve öz olduğu için hiç sıkmıyor,hatta biraz daha devam edip karakterlerle bağ kurmak istiyorsunuz.Sarsıcı ve akıcı hikayeler seviyorsanız tam size göre.
  • Korkmadığımız ve savunmada olmadığımız zamanlarda güzelleşiyor ve daha anlamlı bir hal alıyoruz, üzerimizdeki örtünün yükü hafiflediğinden. Ama çoğu zaman, acımasız çalışma koşullarının, klişeleşmiş sosyal ayinlerin ve yakın ilişkilerimizdeki abartılı beklentilerin ortasında savrulup, şartlanmalarımız doğrultusunda kendimizi dış dünyaya endeksleyiveriyoruz. Bir başka deyişle, yaşantılarımızın başlangıcının bizden değil çevremizden kaynaklanmasını beklercesine kendimizi dış etkenlere bırakıverme eğilimindeyiz, zedelenme ya da anlaşılamama korkularımızdan ötürü risk almaktan kaçınarak.Genelde, duygusal girişim yönü yeterince gelişmemiş bir toplumuz.Yaşatılmayı bekler halde gibiyiz ya da saldırgan öğeler içeren duygusal çıkartma harekâtlarının girişim olduğu sanısındayız. ”Rağmen varolabilmek”, dış etkenler ve diğer insanlar bizi nerelere çekiştirirlerse çekiştirsinler kendimiz olmaya çalışmak karşılığı olarak kullandığım bir deyim.
  • Çocuğun beyni gelişmeye programlanmıştır, ancak bu görevi tamamlaması için yaşamın ilk yirmi yılından daha fazlası gerektiğinden, bedenin anatomik bakımdan en son olgunlaşan organı beyindir. Bu süre içerisinde, çocuğun yaşamındaki tüm önemli kişilikler −ebeveynler, kardeşler, büyük ebeveynler, öğretmenler ve arkadaşlar− beynin büyümesinde etkin öğeler haline gelerek, sinirsel gelişimi yönlendiren bir sosyal ve duygusal karışım yaratabilirler. Zengin ya da besin değeri tükenmiş olan toprağa uyarlanan bir bitki gibi, bir çocuğun beyni de kendini sosyal çevresine, özellikle de yaşamındaki önemli kişilerin oluşturduğu duygusal iklime uyacak şekilde biçimlendirir
  • Hayvanlar, halkaları peş peşe gelen ve biri diğerinin yerini alan bir güdüler zinciri sunarken, insanın davranışı çok iyi örgütlenmiş bir heyecan, eğer psikolojide kullanılan teknik terimiyle söyleyecek olursak, bir duygusal davranış görünümü altında ortaya çıkar. Hayvanlar bize, organizmanın içinde geçen ve her biri doğuştan gelen tepkilerle belirlenen bir dizi fizyolojik olaylar sunarken, insanda sürekli gelişen bir heyecanlar sistemi buluruz. Birbirlerine aşık olacaklar karşılaştıkları andan itibaren, giderek zenginleşen bir heyecan sisteminin aşamalı gelişimine katılmış olurlar; mutlu ve uyumlu bir ilişkinin koşulu, bu ilişkinin sürekliliğine ve kararlılığına bağlıdır. Bu karmaşık davranışın bileşimine doğuştan gelen tepkilerden başka ahlaksal kurallar, ekonomik umutlar ve zihinsel ilgiler gibi toplumsal öğeler de katılır. Evlilik sevgisinin daha sonraki evrelerini büyük ölçüde belirleyen, ilk aşk girişimlerinde gerçekleştirilen biçimler olur. Öte yandan, iki sevgilinin aşk girişimlerini ve birbirlerine gösterdikleri ilgiyi belirleyen bu kez tasarlanan evliliğin olasılıkları ve yararları olur.
    Bronislaw Malinowski
    Sayfa 138 - Kabalcı Yayınları (epub)
  • Öncelikle kitabı biraz geç bitirdim bazı bölgelerde anlamada zorluk çektiğim için özellikle sona doğru o yüzden üstünde biraz daha durdum.

    Kitap zalimi ve zulmü anlamamız altındaki sebepleri örneklerle çok güzel ele almış ve yazarın ara ara kendi yorumlarını katması aşırıya kaçmadığı için kitaba daha güzel bir hava katmış , ayrıca her konuyla ilgili makale eklemesi de çok iyi olmuş . Sadece sona doğru biraz sıkıcı gelmeye başlıyor buda sanırım başlıkları uzun uzadiya anlatmsından kaynakli.

    Yazar zalimi ve zulmü, doğa ,aile ,okul ,eğitim,duygusal tepkiler,kafa yapısı,alt kültür ve benzeri ögeler çerçevesinde irdeliyor ve bizi aydınlatıyor.

    Ayrıca her konu başlıkların sonunda soru sorarak kendimizi denetlememizi amaçlıyor.

    Yani kitap benim daha çok sorgulmama yardımcı oldu , daha çok sorgulamak, yobazlıltan kurtulmamızı araştirici ruha sahip olmamizi öğütlüyor.

    Yani aydınlatan bir kitap okunmaya değer.