Jorge Luis Borges- Beş Parmak Dağında Endymion
Yıllar geçti. Çılgına çeviriyor beni,
bir korku, uyandığım zaman. Düşünüyorum,
gerçek miydi, bir düş müydü yoksa
dağın doruğunda yaşadığım o altın çalkantı.
Boş yere tekrarlıyorum kendi kendime
geçmişin anısı ve düş, tek ve aynı şeydir diye.
Yalnızlığım dolaşıyor yavan yollarında
yeryüzünün; ama ben, arıyorum,
hep arıyorum, eskil gecesinde tanrıların,
o duygusuz ayı, kızını Zeus'un.

Martenteo, Korkunç Yıllar'ı inceledi.
 10 May 10:57 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bu kitap okuduğum kitaplar içerisinde en değerlilerinden biri çünkü bana çok değerli bir dostum tarafından hediye edilmişti hem de hep aradığım, edebiyatımızda çokça yer almasını istediğim bir konuyu bizim bakış açımızdan ele almış. Hep eleştirdiğim bir konu şudur ki toplama kamplarında ölenler sadece Yahudiler değildi. O toplama ve imha kamplarında Yahudiler, Rus savaş esirleri, Polonyalılar, İtalyan muhalifler, Romanyalılar,Çingeneler,Kırımçaklar(Kırım Yahudileri ki Türktürler),Karaylar(Litvanya Yahudileri ki onlar da Türktür),Rusya lehine savaşmaya zorlanmış Azeri, Kırgız, Tatar, Özbek, vb. bir çok Avrupa ve Asya halkından insan yaşamını yitirdi. Bu konuda ne yazık ki bizim edebiyatımız da film sektörümüz de Yahudiler kadar kuvvetli değil ve ne yazık ki o ana toplama kamplarında ve onlara bağlı yüzlerce daha küçük kampta ölen insanlarımızın hikayesini yazmıyoruz. Cengiz Dağcı bu konuda gayet başarılı bir eser ortaya koymuş ve şu an adı sanı bilinmeyen duyulmayan iki kampta gördüklerini, yaşanan acıları, insan hayatının nasıl hiçe sayıldığını, bir lokma yiyecek için neler yapılabildiğini,insan denilen varlığın yeri geldiğinde nasıl iğrenç,duygusuz, adi bir canavara dönüşebileceğini oldukça çarpıcı bir biçimde anlatmış.Bu önemli eserin ülkemizde yeterince ilgi görmediğini düşünüyor ve daha çok okunup hakettiği yere gelebilmesi için tüm kitapseverlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Bir yazıya nasıl başlanır?

İlgi çekici Orhan Pamuk cümlesiyle mi; romanına başlarken aylarca ilk cümlenin hesabını tutan, aylarca ilk cümleyi nasıl kuracağının ateşiyle yanan Hasan Ali Toptaş cümlesiyle mi?

Yoksa bir yazı, bir ilk cümle İlhan Berk’in yıllar önce okuduğum “Yazmak Öldürmektir.” düsturunca mı yazılır?

Yazmak, yazı veya bir metni oluşturmak için neler gereklidir?

Ben bir yazıyı yazabilmek için İlhan Berk’in “Yazmak Öldürmektir” sloganını veya nasıl diyeyim “Yazmak Öldürmektir” önerisini dikkate alırım.

Yazmak, içimizdeki yendiğimiz düşünceleri, duyguları bir kağıda, bir telefon ekranına, bir bilgisayar ekranına dökebiliyorsak yazmaktır. Gerisi laf-ü güzaf, laf salatası, laf kalabalığı veya eskilerin dediği gibi mugalatadır.

Bir eylül günü, sevgiyle, aşkla Avcılar yollarında gezebilirsin.

Bir ekim günü Erkan Oğur konserini dervişane bir edayla dinleyebilir, izleyebilirsiniz.

Bir aralık günü karlı bir güne uyanabilirsin. Denize karşı ve okullarınız tatil.

Bir başka ay veya aylarca en güzel tiyatro oyunlarını izleyebilirsin, izleyebilirsiniz.

Aylar ve aylarca en küçük bir mutlulukla mest olup “İyi ki yaşıyorum nefes alıyorum.” diyebilirsin. Tenekeci’nin dediği gibi “Tanrım Leyla çok güzel olmuş / Keşke ölmesem” diyebilirsin.

Ama o gün geldiğinde Leyla, belki tasavvufi bir edayla yokluğa karışır, o dervişane ezgilerin sesi eskisi gibi yüksek gelmez, yollarda sevgisiz, aşksız, Oktay Akbal’ın Aşksız İnsanlar öyküsündeki bahsettiği gibi duygusuz, yalıtılmış bir gözle vitrinlere bakabilirsin.

Yazmak öldürmekti, değil mi? Yazmak, cümlelere dökülünce o rahatsızlık verici, huzursuz edici duyguları öldürmekti.

Bugün o duyguları yok ettik belki. Nefessiz kalmasını sağladık ve öldürdük.

Varolsun yazılar ve varolsun dostluklar.

Quidam, Yabancı'ı inceledi.
 09 Mar 17:16 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama Yağmur. istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.

* ilge, bir alıntı ekledi.
22 Oca 11:34 · Puan vermedi

Duygusuz yıllar
Hayat bazen çok cimridir: İnsanın yeni bir duygu tatmaksızın, günler, haftalar, aylar, hatta yıllar geçirdiği olur.

On Bir Dakika, Paulo CoelhoOn Bir Dakika, Paulo Coelho

Akıl almaz bir deha ile uzun yıllar süren planlar. Acımasız, duygusuz vicdansız ama gözü sadece hedefinde bir adam. Hasan Sabah Ona göre Hiçbir şey doğru değildir her şey mübahtır. Yetiştirdiği adamların en zayıf yönlerini, cehaletlerini kullanarak onları birer ölüm makinesine dönüştürüyor. En korkulan görevlere bile gözü kapalı gitmelerini sağlıyor. İşin ilginç yanı bu din ile oluşturduğu kontrol mekanizması öyle geniş bir ağa dönüşüyor ki. Kısa zamanda yaptıklarına hayret edeceksiniz. 

mehmet temiz, Graziella'yı inceledi.
11 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Lise yıllarımda o yaşlarımdaki duygusallığımla çok etkilenerek okuduğum için, aradan geçen bunca yıl sonra bende nasıl bir etki bırakacağını merak ederek tekrar okuduğum bir kitap. Aynı zamanda Dünya Edebiyat Tarihinde, Romantizm ekolünün en başarılı örneklerinden biri olan kitap.

Yazar Alphonse de Lamartine bu kitapta , henüz çok gençken gittiği İtalya'da, Napoli şehri yakınlarında görüp tanıdığı, fakir bir balıkçı kızı olan Graziella'nın dramatik aşk hikayesini anlatıyor. Kitapta yazar Graziella ve ailesiyle geçirdiği bir kaç aylık süredeki olayları, Graziella ile olan duygusal yakınlaşmasını, yaşanılan yerlerdeki doğa güzelliklerini, muhteşem denecek bir romantizm içerisinde bize aktarıyor. Kitabın tek eleştirilecek tarafı,cümlelerin biraz uzun olması. Ama bu hiç bir zaman okuyucuyu yoracak düzeyde değil.

Baştan sona kadar müthiş bir duygusallık içerisinde yazılmış olan kitabı, okuyanın gözleri nemlenmeden bitirebileceğini sanmıyorum. En duygusuz kişiyi bile alt edebilecek düzeyde satırlar, kitapta mutlaka vardır. Ben yıllar önceki kadar olmasa da, okurken bugünkü geldiğim yaşımda bile çok büyük duygu fırtınası yaşadım. İtiraf etmeliyim ki yazarın son cümlesini yazarken akıttığını yazdığı gözyaşının benzeri olarak, iki damla da benim sağ gözümden kendiliğinden aktı. Bu durum yazarın ustalığından mı kaynaklandı yoksa benim duygusallığımdan mı bilemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki , Lamartine 'nin dünyanın en büyük romantizm ustalarından biri olduğu aşikardır.

Son cümle olarak, diğer Dünya Klasiklerinin biraz gölgesinde kalmış olan, romantizm ekolünün en güzel örneği olan bu kitabın mutlaka okunması gereken eserlerden biri olduğu düşüncesindeyim ve okunmasını tavsiye ediyorum.

Buket TIMAÇ SAYAR, Önemsiz Bir Kadın'ı inceledi.
28 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

İngiltere'de yaşayan Arbuthnot,18 yaşında aşkla bağlandığı adam George Harford tarafından yarı yolda bırakılıyor,hemde karnındaki bebeğiyle .Duygusuz adam kadına evlenme sözü veriyor ve kadın onun için ailesini bırakıyor fakat adam sözünü tutmuyor. Kadın tüm zorluklara rağmen oğlunu tek başına büyütüyor. Kadının hem hayatı hem de ruhu mahvoluyor.Bir suçlu gibi zincire vuruluyor, bir cüzzamlı gibi maske takıyor. Hiçbir şey onu iyileştirmiyor.Tamamen kaybolmuş durumda. Kayıp bir ruh o. Yıllar sonra bu adam oğlunu istiyor bilmiyorum hangi yüzle! Oscar Wılde ilk kez okumama rağmen oldukça başarılı bir kitaptı devamını getireceğim mutlaka. Tavsiye ederim.

Ayşe Gül, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
01 Tem 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Bin Muhteşem Güneş'i okuduktan sonra bu kitabı da merak ettim.Yıllar önce dayımın bana tavsiye ettiğini hatırlayınca da okumaya başladım. Yine öfkelendiren, insanı çileden çıkartan satırlar vardı. Rüyalarıma girecek kadar etkileyici. Diğer kitaptaki gibi olmamak için duygusuz okumaya karar vermiştim. Bazı yerleri tahayyül etmekten kaçındım durdum. Ama yine de hafif baş ağrısına ve rüyalarıma girip beni uyandırmasına engel olamadım. Acaba şimdi ne olacak, aha bitti, her şey buraya kadarmış dediğin anda yeni bir umut doğuyordu sanki.
İki çocuğun, bir vefa borcunun öyküsü. Emir ve Hasan Afganistan'da doğup büyüyen, henüz ülkelerine felaket rüzgarları gelmeden çocukluğunu yaşayan iki çocuk. Dostlukları iyi ama aradaki bazı farklar birinin diğerine hep üstün olma düşüncesini doğuruyor. Bazı yanlışlar, göz yummalar, hatalar... Sonra savaş ve sürüklenen hayatlar. Yıllar sonra bir telefon ve geçmişle karşılaşma.
Ne yazsam spoi olacak gibi geliyor. O yüzden fazla bir şey yazamayacağım okumayanlar için. Sadece şunu diyebilirim, sakın ha sakın bu kitabı sıkıntılı zamanlarınızda okumayın. Bu sizi daha da strese sokmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.

Bizimmahalleninkitapcisi, Amok Koşucusu'yu inceledi.
18 Haz 2017 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Benim için Stefan Zweig her daim hacminin aksine devleşen eserlerin biricik yazarıdır. İnsan psikolojisi gibi bir konu böylesine olağanüstü bir ustalıkla incecik sayfalara nasıl sığdırılabilir, bir erkek olmasına karşın bir kadının gözlerinden aşk nasıl böylesine muazzam bir şekilde kaleme alınır ya da bir yazar kusursuzca yarattığı tüm karakterleri bir kıyafet gibi üzerine nasıl giyebilir diye pek çok kez düşünmüş ve yine pek çok kez tüm çarpıcılığıyla gözlerimin önüne serdiklerine hayran olmaktan kendimi alamamışımdır.
İstisnasız bugüne kadar okuduğum her bir eserinin kapağını kapattığımda aynı büyülenmişlik gelip beni buluyor. Birkaç saniye boyunca "Ben ne okudum böyle? Bu ne muazzam bir eser!"diye düşüncelere dalmaktan kendimi alamıyor ve her defasında hacminin aksine devleşen eserlerin yazarı olduğunu kendime bir kez daha yineliyorum. Çünkü o, bana göre bu tanımın hakkını fazlasıyla veren usta kalemlerden biri.


Bu hafta, kâh bir satranç tahtasında karşılıklı oturduğum, kâh karşılıksız bir aşk için yazılmış mektuplarını okuduğum, kâh utangaç bir kız suretiyle kaşıma çıkan sevgili Strefan Zweig'a bir gemi yolculuğunda denk geldim. Kendisi bu kez doktor önlüğüyle bir amok koşucusu olarak karşıma çıktı, yarattığı karakteri kusursuz bir kıyafet gibi üzerine geçirerek çıktığım edebiyat yolculuğunda bana eşlik etti ve ben, onu okuma köşemde ağırlamaktan yine büyük bir memnuniyet duydum. Kitaba yakından bakmadan evvel 'amok'un ne olduğuna, 'amok koşucusu'nun kim olduğuna değinmekte fayda var diye düşünüyorum :)
Amok, bir tür cinnet getirme durumudur. Malezya kökenli bu öldürücü delilik durumunu Stefan Zweig eserinde şu şekilde kaleme alıyor: "Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini yudumluyor... orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk...tıpkı benim odamda oturduğum gibi... ve birden ayağa kakıyor, hançerini kapıyor ve sokağa çıkıyor... dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve kan sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor... Koşan adamın ağzından köpükler saçılıyor, delirmiş gibi uluyor... ama koşmaya devam ediyor, koşuyor, koşuyor, artık ne sağa bakıyor, ne solda duruyor, sadece tiz çığlığıyla, elinde hançeriyle öyle korkunç bir halde ileriye doğru koşmaya devam ediyor (...) ta ki biri onu vurup bir kuduz köpek gibi yere serene ya da kendiliğinden köpükler içinde yere yıkılana kadar... "

Amok Koşucusu, çaresiz fakat bu çaresizliği karşısında her şeyi ince detayına kadar hesaplamış bir kadının bir gün Doğu Hint Adaları'nda görev yapan doktorun kapsını çalması ve bunun beraberinde yaşanan trajik olayları konu alan öykü türünde bir eser. Psikolojik olarak çökmüş bir kişinin iç dünyası ve çevresiyle olan iletişimini yakından gözlemleme olanağı bulduğumuz bu güzel eserde, aynı zamanda Malezya kökenli bir tür cinnet getirme durumu olan amok konusunda da bilgi edinme olanağı buluyoruz. Öte yandan, geri planda toplumsal yapı hakkında ipucu edinmenin de mümkün olduğu eserlerden biri Amok Koşucusu. Zira kitapta Hint Adaları'nda beyaz insan anlayışı ve beyaz insanların toplum içerisinde kendini koyduğu konumu gözlemlemek mümkün.
Kitap, anlatıcımızın yıllar evvel çıktığı gemi yolculuğunda -kendisi şahit olmasa da- yaşanan tuhaf kaza ile yolculuk sırasında denk geldiği doktorun hikayesi arasındaki bağlantıyı bize aktarmasıyla başlıyor ve devamında doktorun ağzından bahsi geçen kadın ile ilgili yaşadığı trajik olayları dinlememiz ile devam ediyor. O gün, doktor kapısına gelen kadının her şeyi ince ayrıntısına kadar hesaplamış olmasından duyduğu öfkeyle yardım talebini reddediyor. Ancak mevzu bahis olanın insan hayatı olduğu gerçeğini hatırlayan doktor, bu davranışından derin bir pişmanlık duyarak kadına yardım etmeyi bir saplantı haline getiriyor. Öyle ki bu saplantı, onu bir amok koşucusu gibi kadının peşinden koşmaya sevk ediyor. Kadının çaresizliği neydi? Doktor kadına yardım edebildi mi? Gemide nasıl bir kaza yaşandı? gibi soruların cevaplarını merak ettiğinizin farkındayım ancak kitabın büyüsünü bozmamak gerektiğini düşünerek bu soruların cevaplarını kendime saklıyorum.

Her bir satırını keyif alarak okuyacağınız, incecik sayfalar sığdırdığı dev konuyla yazarın usta kalemine bir kez daha hayran olacağınız bu güzel esere mutlaka şans vermeniz tavsiye diyor, tüm sorularınızın cevaplarını bulmak üzere sizi kitabın sayfalarında doyumsuz bir yolculuğa çıkmaya davet ediyorum. Daha çok Stefan Zweig eseriyle buluşmanız, okumanız ve okutmanız dileğiyle... Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun :)