• 160 syf.
    ·7 günde
    Nobel ödülünü sonuna kadar hak eden bir kalemden çıktığını adeta haykıran yalın bir dille yazılmış, gerçekçi, betimlemelerle zenginleştirilmiş bir eserdir. "Armağan, Uludağlar, Vaat, İnsanların Lideri- Junius Maltby" öyküleri ile insanı duygulandıran, düşündüren ve sorgulatan bir yapıya sahiptir.

    Karakter seçimleri birbirinden bağımsız ama hayatımızda karşımıza çıkan tiplerden seçilmiş. Sert ve disiplinli baba, emekçi ve sözünün eri Billy Buck, düzenli ve merhametli anne Ruth, büyüme sancıları seçen on yaşındaki Jody.

    Betimlemelerin sadeliği, gerçekçiliği, duyuları kullanmadaki ustalığı Steinbeck'in kalemini ölümsüz kılıyor. Kitabı bitiren bir okura, yıllar önce sanki Jody İle birlikte o çiftlikte yaşamış da anılarında izi kalmış gibi bir his yaşatıyor.

    DERİN YAPI:

    *Yaşlıların anılarını gençlere anlatmadaki asıl amaçları, hayat tecrübeleri ile gençlerin yol haritalarında değerli bir iz bırakma arzusudur.

    Jody'nin dedesinin anlattığı anılar hangimize kendi dedelerimizin veya ninelerimizin anılarını defalarca anlatmış olduklarını hatırlatmadı ki? Jody gibi sabırlı olduğumuz çocukluk dönemlerimizde anlayamıyorken; büyüyünce sorgulayıp anlayabileceğimiz zamanda da dinlemez olmadık mı? Tam bir paradoks!

    * Bilinmeyen merak uyandırır.
    ( Uludağlar metaforu)

    * Evcil hayvanlar ilk ebeveynlik uygulamalarımızdır.

    Jody'nin tayını yedirip içirmesi, üstünü örtmesi, hasta olmasından endişelenmesi, onunla alay edeni cezalandırması, onun için uykusuz kalıp fedakarlıkta bulunması, onu çok sevmesi, acısını ve sevincini paylaşması, onunla gurur duyması...

    * Hayat düşe kalka yürünen bir yoldur; hayal kırıklığına uğranılsa da vazgeçilemeyecek kadar fırsatlarla doludur. Kibirle yaklaşılırsa sağlam bir ders verir.

    Jody'ye öğüt veren Billy Buck'ın söylediği "İnsan ne kadar usta olursa olsun onu sırtından atacak bir at mutlaka vardır." sözü çok özel bir derstir.

    * En iyi öğrenme yaşayarak öğrenmedir.

    Billy Buck'ın çocukluğunda bir eyer örtüsünde kırışıklık bırakması sonucu hayvanın sırtında yaralar oluştuğunu gören babasının, ertesi gün yirmi kilo yükle birlikte eyeri oğluna bağlaması, atının yularından tutarak o eyerle birlikte güneşin sıcaklığı altında dağı aşmak zorunda kalması ve neredeyse ölecek kadar kötü olması sonucu aldığı dersle bir daha asla bu konuda hata yapmaması örneğini görürüz kitapta.

    * Zorlamayla yapılan eğitim eksik kalmaya mahkumdur.

    Billy Buck ve Jody'nin tayı eğitmeleri sırasında "Kuşkusuz onu zorlayarak her işi yaptırabiliriz ama böyle davrandığımızda istediğimiz gibi bir at olmaz. Her zaman biraz korkak kalır ve hiçbir şeye aldırmaz. " sözü İle günümüzdeki eğitime güzel bir eleştiride bulunulmaktadır.

    * Hayat, sonu kimse tarafından bilinmeyen bir öyküdür.

    "Başına ne geleceğini kimse bilemez. Ne sen, ne ben, ne de bir başkası." Müthiş bir eşitlik duygusu ve umut verir insana.

    * Bazen uzaktakini anlamaya çalışmakla o kadar meşguldür ki insan, en yakınındakini tanıyamaz.

    "Bu tanımak işi garip bir iş. Ayrıntıların farkında olmaktan başka bir şey değil. Bazı zihinler uzun menzilli, bazıları kısa menzilli oluyor. Ben kendime çok yakın şeyleri hiçbir zaman net şekilde görememişimdir. Örneğin Parthenon'u, şuracıktaki evimden çok daha iyi tanıyorum."

    * Zalim insan, kendi dünyasında yaşayıp gideni yok etmekten zevk duyar.

    "Ama sonraları askerlerin gelip Kızılderilileri avlaması, çocukları vurması ve çadırları yakması senin fare avından pek farklı değildi." sözleriyle Steinbeck, Jody'nin şamanlar arasında kendi halinde yaşayan doğal yaşam alanındaki fareleri öldürme arzusunu metafor olarak seçerek nokta atışı yapmıştır.

    * Karakterli kişiler, ne pahasına olursa olsun sözlerinin arkasında dururlar.

    Jody'nin babası Carl, büyükbabanın arkasından konuşurken ona yakalandığını görünce özür dileyip sözlerini geri alırken kendi karakterini paramparça etmişken; Billy Buck, Jody'ye vaat ettiği tayı doğurtabilmek için çok sevdiği kısrağı Nellie'yi feda ederek sözünün arkasında durma cesaretini acısıyla harmanlamak zorunda kalmış ama karakterinden ödün vermemiştir.

    *Toplumdan ne kadar soyutlanmaya çalışılsa da bir sonraki nesile bulaşan toplumun etkisi bir virüs gibi yabancılaşmış bireyi yok etmeyi başarır.

    Okumayı, azla yaşamayı, toplumun normlarından farklı yaşamayı seçerek kendi kabuğunda minik oğluyla yaşayan Junius, okula başlayarak toplumsal baskılara ve kapitalin gücünün etkisine maruz kalan oğlunun çektiği acı İle tüm kazanımlarını geride bırakarak topluma geri dönmek zorunda kalmıştır. Toplum, kendisine benzemeyeni yavaş yavaş ezerek öğüten ve dişlilerinin dönmesindeki engel oluşturmayacak kadar un ufak edene kadar bundan vazgeçmeyen acımasız, ruhsuz, duygusuz bir makine olarak er geç kazanmaktadır. Bayan Morgan gibi aydınlar ise bunu izlemenin acısını çekerler ama bir etkide bulunma gücünü de kendilerinde bulamazlar ne acıdır ki!
  • 448 syf.
    ·6/10
    Ne desem nasıl başlasam hiç ama hiç bilmiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki kitap ilk çıktığında (zaten yeni bir kitap) iç açıcı kapağı ile ilgimi çekti; yalnız wattpadde yayınladığı hikâyeleri okumadığımdan dolayı alıp almama gibi çelişkide kaldım uzun bir süre. Ve şu an yorum yaptığıma göre aldığımı da anlamışsınızdır.
    Ama kitabı okuduğum her sayfada karakterler kızmakla o kadar meşguldüm ki nasıl okudum nasıl bitti anlamadım. Bazı kelimelerin sürekli tekrarlamasını geçtim artık. Çakıl’ın anne ve babasına ebeveynlikten sınıfta kaldıkları için, Çakıl’a çok pasif olduğu, sadece inanmak istediklerine inandığı için, Kaan’a ise ne kadar ruhsuz, duygusuz (daha da sayıyorum ama içimden) olduğu için kitabı okurken öfke patlaması yaşadım.
    Ailesinin boşanması sonucu babasıyla yaşamaya başlayan Çakıl, sevgisizliğin içinde babasının katı kuralları çevresinde kalbinde 6 yıldır sadece uzaktan izlediği adını bile bilmediği bir çocuğa karşı platonik duygular besliyor. Tabi yıllar sonra yeni başladığı okulda malum şahısla karşılaşınca işler ondan sonra benim için çığrından çıktı.
    Kaan, daha ne yapabilir Çakıl’a dediğim anda öyle bir şey yaptı kiiii, okurken hissettiklerimi nasıl anlatsam boşşş hala düşündükçe sinirleniyorum.
    Daha fazla anlatarak ne ben spoi vereyim ne de öfkemi kusayım.
    Kitapta bir Arda’yı sevdim doğruya doğru.
  • O zaman ben cansız ve duygusuz bir varlığım. Lüzumsuz bir adamım.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 74 - Ötüken Neşriyat
  • 120 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Içinde yaşadığımız toplum mudur, yoksa gecip giden yillar mıdır bilinmez ama duygularimizda, yaşam enerjimizde müthiş donuklasmalar mevcut. Bu eser de tam olarak bu konuya parmak basıyor.

    Zengin, varlıklı, burjuvazi bir toplumda saygin bir adam düşünün. Hayatta sahip olabileceği her şeye sahip. Değilse de parasıyla satin alabilecek. Ama bir şey var ki parası yetmiyor bunu satın almaya. Duygusuz bu karakterimiz, içinde hayata dair hiç bir his taşıyamıyor. Bir pazar günü amaçsızca dolanırken başına gelen olaylar zinciriyle ruhunda sonmeye yüz tutmuş tüm duygular açığa çıkıyor ve kendini buluyor.

    Her yetişkinin kendinden bir şeyler bulabileceğini düşündüğüm bir eserdir. Okumanızı tavsiye ederim
  • Sevgili babacığım,

    Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.

    Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “Ne güzel” diyorlar, “Bunu bir yerde kullansana.” Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş. Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. Bana kızınca –bu çok sık olurdu- “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm,” derdin. Annemle birlikte ‘dıvar’ sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. Bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. Seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. Herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum. Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. Ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. Aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. Ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “Rica ederim Cemil Bey, müsaade buyurun.” Diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? Ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “Cemil Bey siz galiba yenisiniz.” Diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “İstediğiniz zaman izin yapabilirsiniz Cemil Bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?

    Bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım: mesela, cenaze törenin nasıl oldu? Cenaze namazın nasıl kılındı? Genellikle bir aksilik olmadı babacığım. Ben ağladım. Okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. Hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. Tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) Seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. Bazı yakınlarım öyle uygun gördüler. İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana, “Annen böyle isterdi,” dedi. Sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. Buy nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. Artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.

    Sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. Mesela, Allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. Sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. Aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. Sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. Bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.

    Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum nede arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (Annem duymasın.) Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. Senin deyiminle ‘tedrici intihar’. Bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. Ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.

    İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. Bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. Bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. Buna benzer denemelerim oldu. Ama onlarda senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. Bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892 de doğdun. Ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. Duyduğuma göre İsveç ortalamasını filan bulmuşsun. Köyde, kasabada, taşrada yetiştin. Olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘Fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. Fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli, olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım. ‘Tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. Görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. Senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum. Neyse, sana dönelim babacığım. Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. Bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. Hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. Bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. Çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. Bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. Ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim. Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin. Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. Bir örnek vermek gerekirse

            Çalkan Karadeniz çalkan
            Gemiler açıyor yelken

    gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra

           Yekte yavrum yekte
            Pastırmalar yükte

    türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. Ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.
  • 448 syf.
    ·3 günde·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Ya o uzaya gidilecek
    Ya o uzaya gidilecek" Gaye Su Akyol

    6 günde yarattığı, milyarlarca yıldır yaşattığı ve sınırlarını genişlettiği, 1971 yılına kadar çamurlarını şekillendirdiği evreni için Tanrı, şantiyesi olan Dünya için o güne kadar çamura verdiği şekiller arasında en gelecek vadedenini yaratıyordu.

    Mars ahalisi heyecanlanmıştı, milyar yıllar sonra ilk kez birileri onları keşfetmek uğruna gecesini gündüzüne katarak çalışacaktı. İlk kez bir erkek, kadınlardan çok kendileriyle ilgilenecekti ve bütün ilişkilerini bozmayı göze alacaktı. Mark Watney böyle değildi, o bir daha Kızıl Gezegen'e uğramamak üzere aralarından ayrılmıştı.

    M.Ö. 3500lü yıllarda bir Dünyalı, Sümerler için aklındaki tasarımını uygulamak istiyordu. Avlanmaktan, yiyecek aramaktan, geçinip gitmekten bıkmıştı, bari tekerlek falan icat edeyim demişti. Böylece mağaradan nehre, nehirden av alanına, oradan da tekrar mağaraya gitmek daha kolay olabilirdi.

    Bilgisayar klavyesindeki tuşlar, kuantum fiziğinin "Aslında hiçbir şeye gerçekten dokunmuyoruz." teorisinden artık çok sıkılmışlardı. Birilerinin gerçek anlamda onlara dokunmasını istiyorlardı. Kodların duygusuz oluşunu kesin bir dille reddediyorlardı.

    1971 yılına kadar insanlar kendi atmosferlerini bile aşmayı çok az kez denemişlerdi, gökle yer arasındaki oksijenler her gün yeniden bir sıradanlığa uyanıyorlardı, aralarındaki sıkı bağları bozabilecek hiçbir olay yok gibiydi. Gezegenler her gün birbirlerinin aynı yüzlerine bakmaktan ve etraflarından gelip geçen uydularla, asteroitlerle oynamaktan bıkmışlardı. Prizlerin içerisinde, sobalara, fırınlara, saç kurutma makinelerine, çamaşır ve bulaşık makinelerine, dünyadaki bütün televizyonlara giden bütün elektriklerin canı her gün aynı makinelerde geçinip gitmekten dolayı çok sıkılmıştı. Tekerleğin icadından yaklaşık olarak 55 asır sonra onlar da artık her gün benzin, mazot ve gaz solumaktan sıkılmışlardı.

    Derken, 1971 yılında Güney Afrika'nın başkenti olan Pretoria'da çılgın bir soydan gelen bir annenin rahminden kendi benzerlerini hiç sorgulatmayacak aynılıkta bir kafa göründü. Doktorlar ve ebeler, yılların verdiği sıkılganlıkta işlerini yapıp bebeği ailesine teslim ettiler.

    O bebek doğumundan hemen 12 yıl sonra, kuantum fiziğinin duygusuz dokunulmazlığını yendi. İlk kodunu yazdı.

    "Neden bu kadar çok kitap okuyorsun, ne olacak sanki bu kadar kitap okusan?" cümlesi onun çekiç, örs ve üzengisinde yıllar boyu çınlayan fakat onun buna hiç aldırmayıp günde 1 hatta çoğu zaman 2 adet kitap okumasını hiçbir zaman engellemeyen bir sığ insan turnusolu olmuştu. Diğer insanlar çalışmayı sevmedi, o günde 23 saat çalıştı.

    Zorunlu askerlik var dendi, ben böyle boş işlerle uğraşmam dedi, Kanada'ya gitti. Sanatın sanat için mi yoksa toplum için mi olduğu yönünde tartışma yapanlar için bilimi, bütün evren için getirmeye karar verdi.

    Zip2, Paypal derken Marie Curie'nin Endülüs Kütüphaneleri'nin Ortaçağ'da yakılmasından sonraki gezegenler arası seyahat hayaline en çok yakınlaştığı, NASA'nın katı iktidarına bir rest olan SpaceX, bütün fosil yakıtlı taşıtlara bir rest olan elektrikli araba projesi Tesla, güneş girmeyen eve doktorun da girmesini istemediği için Solarcity'yi tasarladı. İbn Sina, Harizmi, Ali Kuşçu'nun zamanında ne maddi imkanı ne de böyle şeyleri yapabilecek ortamları vardı. Zaten kendilerinden sonra gelen Müslümanlar da bilimle uğraşmayı doğru orantıda azalarak giden bir grafikle birlikte bırakmışlardı.

    Sürekli genişleyen evrende neden içimizin bu kadar daraldığına anlam veren çıkamazdı. Gelecek daha umutlu bir şekilde gelecekti. İnsanlar, Pamukkale Turizm'in sitesinde Mars'a doğru gerçekleştirdiği ek seferlerden tek yön gidiş biletini artık alabileceklerdi belki de.

    İnsanların yanından geçen, havalanan makinelerin yaptığı gürültü Tevrat'tan sonra havaya ilk kez bu kadar yakışmıştı. Erich von Däniken, Tanrıların Arabaları kitabını yazmasından yıllar sonra, yazdığı şeylerin gerçekliğine yetişemeden ölmenin üzüntüsünü yaşayacaktı. O, bir bakıma böyle birisinin dünya üzerine gelebileceğini tahmin etmişti.

    Biz de her gün yaptığımız gibi sıkıcı asfalt manzaralı ofislerimize gidelim, üretmeden tüketip duralım, artık icat edecek hiçbir şeyin kalmadığını sanıp da üzülen ve birden tekerleği icat eden adamı unutalım, Celal Şengör olalım ve Elon Musk'ı hiç duymayalım, onunla ilgilenmeyecek rahatlıkta olalım. Kendimizi dünyaya karşı tamamen kapatıp geleceğin çok heyecanlı bir şekilde geleceğini umursamayıp geçici dünyevi isteklerimizi doyuralım.

    Gelecek, Elon'la insana çok iyi gelecek.
  • 432 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    "Bazı filozoflar ölümlerinden sonra doğarlar." diyor Nietzsche. Kendi döneminde değeri bilinmediğinin kendisi de farkında, hatta birçok insanın ihanetine uğrayıp derin acılar çekmiş, ama çektiği acılarına, uğradığı ihanetlere rağmen kendi olmaktan hiç vazgeçmemiş. Belki de bazı düşünceleri yüzünden stigmatize edilen bir filozof, ama derin düşüncelerini idrak edebilmek için öncelikle kendi önyargılarınızı zincirlere vurmanız gerekiyor.



    Nietzsche öyle bir filozof ki istihzaları ile okuyucularını hercümerç edebilmek de pek başarılı... Sizi bazı cümleleri ile saatlerce düşündürebiliyor. İşte onu yıllar sonra ölümsüz kılan da bu olsa gerek.

    Bu kitapta Nietzsche'nin ümitsizliğine, acılarına, uğradığı ihanetlere şahit oluyoruz. Nietzsche Doktor Breuer'a tedavi olmamayı ne kadar diretse de çektiği acıların kendisini güçlendirdiğini söylese de , acılarından kurtulmak istediği, okuyucuların gözünden kaçmıyor.


    Nietzsche, yalnızlık korkusunu küçümseyen ve büyük adamların büyük acılar çekmesi gerektiğini, yalnız kalarak kendimizle hesaplaşmamız gerektiğini, kendimizi bulmamız gerektiğini savunuyor. Ama kitabın sonunda her ne kadar yalnızlıktan övünmesine rağmen "Yalnız başına ölmekten" korktuğunu itiraf etmesi de gözümüzden kaçmıyor...

    Özellikle kadınlara karşı yapmış olduğu sert eleştiri gözünüzden kaçmıyor. Kadınların her şeyi yıkıp, bozduğundan dem vuruyor... Bu sert eleştiriyi sevdiği kadın olan, Lou Salome, tarafından ihanete uğrayıp kullanıldığı için söylediği apaçık belli...

    Beni en çok da etkileyen kısım Nietzsche gibi sert, acımasız olan bir adamın hıçkıra hıçkıra ağlaması ve gözyaşlarını özgür bırakması. Hatta ağladığı vakit şunları söyler Nietzsche : Gözyaşlarımdan birinin dili olsaydı, derdi ki, derdi ki... "Sonunda özgürüm!" Yıllardır buraya kapatılmışım! Bu adam, bu sert, acımasız adam benim akmama bir kez izin vermedi..."Bu da gösteriyor ki sandığımız gibi duygusuz bir Nietzsche yok karşımızda. Belki de gerçekten ağlamaya ihtiyacı olduğu için ağlamak istemiştir. Belki de hayatı boyunca hiç ağlamayan, güçlü bir adamın ağlaması ekstrem olduğu için kitabın adı " Nietzsche Ağladığında" olmuştur...

    Zihninizin kapılarını açmak ve zihninizi düşünmeye zorlamak istiyorsanız okumanız gereken şaheserlerden biri...