• “Bu kitapta(incelemede) yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
    Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
    Ortak dil ise, ortak yaşam/ ortak bilgi/ ortak birikim/ ortak düş
    kimi yerde, ortak düşüş demektir.
    Ortak değilse bile, yakın/ benzer/ gibi.”


    Hayatı boyunca kendini hiçbir zaman anlamamış, dünyaya, insanlara, bulunduğu yere ve hatta ailesine bile yabancı olmuş bir insan olarak yazıyorum bu satırları. Öğretmen “olmama karar verildiğinde” aynanın karşısına geçip, kendime, nasıl olacağını, çocuklarla uğraşabilecek miyim, bu işi gerçekten sevebilecek miyim sorularını sordum. Her zaman olduğu gibi yine -ve yine- sorularımı cevaplandıramayıp, ayna karşısından aklımın en derinliklerine yeni boşluklar ekleyerek ayrıldım. Günler, aylar ve yıllar geçti derken..

    “Doğan günle birlikte gereği düşünüldü:
    Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zo­rundasın.
    İlk buyruğum bu oldu.”

    Sonra ben de kendimi aramaya başladım. Garsonluk yaptım, anketörlük yaptım, şarkı söyledim ne bileyim daha bir sürü işte çalışarak hayatımı sürdürmeye çalıştım. O zamanlar İlköğretim matematik öğretmenliği öğrencisiydim.. Daha kendime faydam olmamışken, onca küçük çocuğa nasıl faydam dokunacak, nasıl ellerinden tutacağım, hayatlarına nasıl ışık olacağım hiçbir fikrim yokken, önüme bir fırsat çıktı. Köy okullarına giderek orada bulunan çocuklara özel dersler vermeye başladım. O çocukların gözlerindeki ışığı gördükçe büyülendim. “Öğretmenim haftaya tekrar gelecek misiniz?” soruları geldikçe mutlu oldum.

    Eh tabi, bunlar seni ne kadar ilgilendiriyordu? Dur istersen ben cevaplayayım, hiç. Biliyorum eminim bu süreç, sen evet, sen okuyan için, hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ama benim için ne kadar da kıymetliymiş geriye bir kez daha döndüğümde anladım.

    Mezun olana kadar ellerimden bir sürü çocuk geçti. Bu gerçekten tarif edilemez bir şey yani şu satırlar size işlemeyecek belki ama benim için ifade edilmesi dahi çok güç. 18’imde okula başladığımda bacağıma gelen çocukların, mezun olduğum zaman boyuma ulaştıklarını gördüm. Etrafımda olan insanlar hakkımda ne düşündü bilmiyorum, belki de çoğu zaman benden isyan ettiler, mutlu edememiş olabilirim de. Ama kendi kendimi mutlu etmesini öğrendim. Sonra da o minik ellerin bana güç verdiğini anladığım zaman, benim için sıkıntı olabilecek her şeyi bir kahramanmışçasına çözebileceğimi düşündüm. Bence düşündüğüm gibi de oldu.

    Doğunun en ücra köşesinde bir köye gideceğim dediğim zaman, kendi meslektaş arkadaşlarımdan bile “bu kadar idealist olmana gerek yok, sen yapmazsan başkası mecbur yapacak aman boşver,” sözlerini duydum. Neden mecburduk ki? Ya da bunu okuyan sen, eğer öğretmensen, neden mecbursun? Bu bir mecburiyet midir? Her çocuk aynı değil midir? Her çocuğun yaşama hakkı, ama dolu dolu yaşama hakkı yok mudur? Bu konuda o kadar doluyum ki herhalde yazsam sayfalar tutacaktır ve öyle öğretmen arkadaşlar görüyorum ki fikirleri beni bile ürkütüyor.(Sen çok mu mükemmelsin dersen, hayır elbette değilim.)
    Ama sanırım bu meslek içinde olduğumdan bazı şeylerin neden bu kadar zorlaştığını ve adının neden “zorunlu hizmet” olduğunu daha iyi anlıyorum.

    Gelelim Ağrı’ya.. Ee geldik sanırım artık? Geldik geldik.

    “Kim kime yardım edecek bu cenabet yerde? dedi. Ama bana yol gösterecek, bana kitap, defter, kalem verecek birilerinin olması gerek burda, dedim. Var, dedi. Elbet var, ama yardım etmek için değil. Ben senin yerinde olsam, kimseyi görmek istemez, kendi işimi kendim görürdüm.”

    Öyle de yaptım. Kendi işimi kendim gördüm. Köyde bizler için bir lojman ayarlanmış. Hayal bile edemezsiniz. Zaten bu zamana kadar lojmanda kalan kimse de olmamış. Ama insanları görseniz, ah bir şahit olsanız. Karşımda ilk defa annem, babam yaşında insanların eğilerek konuştuğunu gördüm. Adımı hiç sormadılar, sanırım onlar için gerek de yoktu, “öğretmen hanım” demek yetiyordu.

    Onca saygının yanında saygısızlıklara da şahit oldum. İnatla benimle türkçe konuşmayan insanlar mı dersiniz yoksa bazı kişilerin yabancı olduğumu anladıkları zaman direkt kinle bakışlarımı dersiniz işte ne dersiniz bilmiyorum. Her yerde olduğu gibi elbette burada da çeşit çeşit insan vardı. Bilemiyorum, ama bildiğim tek bir şey varsa o da;

    “Yalnızdım.
    İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
    Mide bulantım içinde yalnızdım.
    İnceden bir yağmur başlamıştı.
    Kafama, yüzüme düşen yağmur taneleri kızgın bir demire dü­şer gibiydi.
    Cız! Cızz! Cızzz!”

    Evet yalnızsın. Her yerde olması muhtemel olan, kültür farklılıklarının çok olmasından dolayı etrafta sürekli sana yön göstermeye çalışan insanlar olduğunu da gördüm. Kimisinin iyi niyetinden asla şüphe duymadım ama kimisinin aynı sözleri sürekli tekrarlaması..

    “sizinle konuşmak istedim.
    Ve sizi uyarmak
    VE-Sİ-Zİ-U-YAR-MAK!!!!”

    ..........


    Heh, bir de çocuklar var dolu dolu, kimisinin ayağındaki ayakkabısı yırtık, kimisinin takacak çantası yok, kimisi silgi alamamış, kimisi defter bulamamış. Ama sanki burada, köyde, herkesin kaderi aynı yazılmış gibi. İçlerinde farklı olan yok, herkes bariz eksikleriyle güzelleşmiş. Çocukluğumdan kalma kitapları kutulayıp elimde götürdüğüm zaman, onca gülen gözlerin üzerime heyecanla koşması ise ayrı tarifsizdi. Burada seçenek yok, herkes okumak zorunda. Çünkü her çocuk aslında -çocukken- olgunlaşmış. Kızlar ise sizlerin dizilerde gördüğünüz hayata hala sahip. Sorumluluk çok fazla. Yıl olmuş 2018 cümlesi buralarda geçerli değil. Hala su ısıtıp yıkanan, günlerce elektrik bulamayan, kilometrelerce yürüyen çocuk dolu burası. Ailelerinin günahlarının bedelini ödeyen tonla çocuk var işte, her yerde olduğu gibi var ama sanki burada çok daha fazlalar.

    Türkçe bilmeyen kadınlar sizinle konuşmaya çalışıyor. Dertleri var belli ama sen anlayamıyorsun, anladığın zaman ise onlar kendilerini ifade etmekten yorulmuş olarak kalıyorlar. Sonuçta sen de bir insansın. Öğretmen olarak bir köye geliyorsun ama, sen de insansın. Umut çok fazla burada. Herkese elini uzatmaya çalışsan bile yetemiyorsun. Zamanla tüketiyor bunlar da seni galiba..

    Biliyorum bu anlattıklarım sadece bu bölgenin köylerinde olmuyor. Okulu zaten anlatmama gerek yok. Eminim Karadeniz bölgesi de böyledir, İç Anadolu da..

    “Ben, yolunu yitirmiş zavallı bir yolcuyum. Bir kazazedeyim. Burda öğretmenlik oynayan. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansı­maya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşa­dığı insanların dilini. Ama özellikle kendini.”

    Ne kadar öğretmenlik oynayabildim ya da oynamaya devam edeceğim bilmiyorum. Vaktim var mı onu da bilmiyorum. Hayat bu, senin ellerinden gelecek umudu bu kadar bekleyen insanlar olunca başka düşünceler sarıyor zihnini. Kitapta da olduğu gibi.. Yıllar farklı ama olaylar hep aynı.

    Çocuklara zamanında önlerine boş bir kağıt koymasını söyledim. Onlara “sevgi nedir?” diye sordum. Verilen cevaplardan bazılarını paylaşarak veda edeceğim sizlere...

    “Sevgi hepimiz için vardır. Sevgi sonsuzluğa ulaşmaktır bence.”

    “Yürekleri ışıtan duygunun adıdır sevgi.”

    “Sevgi bir insanı sevip bir gün sonra arkasından vurmaması.”

    “Bir insanın bir insana merhamet göstermesi.”

    “İçimizden gelen bir tutamadığımız duygudur. Ama kalbimizi okşar.”

    Sevgiyle kalın..

    NOT: Kitaptan alıntılar ekledim fakat kendi hikayemin akışına dahil ettim.
  • Not: çok önemli bilgi: son bilimsel araştırmaya göre gece dişi fırçalayıp yatmak zararliymis.macundaki madde beyindeki üçüncü göz denen şeyi olumsuz etkiliyor bu da algıyı yok ediyormuş. Haberiniz ola.vay duymadım gormedim demeyin.bundan mesulsunuz..
    Bir sonraki konferansımda görüşmek üzere. Sevgilerle....Requiem..
  • Yapacağım bu inceleme diğerlerinden biraz farklı, çünkü kitabın geneline değil kitapta geçen sadece bir satıra yapmak istiyorum bu incelemeyi. Aslında kitap iki gün önce bitti ve ben yeni hazır hissettim kendimi bu satırları yazmak için.

    20 Kasımdan bu yana sadece Yaşar Kemal okuyunca, psikoloji de bundan fazlasıyla etkileniyor.
    Okumak dediysem bazen günde 10 saati buldu, az okuduğumda 3 saat in altında olmadı. İlk günler İnce Memedi görüyorum diye normal dedim fakat dün gece rüyamda Yaşar Kemal vardı. “Sayemde ne insanlar tanıdın değil mi?” diyordu kitaptaki karakterleri göstererek. Ve dün gece sabaha kadar Yaşar Kemal ile sohbet ettim rüyamda.
    Geçen gün Hüyükteki Nar Ağacı kitabında sadece bir iki satır benim saatlerce donup kalmama sebep oldu.

    Kimine iğreti gelebilir ama beni donup bırakan o satırlar aynen şöyle;
    “Gavur Ağa, dedi, seni kucağımda büyüttüm, nen çalarak büyüttüm... Daha b**un tırnaklarımın dibinde. Ben nerelere gideyim bu yaştan sonra?“
    Tüylerim diken diken oldu, donup kaldım… Satıra uzun uzun baktım. Bir insan bu satırı yazmak için nasıl bir gözlem yeteceğine ve vefa duygusuna sahip olmalı.

    Birden çocukluğuma gittim, Şu marketlerde satılan hazır bezlerin çıkmasına bir kaç yıl kalmıştı. Son anda da olsa yetiştim o naylonlara, bez parçasını naylona sararlardı anneler. Bebek bezi kirletirdi anneler o kirli bezi yıkardı. Naylon aşınana kadar kullanılırdı. Annelerimiz bizi ne yüce, ne kutsal bir emekle büyüttü. Ben donup kaldım arkadaş bu cümleye. Bir insanın ağız kokusu bile rahatsızlık duyarken hemde. Bir annenin pisliğimizi elleri ile yıkaması... Bize verilen, dile getirilmeyen bu emeğin, daha güzel bir izahatını duymadım bu güne kadar.
    Kitap daha bana ne verebilir bu cümleden başka.
    Kitabın incelemesi ancak bu kadar.
    Saygılarımla.
  • Ayrılık kokusu var havada;
    Yastığım sığırcık kanatlarının şarkısıyla dolu.
    Yeniden sabah olacak ve
    Su ile dolu bu kabın üzerine gökyüzü gelecek.

    Gitmeliyim bu gece
    Ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
    insanları ile konuştum,
    ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
    Hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
    Hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı
    Hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
    Kederiyim; bir bulut gibi.
    Gitmeliyim bu gece.
    Sadece yalnızlık gömleğinin sığacağı valizi
    alıp gitmeliyim, bu gece.
    Yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
    Yine birisi beni çağırdı: Sobrâb!
    Ayakkabılarım nerede?

    Sohrab Sepehri
  • Gerçekten de cennet bu değil miydi, aziz bayım: Doğrudan kavrayarak yaşamak? Benim yaşamım böyle oldu işte. Hiçbir zaman yaşamayı öğrenme gereksinimi duymadım.
  • İnsanlar kıskançlık yüzünden,öfke yüzünden, nefret yüzünden, bencillik yüzünden,manevi kibir yüzünden cinayet işlemişlerdir ;ama hiç kimsenin hayırseverlik yüzünden şeytani bir cinayet işlediğini duymadım.