• 124 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba,

    Doppler; Modern Norveç edebiyatının popüler yazarlarından Erlend Poe’nin modern yaşamın ekonomik ve kültürel dayatmalarını, çağın insan ve iletişim sorunlarını, kentli kültürünün açmazlarını, küresel problemlerin medeniyetlere yansımalarını ya da yansı(ya)mamalarını ve tüketim odaklı, dijitalize edilmiş yapay hayatları argüman olarak kullanarak insanoğlunun varoluş sancılarını espirili ve akıcı bir dille ele aldığı kısa romanı.

    Rastgele aldığım kitaplardan birisi olarak kitabı o kadar sevdim ki bu incelemeyi yazarak okuma niyeti olan okurları yönlendirmek istedim.

    Kitabın arka kapağında yazan şu alıntı aslında kitabın felsefesini anlatmaya yetiyor: “Bir daha asla fatura ödemeyeceğim. Takastan, hırsızlıktan ve ormandan geçineceğim. Ben ölünce de orman benden geçinecek. Anlaşma böyle.” ama benim ayrıca eklemek istediğim bir kaç şey daha var.

    İkinci Dünya Savaşı ile başlayan, Soğuk Savaş yıllarında dünyanın kılcal damarlarına nüfuz eden ve Sovyetler Birliğinin çöküşüne bağlı olarak Amerikan emperyalizminin zaferini ilan etmesiyle nerdeyse tüm dünyayı ele geçiren, ülkemizi de Turgut Özal iktidarı döneminde etkisi altına alan liberalizm ve kapitalizm; hayattaki en önemli şeyin, zenginleşmek, bireysel varlığı artırmak olarak görmesi yüzünden; toplumların hızla yozlaşmasına, insani değerlerini gösteriş, kibir, nemelazımcılık gibi hastalıklı davranışlarla zedelemelerine ve ortaya çıkan sosyal uçurumlar nedeniyle umursamaz ve bir o kadar da birbirine kin besleyen toplumsal sınıflar oluşmasına neden oldu.

    Paranın her kapıyı açabileceğine inanan zenginler ile parası olmadığı için bu fikri lanetleyen fakirler (Şans eseri zengin olduklarında lanetledikleri zenginler gibi davranmaya meyilli fakirler) arasında aslında büyük bir fark yok. Çünkü her ikisi de insancıllıktan uzak, sığ, kapitalist liberal düzenin şekillendirdiği eğitim sistemlerinin meyveleri.

    Hemen hemen herkes Norveç’in dünyanın en müreffeh ve en iyi eğitim sistemlerinden birine sahip ülkelerinden biri olduğunu bilir. Loe işte tam da bu noktada eleştirel gibi duran ama bence kesinlikle hurharca yapılmış bir sarkazm ile kitabı yalnızca bir mizah kitabı olmaktan çıkarmış.

    Loe, kitabının tatlı hikayesini oturttuğu saydam tabanda; daha insanca yaşayan bir dünya yaratılabilmesi için; önce her toplumun kendi içinde fikri devrimler yaparak, toplumsal sorumluluk bilincinin artırılması, başkalarının iyiliğine çalışmayı yaşam ve ahlak ilkesi yapan görüşlerin yaygınlaştırılması, kültüre, estetik değerlere verilen önemin yaygınlaştırılması, felsefi amaçlarla aydınlanmış toplumlar yaratılması gibi eylemlere ihtiyaç duyulduğunu öyle sübliminal anlatmış ki ben şahsen bayıldım.

    Kitabın edebi değerine gelecek olursa; modern edebiyatın git gide yaygınlaşan ve benimde çok sevdiğim günlük konuşma dili ile yazılması kitabın klasik anlamdaki edebi eserlerden biri olmaması anlamına gelir belki ama kimin umrunda. Bence artık edebiyat nasıl anlattığından öte neyi anlattığın ve okuyanı nasıl etkileyebildiğindir. Bu açıdan bakınca kitap bence gayet de edebi bir kitaptır.

    Kahramanımız Andreas Doppler, akıllı(!) insanlar yaratmak için robotlaştırılmış bireyler olarak yetişen insanların kolonileştirilmesine protest bakış açısını yeni doğan bebeğinin fısıldadığı şu sözlerle öyle güzel anlatmış ki birileri beni linç etmezse ben de kendi çocuklarıma aynısı söyleyeceğim: “...Çok akıllı olma! Annenin sözünü dinliyormuş gibi davran ama dediğinin tam tersini yap. Hep tersini yaparsan işler yolunda gidecektir. Bana söz ver, ne yaparsan yap ama akıllı olmaktan uzak dur.”

    Modern çağın entel anne babalarına inat, adamımsın Doppler!

    Keyifli okumalar efendim..