• E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • SOSYOLOJİ, PSİKOLOJİ, KİŞİSEL GELİŞİM, FELSEFE VS.

    İLETİ KAYNAĞI! 👇

    https://m.facebook.com/...p;id=620000254869044

    Sosyoloji serisi : https://yadi.sk/d/bIuboL4IgdCyB

    Psikoloji serisi : https://yadi.sk/d/iA_X6SpqgZBGe

    Psikoloji serisi 2: https://yadi.sk/d/VfJMjBULh76GC

    Psikoloji serisi 3: https://yadi.sk/d/FFs10IpWh76G4

    Psikoloji serisi 4: https://yadi.sk/d/3_A7B7n5gdCz2

    Psikoloji-ek seri: https://yadi.sk/d/fKRltbLAgWnXi

    Psikanaliz: https://yadi.sk/d/5Uu7uULSgswVU

    Kişisel Gelişim: https://yadi.sk/d/jdHZH1c4gdCxi

    Diksiyon: https://yadi.sk/d/OXzcDsdSma6Vq

    Anne ve çocuk bakımı: https://yadi.sk/d/wzAbjzpumEWnv

    Mega Hafıza Seti: https://yadi.sk/d/zHDtU8C5kdfPr

    Felsefi: https://yadi.sk/d/Vs1Ka0FCgdCxE

    Felsefe ansiklopedisi: https://yadi.sk/d/5dzmW70dgdCx4

    Veganizm arşivi: https://yadi.sk/d/uZuJbKF5fJASQ

    TARİH, İDEOLOJİ, DİN VE MİTOLOJİ KİTAPLARI

    Tasavvuf-sufizm kitaplığı: https://yadi.sk/d/PUj-G9rQkHmDa

    Hadis: https://yadi.sk/d/KFAvXey5kjyAu

    Mezhepler Tarihi: https://yadi.sk/d/ONs_JizQkjyCm

    Dini kaynaklar: https://yadi.sk/d/_HBnQjWhgdD3A

    Dört kitap: https://yadi.sk/d/LWdFUVDlgdCzc

    Tarih: https://yadi.sk/d/CqOe0zXXgdCzp

    Tarih 2: https://yadi.sk/d/NwTjRj7YgdCxt

    Tarih 3 : https://yadi.sk/d/WboJAaKkma6QC

    Orta doğu arşivi: https://yadi.sk/d/tvJQoLuggrML6

    Yahudi tarihi: https://yadi.sk/d/7qnBBeuHke5pp

    Çanakkale Tarihi Eserleri: https://yadi.sk/d/w0GvSG_BjtdBQ

    Osmanlı Tarihi Arşivi: https://yadi.sk/d/Npxb_54PjeBq4

    Osmanlı Tarihi Arşivi 2: https://yadi.sk/d/giwCMWlmhFnvo

    Osmanlı tarihi arşivi 3: https://yadi.sk/d/C7a14ogNma6L4

    Türk Tarihi ve Mitolojisi: https://yadi.sk/d/gNZUaEC7hFnaH

    Roma Tarihi: https://yadi.sk/d/4X6qXULQgw3qA

    Roma ve Bizans Tarihi: https://yadi.sk/d/LS7vh7RHke5s3

    Selçuklu Tarihi : https://yadi.sk/d/UkkmIOpckBTtg

    Kurumsal Tarih: https://yadi.sk/d/Lhd-jpkwgnS87

    II. Abdulhamit arşivi: https://yadi.sk/d/xJBewY1ZgpgZv

    Ntv Tarih Dergileri 2009: https://yadi.sk/d/r8cOfHUfkRqBz

    Mitolojik- dini Eserler: https://yadi.sk/d/vD1bztdSkRptM

    Destan ve Mitolojik eserler: https://yadi.sk/d/H-8C78wRfHFdx

    Destan ve Mitolojik eserler 2: https://yadi.sk/d/ULoMjPRbfHGTY

    Medya İletişim Gazetecilik: https://yadi.sk/d/7_IKXwwegCM82

    Anlam Dil Göstergebilim: https://yadi.sk/d/P0thTPlkdcD7n

    Dil Bilimi ve Türk Dili konulu eserler: https://yadi.sk/d/uZsyfBiYkCMCG

    Hz. Muhammed (sav): https://yadi.sk/d/tHUsId4mfvwgD

    Alevilik Bektaşilik: https://yadi.sk/d/QA54Nt4jkNNtF

    Alevi Bektaşi Şiirleri: https://yadi.sk/d/DMyGHiSahQE8k

    Milliyetçilik: https://yadi.sk/d/hnzm-CgYgaJrZ

    Siyaset Bilimi: https://yadi.sk/d/Bm8cycHfgdCyZ

    İdeoloji: https://yadi.sk/d/3toxsfWogd3GT

    YABANCI DİLLER

    Almanca: https://yadi.sk/d/UU-xxVDFhbBrf/Almanca

    Almanca Grammer: https://yadi.sk/d/TYPlJ1ZmiwVTn

    Almanca Romanlar: https://yadi.sk/d/ZvkxEgUEgP64a

    Fransızca: https://yadi.sk/...hbBrf/Frans%C4%B1zca

    Fransızca 2: http://bit.ly/1R5obrL

    Fransızca 3: https://yadi.sk/d/Wp8MgRdViyBPP

    Fransızca Sesli: https://yadi.sk/d/dFxxoriviyBi6

    Fransızca Çalışma notları: https://yadi.sk/d/vvwK2Ba2cCkJS

    Korece: https://yadi.sk/d/UU-xxVDFhbBrf/Korece

    Yunanca eserler: https://yadi.sk/d/OE1Sc4T3jzkrE

    Yunanca Sesli Notlar: https://yadi.sk/d/I16Wz9Mgk2EXr

    Yunanca Sesi Notlar 2: https://yadi.sk/d/KN-BEJw2jkU2U

    Yunanca Dil bilgisi: https://yadi.sk/d/OE1Sc4T3jzkrE

    Yunanca Grammer: https://yadi.sk/d/AWPBZS34iJo9b

    Farsça Dil bilgisi: https://yadi.sk/d/fLhBols5jwYLB

    Farsça Dil bilgisi ve Sesli Notlar: https://yadi.sk/d/P_7O4kOMjz8YK

    Farsça Sesli Notlar : https://yadi.sk/d/KCH5oY5AcEgfB

    Fransızca dokümanlar: https://yadi.sk/d/sTPjOnkMma6fJ

    Japonca: https://yadi.sk/d/Bx63opqejzkUn

    Japonca Sözlük: https://yadi.sk/i/RyT1Vr5Oj3bi4

    Rusça : https://yadi.sk/d/MkEV5OCAjkFzH

    Rusça 2: https://yadi.sk/...xVDFhbBrf/Rus%C3%A7a

    Rusça 3: https://yadi.sk/d/jmowNBmCkjasi

    Rusça 4: https://yadi.sk/d/ueY8-kv2jvoAV

    Rusça 5: http://bit.ly/1mNmZxY

    Türkçe: https://yadi.sk/...Brf/T%C3%BCrk%C3%A7e

    Arapça: https://yadi.sk/...VDFhbBrf/arap%C3%A7a

    Arapça 2: https://yadi.sk/d/hSp5N799jzmaH

    Arapça 3: https://yadi.sk/d/_NfBB-abgLst4

    Arapça hikayeler: https://yadi.sk/d/LnKorDwTjy7yM

    İngilizce: https://yadi.sk/d/UU-xxVDFhbBrf/ingilizce

    İspanyolca: https://yadi.sk/...xVDFhbBrf/ispanyolca

    İtalyanca: https://yadi.sk/d/UU-xxVDFhbBrf/italyanca

    Sözlükler: https://yadi.sk/d/fYR-QZWFgdCy5

    Sözlükler 2: https://yadi.sk/.../S%C3%B6zl%C3%BCkler

    İngilizce: https://yadi.sk/d/QlmzBPykHVzw9

    İnglizce 2: https://yadi.sk/d/038zJc8QgxX6C

    İngilizce 3: https://yadi.sk/d/Tr6HmecDkUb2Y

    ELS İngilizce Hazırlık Dergisi: https://yadi.sk/d/oWVlRiS8dRbU4

    Fono kendi kendine İngilizce öğrenme: https://yadi.sk/d/aRCk47bBmEWNn

    BİLİMSEL VE TEKNİK KAYNAKLAR

    Bilimsel kitaplar: https://yadi.sk/d/hcisTqS8kRpxZ

    Bilimsel kitaplar 2: https://yadi.sk/d/48ADCCzsjSBPN

    Bilimsel kitaplar 3: https://yadi.sk/d/Pknj-810gxVdy

    Tübitak popüler bilim kitapları: https://yadi.sk/d/mJ23zlKmkRqWH

    Uzay konulu dokümanlar : https://yadi.sk/d/OCFZOTFVhsNFr

    Evrim kitapları: https://yadi.sk/d/2Hv1Cg9rghm3N

    Kuantum-fizik-evren arşivi: https://yadi.sk/d/l-cGSPo0kJJG5

    Mühendislik kitapları: https://yadi.sk/d/j05wDkvkkCYJ6

    Bilgisayar konulu dokümanlar: https://yadi.sk/d/6vqcH9_lma6Ti

    Fizik konulu dokümanlar: https://yadi.sk/d/mWhSdG8tma6Zo

    Fizik konulu dokümanlar 2: https://yadi.sk/d/3v_XwrkpmLcso

    Matematik konulu dokümanlar: https://yadi.sk/d/XKkVojxVma6bA

    Kimya konulu dokümanlar: https://yadi.sk/d/9UTCX_fJma7CZ

    Anatomi konulu dokümanlar: https://yadi.sk/d/fNqGqWkema7Lf

    Ekonomi-İktisat-Borsa: https://yadi.sk/d/FpmGVRIqma7SN

    Sosyal bilimlerde araştırma yöntemleri: https://yadi.sk/d/Qao8aykBmEWMn

    İstatistik: https://yadi.sk/d/yZaNxKq4mEWQW

    Eğitim bilimi dokümanları: https://yadi.sk/d/9h63a_2Ema7oa

    EDEBİYAT, ŞİİR, TİYATRO VE SANAT ÜZERİNE

    Sesli eserler: https://yadi.sk/d/dAEIl4otkQzeJ

    Sesli eserler 2: https://yadi.sk/d/wR5fWtFaPgSya

    Telkin müzikleri: https://yadi.sk/d/NkFfro8Vma6Xe

    Özel ses dosyaları: https://yadi.sk/d/pgX8thWAma7KM

    Radyo tiyatrosu 1: https://yadi.sk/d/Q87wuwJwM9A5Z

    Radyo tiyatrosu 2: https://yadi.sk/d/qE6O_e_oeLG8u

    Roman ve klasikler: http://bit.ly/1EjQkRJ

    Fantastik kitaplar: https://yadi.sk/d/p0kRa9WYRvPD7

    Kadın kitaplığı: https://yadi.sk/d/m1H_mAZcfN6gh

    Müzik temalı eserler: https://yadi.sk/d/bbQXXXwikJe3S

    Edebiyat konulu eserler: https://yadi.sk/d/f5NpSgIagdD2s

    Edebiyat, biyografi, antoloji: http://bit.ly/1MEFIAG

    Denemeler: https://yadi.sk/d/9IPMGxmugxVdM

    Bağlama ile ilgili dokümanlar: https://yadi.sk/d/JKBYWaY-h76Fq

    Sinema ile ilgili eserler: https://yadi.sk/d/H5z8T-gVkHgKy

    Sinema ile ilgili eserler 2: https://yadi.sk/d/FTzo4pmkfP2XS

    Sanat-Sinema-Tiyatro: https://yadi.sk/d/s1j7KsLogdCym

    Şiir kitapları: https://yadi.sk/d/1-AQDdJYma7WX

    Şiir kitapları 2: https://yadi.sk/d/BOXdw-d2ma7Yu

    Sanat dokümanları: https://yadi.sk/d/-XkOM4Vcma6Hc

    Tiyatro dokümanları : https://yadi.sk/d/Gf2Hv-Xzma6RH

    Tiyatro dokümanları 2: https://yadi.sk/d/Z3WW6_2kma6SZ

    KPSS, ALES, YGS, LYS KİTAPLARI VE NOTLARI

    Kpss notları:https://yadi.sk/d/A2SPkn5qWLL6c

    Kpss notları 2:https://yadi.sk/d/sPcVg-fv8LhaF

    Kpss notları 3:https://yadi.sk/d/wclc-JJtBBu9V

    Kpss notları 4:https://yadi.sk/d/hlGu51bEBBvbC

    Kpss notları 5:http://bit.ly/1JduQyV

    Kpss notları 6:https://yadi.sk/d/DlmMqVkJj8yFF

    Kpss notları 7:https://yadi.sk/d/5iOiQIu2jeXnV

    Kpss notları 8:https://yadi.sk/d/uB-ybaEakTy53

    Kpss alan kitap arşivi:https://yadi.sk/d/oFTMFo5RkULza

    Kpds notları :https://yadi.sk/d/sD8jmXWI945tF

    İİBF için Kpss Kaynakları:https://yadi.sk/d/LFZGXwhJkjyeV

    ALES notları:https://yadi.sk/d/yoIZv8qnkXMHQ

    LYS YGS Ekol hoca Görsel:https://yadi.sk/d/YEdhuSB8bDm67

    Ygs- Lys Hazırlık Kitapları:https://yadi.sk/d/VroXCL_cGAN6n

    Ygs- Lys Hazırlık Kitapları 2:https://yadi.sk/d/5haVPxwHNme7t

    Ygs- Lys Hazırlık Kitapları 3:https://yadi.sk/d/o538XIcNNmeaF

    Ygs Lys Hazırlık Kitapları 4: https://yadi.sk/d/nSuxFGqSNmegT

    Üniversiteye hazırlık:https://yadi.sk/d/fNqGqWkema7Lf

    Rehberlik Yayınları Ygs Lys:https://yadi.sk/d/xRMk1jnghbUNs

    Gelir Uzman Yardımcılığı Denemeleri:https://yadi.sk/d/ZGggzTH2ma7Go

    TUS kaynakları:https://yadi.sk/d/CL-FOY6fmEWju

    İktisat dersleri:https://yadi.sk/d/8rtLGVRkmEWJX

    Çeşitli Kategoriler ve Kapsamlı Arşivler

    Kapsamlı Mega Arşivi : https://mega.nz/...Tzr...0fPVg!qxMRHb4J

    Babil Kütüphanesi : https://yadi.sk/...abi...B1%C4%9F%C4%B1

    Tez Yazanlar İçin Kitaplar : https://yadi.sk/d/kSNWM_8AgqqXg

    300 Adet Kişisel Gelişim Arşiv : https://cloud.mail.ru/...17a...Glsm.E-Ktp.rar

    Tubitak arşivi : https://cloud.mail.ru/...ecee071...%C4%B1.rar

    Bilgisayar Kitapları Arşivi : https://cloud.mail.ru/...b49...Ktplr.Arsv.rar

    Siyasi Arşiv : https://yadi.sk/.../Politik%20Kitaplar/

    Felsefi Arşiv : https://yadi.sk/d/08DpgWDAJ4n2W/Felsefe/

    3200 adet mobi arşivi : https://yadi.sk/d/D4iiOWNfUbczK

    Kapsamlı Epub Arşivi : https://yadi.sk/d/H9Iy0MFpe8EdY

    1250 adet dini kitap (5 gb) : https://mega.nz/...Yp-luht...LVLvNWqn-8

    756 adet epub : https://cloud.mail.ru/...abcfadc...ekitap.rar

    2500 Adet epub Arşiv : https://userscloud.com/hfjaiout22mh

    Epub Türkçe Arşiv : https://cloud.mail.ru/...b996d80/Kitaplar.rar

    Karışık Arşiv 2 : https://yadi.sk/d/omZVjxUJgWDpU

    Karışık Arşiv 3 : https://yadi.sk/d/beqz5ftdrtxgy

    Karışık arşiv 4 : https://yadi.sk/d/jdUZB77oFTJBo

    Karışık Arşiv 5 : https://yadi.sk/d/8EP-wxoBgXgJr

    Karışık Arşiv 6 : https://yadi.sk/d/X71Uyp3EfkNbu

    Karışık Arşiv 7 : https://yadi.sk/d/annrYLiiZDLrP

    Karışık Arşiv 8 : https://yadi.sk/d/SWzaAN1jeLE6V/E-Books

    Karışık arşiv 9 : https://cloud.mail.ru/...b372c702/300_Adet_E-
    Kitap.rar

    Karışık Arşiv 10 : Google drive karışık arşiv

    Karışık Arşiv 11 : 7 gb e kitap arşivi tıkla

    Karışık arşiv 12 : https://userscloud.com/t5x5cd4x1yi0

    HİKAYE KİTAPLARI

    1-Penguin Readers Hikaye Kitap Seti – Tam 99 Kitaptan oluşmaktadır…Boyut:3.03 GB

    http://yadi.sk/d/uzKEhPQrEcNkt

    2-Czytamy w oryginale Serisi… Boyut:123 MB
    http://yadi.sk/d/qd0ZlafdEkp3b

    3-English Club… Boyut:884 MB
    http://yadi.sk/d/KVk9XGPeNZ2UX

    4-Cambridge English Readers…Boyut:271 MB
    http://yadi.sk/d/Ru0pSi4HEkpAS

    5-Oxford Library Stages… Boyut:2.41 GB
    http://yadi.sk/d/nOy2HpdeEwk83

    6-Black Cat Publishing Reading & Training Steps 1-6…Boyut:2.22 GB
    http://yadi.sk/d/GjU_D6eYEt9AB

    7-Password Readers Levels 1-5…Boyut:1.72 GB
    http://yadi.sk/d/3Bm5q5SNNSV5k

    8-Foreign Language Teaching and Research Press Readers Steps 1-5…Boyut:2.22 GB
    http://yadi.sk/d/K29WFWsJNSVzF

    9- Heinemann Guided Readers…Boyut:255 MB
    http://yadi.sk/d/GoeW-QC1NSWZX

    10-Black Cat Publishing Levels 1-6…Boyut:4.23 GB
    http://yadi.sk/d/RCchix3RNZ8DN

    11-Black Cat Publishing Earlyreads Levels 1-5…Boyut:515 MB
    http://yadi.sk/d/j66xaVaONZ8hg

    12-MacMillan Readers Levels 3-6…Boyut:2.88 GB
    http://yadi.sk/d/lDpHPro7NZ9na

    13-Miscellaneous…Boyut:1.19 GB
    http://yadi.sk/d/axGD69M6NZ9xU

    14-Story Teller 1…Boyut:2.37 GB
    http://yadi.sk/d/9URDBEzCNZEDx

    15-Story Teller 2… Boyut:2.46 GB
    http://yadi.sk/d/Fc5CkvW6NZPNi

    16-Story Teller Bonus… Boyut:622 MB
    http://yadi.sk/d/md6VmT7JNZUF6

    17-English Stories Collection Boyut:2.15 GB
    https://yadi.sk/d/_phn0n8YT8JmN

    18-English Books Collection-2 Boyut:4.87 GB
    https://yadi.sk/d/QuBvt9tfTve5L

    VİDEO EĞİTİM SETLERİ

    19-EFU ileri Seviye Eğitim Seti…Boyut:4.17 GB
    http://yadi.sk/d/ROzjfO9TFEiRe

    20-Day-Light İngilizce Eğitim Seti…Boyut:13.9 GB
    http://yadi.sk/d/pXRlLeHkEwk7L

    21-KPDS.Goruntulu.Dershane Seti…Boyut:3.54 GB
    http://yadi.sk/d/KcICtim8FEvTt

    LİSTENİNG KAYNAKLARI

    22-Flow English…Boyut:989 MB
    http://yadi.sk/d/aMNK_ob2FExgq

    23-Original English…Boyut:1.54 GB
    http://yadi.sk/d/mQ5Rx23_FExhg

    24-Point of View Stories…Boyut:197 MB
    http://yadi.sk/d/QJXCO98NFExj4

    25-Power English..Boyut:1.71 GB
    http://yadi.sk/d/nbMQhJSUFExkq

    GENEL DOSYALAR(PDF-DERGİ-GRAMMER KİTAP)

    26-KPDS-Facebook Grup Dosyaları…Boyut:1.42 GB
    http://yadi.sk/d/eYEE04TeMTc8U

    27-E-BOOK KİTAPLAR…Boyut:851 MB
    http://yadi.sk/d/0xJNIedQNZLda
    http://yadi.sk/d/88KeZ0hINZLvM
    http://yadi.sk/d/A_btwBRHNZM3s
    http://yadi.sk/d/O-VVtl09NZM9o
    http://yadi.sk/d/NraN47e3NZMHT

    28-ELS DERGİ VE KİTABI…Boyut:105 MB
    http://yadi.sk/d/AiwP4NefEkouW
    http://yadi.sk/d/Diqk5-lhEtGCz

    29-DEYİM KİTABI…Boyut:323 KB
    http://yadi.sk/d/haNXN7rGNZNBz

    30-Cambridge IELTS Set 1-9…Boyut:597 MB
    http://yadi.sk/d/kX_Aeh4cEtEQg

    31-Collin’s SET…Boyut:617 MB
    http://yadi.sk/d/tzzk__GSEtEkL

    32-Sözlükler…Boyut:280 MB
    http://yadi.sk/d/nWp-UQMqNZQXA

    33-GRAMMAR KİTAPLARI… Boyut:751 MB
    http://yadi.sk/d/yQJroNzVNZRRj

    34-OKUMA KAYNAKLARI…Boyut:1.01 GB
    http://yadi.sk/d/ZQvYZEmqNZSWF

    35-PHRASAL veRBS… Boyut:236 MB
    http://yadi.sk/d/LWnLd9DiNZSe3

    36-PRACTISE…. Boyut:1.50 GB
    http://yadi.sk/d/IwT6HfV2NZT7d

    37-ELTS & TOEFL… Boyut:1.28 GB
    http://yadi.sk/d/P9Ja9E81NZTeS

    38-VOCABULARY… Boyut:2.03 GB
    https://yadi.sk/d/UU-hyPavTcfFB

    39-4000 English Essential Words-Audio 1-6 Boyut:0.99 GB
    https://yadi.sk/d/UQVlivVgVf39k

    Karışık Yandex

    https://yadi.sk/d/f4OV_sliiQuEd

    https://yadi.sk/d/7lVQBSLIiTENM

    https://yadi.sk/d/H9McunfIiydDx

    https://yadi.sk/d/H9McunfIiydDx

    https://yadi.sk/d/AK9Xlv7XiyThz

    https://yadi.sk/d/MwQ7U3wtjkWTX

    https://yadi.sk/d/kDEvqnrvjmyr6

    https://yadi.sk/d/dFyYZ9Gojt5uP

    https://yadi.sk/d/20BgEL4_kzypT

    https://yadi.sk/d/s6qNY7qim2kNi

    https://yadi.sk/d/DAtAIkt8m6EDq

    https://yadi.sk/d/UqxNVlwmmHEmj

    https://yadi.sk/d/1Y2BOqCemHGN6

    https://yadi.sk/d/wu9sqkp0mHHNb

    https://yadi.sk/d/oAw3xZjymHJ5z

    https://yadi.sk/d/4CBPh15pmHJW9

    https://yadi.sk/d/MV42CN0ymHJsj

    https://yadi.sk/d/a01GfaN8mSdh8

    https://yadi.sk/d/uuI6OymSmZBWH

    https://yadi.sk/d/rAOml067muemJ

    https://yadi.sk/d/ZB9BdFC2o3aMG

    Toplam 92 GB
    Kırık linkler duzeltilmeyecek.
  • Efenim merhaba, yine yürek burkan bir dram ile geldim #zanamuhsen ilk defa okuduğum bir yazar... Aslında bir yazar dan daha cok, evine annesine dönebilmek, kardeşini de yanında götürmek için çırpınan güçlü bir kadın.. Hani bazen sinirden ağlamak istersiniz ya ben bu kitabı okurken o kadar sinir oldum ki, ağlamak istedim.. #kitapyorum
    İngiltere de ailesi ile yaşayan iki kız kardeş.. Zana ve nadia.. 14,15 yaşındaki bu iki kardeş babaları tarafından yemen e tatile gönderilir ve gercek ortaya cıkar. Gittikleri yer tatil değil, onlar için bir cehennemdir. Cunku yemen ki erkeklere satılmışlardır. Zana yıllar süren mücadele sonucu oğlunu yemen de bırakıp İngiltere ye dönebilir ama nadia hala orada cehennem den kurtulamaz..
    Zana ve nadia nın çırpınışı sizi cok etkileyecek
    #keyifliokumalar #annemibirkezdahagörebilsem #bookstagram #booklove #bookworm# #kitap #aşkı #oku# #okuyorum#tavsiye #gezgin #gezer #tarih#history #listen #dram #bookstagram#author #fameous# #england #jemen #story #book#okudumbitti
  • "Herkes ölür sonunda ama önemli olan ne uğruna öldüğündür."
    .
    Evet. Serinin sondan önceki kitabı. Aslında bu bir ara kitap. Serinin en kalın kitabı olmasının yanı sıra iki kitaptan oluşuyor. Hikaye Alex'in uyanmasıyla başlıyor. Alex'in bütün korkuları ne yazık ki bu kitapta gerçek oluyor. Uyandığında tek istediği Seth'e kavuşmak. Geçmişine dair hiçbir şeyi hatırlamıyor. Ne Aiden'e ne de ona olan aşkını. Tek hissettiği Seth'e olan aşkı. Peki Aiden bunlara karşı nasıl bir tepki verecek?
    .
    Olayları aynı şekilde Aiden'ın gözünden okumak benim için çok güzeldi. Lux serisinde Daemon yada Saplantı da Hunter'da da yapmıştı bunu ve yazar her farklı kişilikle adeta bir oluyor. Birbirinden bağımsız karakterler yaratabiliyor ve bu benim için gerçekten büyük bir yetenek..
    ..
    IKSIR kitabının yazılması çok iyi olmuş yoksa arada büyük boşluklar ve soru işaretleri olacaktı. Yazar bunun önüne başarıyla geçmiş. .
    Serinin son kitabına gelmeden önce şunu belirtmek isterim ki VA& Rose karakterinden sonra en sevdiğim karakter kesinlikle Alex oldu. Romanlarda korunmaya muhtaç, saf kızları asla sevemedim. Benim için her zaman güçlü kadın karakterler birinci gelir. Gurur ve Önyargı & Elizabeth gibi. Belki de bu yüzdendir seriyi ayrıca çok sevmem.
    .
    Bu kitap bolca süpriz ile doluydu. Bakalım son kitapta bizi neler bekliyor? ️️️
    .
    #kitapsever #Reading #book #kitaptavsiyesi #kitapalıntıları #bookstagram #bookstagramer #kitap#kitapkurdu #book #bookshelf #booklover #bookshelf #booktuber #bookphotography
  • #kitapyorumum KÜLLER ŞEHRI - CASSANDRA CLARE
    .
    "En çok değer verdiğin insanlara gerçekleri söylemiyorsan zaman için de kendine de gerçekleri söylemeyi bırakıyorsun"
    .
    Ölümcül oyuncaklar serisinin aslında beşinci kitabındayım şuanda. O yüzden spoiler vermeden yazmaya dikkat edeceğim.
    .
    İlk kitap çok heyecanlı bir yerde bitmişti. Karakterleri tanıdık, olaylara hakim olduk. Bu kitap ilk kitabın kaldığı yerden devam ediyor. Yeni karakterler ekleniyor kadromuza. Simon artık daha ön planda. Önceki kitapta Dumort otelinde başına gelenlerin etkisini fiziken hisseden Simon'ın hayatı, Periler diyarından dönüşte sonsuza kadar değişecek.
    Gerçekleri öğrenen ve kimlik bunalımına giren Jace ise onu Yetiştiren Mary Ligthwood Enstitüden gönderince depresyon izlerini iyice görüyoruz. Güçlü bir konuma gelen Luke, Jocelyn'nin yanından nerdeyse hiç ayrılmıyor. Kitapta onu uyandırmanın yollarını arayan Clary ise saçmalıktan saçmalığa koşuyor. Sonuçlarını düşünmeden sadece hareket etmesi onu sadece aptal durumuna düşürüyor çünkü tehlike ile karşı karşıya kalınca tek yaptığı şey çığlık atması.
    Kitapta birkaç can sıkıcı nokta da yok değildi. Mesela Jace bi an babasının yanında süt dökmüş kedi olurken iki cümle ile hemen aslan kesilmesi yada Alec&Magnus ilişkisinde Alec'in ergence tavırlar sergilerken hala Clary'e karşı bir tavrının olması gibi. Jace'nin depresyonunu ağır bir şekilde yaşatan yazara arada "eeeh yeter be bu adam savaşçı normal biri değil ki" dedim birkaç kez.
    .
    Fantastik bir kitapta aradığınız her şey mevcut. Klişeler ile dolu olsa da yazar bir yerlerde sizi sımsıkı kendisine bağlıyor, bırakmıyor arada küçük sürprizler yapıp sizi şaşırtıyor. Bakalım daha ne kadar şaşırtacak, hikayenin yönünü nasıl değiştirecek.
    .

    #küllerşehri #kitapyorumum #kitaptavsiyesi #kitapalıntıları #bookstagram #bookstagramer #kitap #kitapkurdu #kitapokumak#kitapyorumu #book #cassandraclare #cityofashes #kitapönerisi #artemisyayinlari #book #bookshelf #booklover #bookshelf #booktuber #bookphotography
  • İzlediğinizde size çok şey katacak filmler listesi:

    1. La Vita é Bella (Hayat Güzeldir) 1999 - Roberto Benigni
    2. Schinler's List (Schinler'in Listesi) 1993 - Steven Spielberg
    3. The Pianist (Piyanist) 2002 - Roman Polanski
    4. The Boy in the Striped Pajamas (Çizgili Pijamalı Çocuk) 2008 - Mark Herman
    5. The Diary of Anne Frank (Anne Fran'in Hatıra Defteri) 1959 - George Stevens
    6. The Book Thief (Kitap Hırsızı) 2013 - Brain Percival
    7. Bitva za Sevastopol (Sevastopol İçin Savaş) 2015 - Serhiy Mokrytskyi
    8. Little Boy (Ufaklık) 2014 - Alejandro Monteverde
    9. 12 Angry Men (12 Kızgın Adam) 1957 - Sidney Lumet
    10. Agora 2009 - Alejandro Amenabar
    11. The Shawshank Redemption (Eseratin Bedeli) 1994 - Frank Darabont
    12. Mandela: Long Walk to Freedom (Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol) 2013 - Justin Chadwick
    13. Freedom Writers (Özgürlük Yazarları) 2007 - Richard LaGravenese
    14. The Great Dictator (Şarlo Diktatör) 1940 - Charlie Chaplin
    15. Diarios de Motocicleta (Motosiklet Günlüğü) 2004 - Walter Salles
    16. Django Unchained (Zincirsiz) 2012 - Quentin Tarantino
    17. 3 Idiots (3 Ahmak) 2009 - Rajkumar Hirani
    18. Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar/Her Çocuk Özeldir) 2007 - Aamir Khan
    19. PK 2014 - Rajkumar Hirani
    20. Slumdog Millionare (Milyoner) 2008 - Danny Boyle
    21. Life of Pi (Pi'nin Yaşamı) 2012 - Ang Lee
    22. A Beautiful Mind (Akıl Oyunları) 2001 - Ron Howard
    23. Good Will Hunting (Can Dostum) 1997 - Gus Van Sant
    24. Forrest Gump 1994 - Robert Zemeckis
    25. The Green Mile (Yeşil Yol) 1999 - Frank Darabont
    26. Män Som Hatar Kvinnor (Ejderha Dövmeli Kız) 2009 - Niels Arden Oplev
    27. V for Vendetta 2005 - James McTeigue
    28. Frida 2002 - Julie Taymor
    29. Persepolis 2007 - Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud
    30. La Famille Bélier (Hayatımın Şarkısı) 2014 - Eric Lartigau
    31. Det Sjunde Inseglet (Yedinci Mühür) 1957 - Ingmar Bergman
    32. Vertigo (Ölüm Korkusu) 1958 - Alfred Hitchcock
    33. A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) 1971 - Stanley Kubrick
    34. Mephisto 1981 - István Szabó
    35. Yıldızlararası - Interstellar 2014

    Liste genel izleyici kitlesine göre hazırlanmıştır.
    Sizin sevdiğiniz veya tavsiye edeceğiniz film olursa yorum olarak yazabilirsiniz. Listeye eklerim...
  • War is peace! Freedom is slavery! Ignorance is strength!
    Those words have kept sounding in my head since I read this book. My god,it is probably one of the the most haunting not to mention frightening and thrilling book I've ever read. I think 1984 should also be included in the horror and thriller genres.

    I have recently read Utopia, 1984 describes a Utopia. But not Thomas More's version of Utopia, but this is one is the antithesis, i.e. Dystopia. Imagine living in a country, whose leaders apply a totalitarian system in regulating their citizen, in the most extreme ways, which make Hitler, Mao, Stalin and that old bloke in V for Vendetta look like milksops.

    Working, eating, drinking, sleeping, talking, thinking, procreating, playing, entertaining ...in short living, all are controlled by the state. Any hint of obedience or dislike can be detected by various state apparatus such as the Thought Police, tele screen, or even your wife, your children, who will not hesitate to betray you to the authorities. Even language is modified in such ways that you cannot express yourself, since individualism is a totally crime.

    The past is controlled, rewritten into something that will strengthen the official ruler. Who controls the past, controls the future. Who controls the present, controls the past. There is no real truth. The "truth" is what the state says it is. Black is white, 2+2=5, if the state says so. NO QUESTIONING!

    The world in 1984 is divided into three states, originated from the ashes from World War II: Oceania (British Isles, the Americas, Pacific, Australia), Eurasia (Europe & Russia), and Eastasia (the rest of it). Continuous warfare between those three (who hold similar ideologies) is required to keep the society's order and peace. Si vis pacem para bellum. That's describes the first slogan.

    The second slogan, freedom is slavery, means the only way to be free is by letting you lose yourself and to be integrated within the Party. That way, you'll be indestructible and immortal.
    Ignorance is strength, means the division on high, middle, low classes in society will never be changed. The middle wants to be the high and they'll act "on behalf of the low" to bring down the high. Afterwards, a new middle class arises, all will change except the low. The high and middle make and uphold the law, the low (proletarian) is just too stupid to repel. The state maintains its structure by torture, intimidation, violence, and brainwashing.