• 657 syf.
    Artık eskisi kadar çok fazla uyuyamuyordu kadın. Hoş eskiden de çok uyumuyordu ama uykusunu kaçıran sebepler gün geçtikçe arttıkça uyku saatleri azalmıştı. Saat gecenin kaçı olursa olsun düşünmesi , sürekli geçmişini temizlemesi için yeterli bir saat muhakkak oluyordu . Öyle çok şeyin farkındaydı ki , öylesine korktuğu sandığı anlamsız şeylerin .
    Yine bir gece anlamsız hatta öylesine anlamsız ki hiç önemsemediği, dönüp bakmadığı iki biblonun kendisinde niye olmadığına , neden satın almanın amacında yer almadığına ağladı ve yıllarca ‘’ ne haldesin, yapabileceğim bir şey var mı’’ diye sormak için aramadığı kız kardeşini aradı telefonla.
    Anlattı ona, nasıl bu hale geldim diye sordu. Hangi ara ne istediğini bilmeyen, en son kendisini ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum ?
    Neydi kadın sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordu, bu muydu gerçekten?
    Sabah ipi kopmuş bir uçurtma oluyorken gecenin kör bir vakti kulelere imrenen bir çukur ..
    Hiç kimsem yok , çok yalnızım dedi ve ağlaması bitmedi.
    Dinledi kız kardeşi yüreğinin tüm içtenliğiyle. Neden yalnız olasın, annen var, baban var, kardeşlerin var hatta çocukların var bak ben de varım demedi. Allah’ın var abla dedi daha kim olsun ki?
    Senden vazgeçmemiş ki ağlayabiliyorsun , ben kimim , neyim diye kendine sorabiliyorsun, daha ne istersin?
    Utandı kadın çok utandı. Gerçek ne güzel de duyurmuştu sesini ona hem de en çok istediği bir anda ama hiç duymayı ummadığı insanla.
    Bir kaç gün sonra bu eser ulaştı eline hani kime ihtiyacın var ki senin , kendinde bulacaksın çarelerini dertlerinin diyen kız kardeşinin yolladığı koliyle.
    Sabah elinde kahvesi , günlük burçlarını okuyup aaa günüm iyi geçecek diye sevinen, kapattığı kahve falında bir yola gideceksin yalanından medet umarak acaba neresi diye çanta hazırlama planları yapan kadın yavaş yavaş başladı sayfaları çevirmeye. Okudukça meraklandı, sayfalar ilerledikçe ne burç kaldı ne kahve falları.
    Bir dönem sadece sabahları okudu, günün önemine binean kendisine ne söylenecek acaba merakıyla, sonrasında ise tüm hayatının yaşanmışlıklarının gittilerini, yaşanacak olanların getireceği anlamları anlamladırmak gayesi aldı yerini.
    Kadın başladı kendisini sorgulamaya; Bütün bu korkularının kaynağı ; içinde görmeye , duymaya , seslendirmeye cesaret edemediği işte tam da burasının adı , “BEN yok , Ferah diye ” diye başlıyor ama aslında bütün probleminin kendisiyle olduğunun haykırışı.
    Neye ihtiyacı var bugün , yarın, tüm hafta hatta gelecek tüm zamanlarda ad veremediği , boğuştuğu kimsenin görmediği yerin, içindeki o tedavi edemediği her an kanayan yaranın? Hep bulmaya çalıştığı o çaresizliğin ?
    Vazgeçilmez olduğunu sanmanın yenilgisi, dünyaya gelme sebebinin ilahi bir sebebi varmışcasına duyduğu ‘’BEN’’ siz olmaz, yapamazlar hesabını sorgularken borçlu çıkmanın acizliği.
    Yunus Emre mütevaziliğinde ‘’ Ben bilmem’’ i öğrenemeyip , bildiklerinin aslında hiç bir şey bilmediğinin gerçekliği.
    Yardım ederken, iyilik yaparken yaptım, verdim kibriyle ‘’BEN’’ in esaretinden kurtulamayıp Allah rızasına teslim olamayışının rezil rüsvan hallerinin çirkinliği.
    Kimi günahlarıyla kazanır, kimi meziyetleri ile kaybeder . Mezarda hırsız polis , ateist dindar , namuslu ahlaksız yan yana yatarlar e be gafil bak göremez bu gerçeğine gözlerinin körlüğü.
    Vücut organlarına adil davranmayı bilmeyip , iki konuşup bir duymanın getirdiği asıl kendine yaptığı ihanetini duymayan kulaklarının sağırlığı.
    Okudukça hiç olduğunu gördü kadın koskocaman bir hiç. Bir sabah elleri morarıyor diye gittiği doktor sonrası siteden onu telefonla arayanlar bilir, en azından konuşabiliyorum şükür dediğinin ertesi günü ağzından tedavi süreci gereği parça alınıp tüm gün boyunca konuşamadığını anlattığını, hatta bir kaç gün sonra olsun buna da şükür gözlerim görüyor deyip , yıllarca ağlamaktan dert yakınıp şimdiyse günlerce bir damla yaşa muhtaç kuruyan gözlerini sulandırmak için kullandığı ilaçları, bandajlı gözlerinin hangisi kapalı ise diğerinin yarım yamalak görmeye çalıştığının trajikomik mücadelesini.
    Hiç oldukça hiçliğin zevkine vardığını hissetti kadın. Malın, paranın kıymetsiz olduğunu , vazgeçilmenin acısını öğrenirken, her şeyden de vazgeçebilmenin özgürlüğünü kazandı.
    Yarına ait plan yapmanın tedbirinde debelenirken, vesveseler ile kendini yiyip bitirirken gördü ki bulunduğu anı yaşayıp, o anlık mutluluk yaşamak yerine daimi huzura kavuşabilmek önemli.
    Tüm fazlalıklarını atma gayretinde şimdi; ‘’NİYE’’ ‘’NEDEN’’ demiyor artık. Kayıplarının aslında kazanç olduğunu , öfkelenmek, üzülmek yerine vardır bir hikmeti elbet diyebilmenin şükründe.
    Kırılmak derken unutmadan eklemek istemiş, kırmaktan vazgeçmeyi öğrenmiş de kırılmaktan , incinmekten arınma yollarını arıyorum telaşım çok dedi.
    Ahh be kadın kitaptan hiç mi bahsetmezsin dedim de beceremedim dedi. Ona göre anlatılması çok zor ama anlaması ve yaşanması çok çok kolay dedi. Ben aracıyım kırılmayın kendisine.
    Hepinize çokça selamı var. Amansız bir vicdan azabı gibi taşıdığınız tüm yüklerinizi atın rahatlayın diyor kendileri. ‘’ Belayı bela gibi görmek en büyük musibet’’ i unutmadan öfkelerinizi, beklentilerinizi, yargılarınızı, sorgulamaya çalıştığınız niyetlerinizi.
    Kibir mutsuz insanların tesellisi, kendi hatalarımızı affedebildiğimiz kadar başkalarının hatalarını da affedebilme hoşgörüsüyle;
    Keyifli anlaşılır okumalarınız olsun efendim.
  • Her şeyimiz büyük olsun isteriz; evimiz, arsamız, devletimiz, banka hesabımız; sonra herkesin egosu çok büyük diye şikayet ederiz. Başarılı bir komutan, fatih ve devlet adamı İskender'e "Büyük" demiş ve hayran olmuşuz. Büyük İskender ise gariban, çulsuz ve sürgün Sinoplu Diyojen'e hayran imiş. İskender'in şöyle dediği rivayet edilir: İskender olmasaydım Diyojen olmak isterdim. Hayaller "küçük" Diyojen, gerçekler Büyük İskender. Bilirsiniz hani, İskender bir gün bu ünden nefret eden ünlü feylosofun (belki de gündüz vakti elinde fenerle "dürüst adam" aradığı bir gün) yanına gelmiş ve "dile benden ne dilersen demiş (makam, mevki, para, ihale; ne istersen var). Diyojen de şöyle demiş: "Sizden istediğim şey kenara çekilmenizdir, böylece güneşime mani olmazsınız ve bana vermeniz mümkün olmayanı benden alamazsınız." İskender ne cevap vermiş bilen yok.
  • İnsan doğar, can kazanır, büyür güç kazanır, gücünü ikrarindan alır, ikrar verdiği kararlardır, eğer kararında adaletli ise erdemli olur, adaletinde kemali bulursa kâmil olur, işte o zaman Yunus Emre nin dediği gibi canlar canını bulur ölse bile bedeni ölür ama o sonsuza dek yaşar. Bunlardan biri eksik olursa çıtalı uçamaz, insan da kâmil olamaz kâmil olmayana da insan denmez zaten; beşer denir. Beşer deri demek bildiğiniz deri hani şu üstümüze olan ayağımıza giydiğimiz yemeni gibi hani; ama o sonsuza dek yaşayamaz dayanıksızdır çünkü, işte bu yüzden beşer hep şaşar e zayıfdır çünkü. Ona güç verecek, onu yaşatacak olan şey eksiksiz adaletle alacağı kararlardır. Ancak işte o zaman insan olur.
  • 131 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Cemal Süreya, hastanede ameliyat olan eşi Zuhal'e, onsuz kaldığı on üç gün boyunca ne kadar üzüldüğünü bilmesi için, her güne ayrı günlük tutar gibi mektuplar yazmış. Mesela eşine onsuz evin nasıl boş olduğunu, oğlu Memoyla nasıl ilgilendiğini, Elif adında tıpkı ona benzeyen bir kız çocuğu istediğini, onu nasıl sevdiğini anlatmış.
    Cemal'in mektuplarını her yerde yazıyor olması etkileyiciydi. Şimdi kahvedeyim diyerek başlıyor yazmaya ve özledim diyor, şimdi de meyhanedeyim arkadaşımı bekliyorum inşallah hiç gelmez böylece sana daha uzun yazarım diyerek devam ediyor.
    Öyle güzel aşk mektupları yazmış ki sevgiyi anlatım şekli çok etkileyiciydi. Acaba Mecnun Leyla'yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin'e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi? Sen ne dersin diyerek sorular soruyor mektuplarında hatta ona şiirler yazıyor kimseyle paylaşma diyor.

    Ben seni düşünüyorum seni,
    Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi.
    Kalbim diyorum kalbim,
    Daha dün tezgahtan çıkmış bir su sayacı gibi.

    Aşkı anılar besliyor düşler kadar,
    Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır. Sevgi eskidikçe sevgi...
  • 280 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kime nispet edildiginiz önemlidir. Kimin sizin icin “BiZiM” dedigi çok önemlidir. Birilerinin sizin icin BiZiM demesi; O kişilerin gönlüne hükmettiginizi gösterir. Böyle olursa; sizden 800 sene sonra yaşayan bir şair çıkar ve şöyle bir şiir yazar; Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Okunu kör nefsin, kılıçla çelmiş... BİZİM YUNUS, #bizimyunus ... / Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Ölüm dedikleri perdeyi delmiş... BİZİM YUNUS, BİZİM #yunus ... / Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Eli katile de kalkamaz elmiş... BİZİM YUNUS, BİZİM YUNUS... / Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Zaman, onun kemend attığı selmiş... BİZİM YUNUS, BİZİM YUNUS... / Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Toprakta devrilmiş, göğe çömelmiş... BİZİM YUNUS, BİZİM YUNUS... / Bir zamanlar dünyaya bir adam gelmiş; Sayıları silmiş, BİR'e yönelmiş... Bizim Yunus, bizim Yunus... /// “Yerlere, göklere sığamadım Mû’min kulumun kalbine sığdım” sözünü temel alarak; “Gönül çalabın tahtı, çalap gönüle baktı” diyen #TapdukEmre’nin dervişanı.... Akabinde kendisi; “Söz ola kese savaşı, söz ola kestirebaşı. Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz” diyen ve gönül almaya hayatını adamış (kalp kırmaktan korkarak yaşamış) bir derviş. Yunus Emre.. #kitapyorumu ; Yunus kitlik yuzunden #HacıBektaşıVeli’ye gider (bazi hikayelerde bunun ruyada ile yasadigi soylenilir ama bu kitapta genc yasta gider), orada Tapduk Emre kapisina git denilir (bazi rivayetler kadi olarak gittigi gorev yerinde Tapduk Sultan ile tanistigindan bahseder). Dergahta yaptigi islerden; odun toplamadaki naifliginden ve inceliginden bahsedilir. Oduncu Yunus bilinmesi gereken bir hikayedir.. Yunus bir gün; ELLER YAHSI BEN YAMAN ELLER BUGDAY BEN SAMAN diyerek; kendinin himmete eremedigini dusunur ve dergahi terk eder..

    Dergahi terk eden Yunus, seyyah bir dervis gibi gezerken; dagda konaklayan dervislere denk gelir. Dervisler aksam olunca dua eder ve yemek gelir. Gel zaman git zaman boyle devam eder. Dervislerden birinin, bugun duayi sen et demesine sasirir Yunus Emre. Kendisinin boyle bir kudreti olmadigini soyler, dervisleri ikna edemeyince “Allah’im beni bu dervislere mahcup etme, Onlar kimin yüzü suyu hürmetine dua ediyorsa, O kisinin yüzü suyu hürmetine bizi ac birakma” diye dua eder. Magaranin icinin yemeklerle doldugunu goren dervisler sasirir ve “ey dervis sen bizden de kerametli ciktin, kimin adina yemek istedin” derler. Dervislerin Tapduk Emre ocagindaki oduncu Yunus icin (Yunus Emre) dua ettigini ogrenen Yunus; kosa kosa dergaha gider. Bizim Yunus siirinin yazilmasina temel atan hikaye burada baslar. Tapduk Emre artik bas gözü görmeyen ve gönül gözüyle hareket eden biri olmustur. Rivayete göre Yunus kapi esigine yatar ve Tapduk Emre Yunus’a carpar. Burada ne var diye sordugunda Yunus yatar bey cevabina BIZIM YUNUS mu der. Hani bir türkü vardir; “Dün gece yar hanesinde, yastigim bir tas idi. Altim çamur, üstüm yagmur ama gönlüm hos idi” Iste baska bir ozan Yunus Emre’nin hikayesini dinler ve türkü yazar. Öyle birsey olmustur ki; kendinden sonraki nesillerin bile gönlünü kazanmistir. Zaten kendisi demez mi; “Ey hoca, istersen var bin hacca Hepisinden iyice, bir gönüle girmektir” diye. Dedigi sekilde yasadigi icin; suan hala dillerden dillere aktarilmaktadir belkide.. Kitabimizda buradan sonrasi biraz karisiktir; rivayetler asagi yukari buraya kadar ayni sirayi izlemektedir. Ama kitabimiz buradan sonra; mogol istilasindan, köyün, dergahin ve dervişhanın katlinden bahseder. Seyyahliktan dönen Yunus esi bacim sultan ve oglunu aramaya baslar (kitap bacim sultanin evlenip ayrildiktan sonra, Yunus ile evlendigini yazmaktadir). #yunusemre denildiginde benim aklima ilk #iskenderpala’nin #od kitabi gelmekteydi, artik #sinanyağmur’un #aşkıngözyaşlarıyunusemre kitabida gelecektir. Bu arada bu kitaplari okurken birde #yunusemreaşkınyolculuğu adli diziyi izledim. Bu üc basyapiti da mutlaka tavsiye ediyorum...
  • TELEFON KULÜBELERİ YANGINI ÜSTÜNE ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLER VE BULUNAN KİTABIN OKUNABİLEN KISIMLARINA GÖZ ATIŞIN DEVAMI - 3


    Genellikle, olayın geçtiği caddede çokça dolaşan yersiz yurtsuz biri dedi ki: "- Hikâye bunların hepsi. Bir yangınla mı dağılacak pis koku? Yemezler! Bin yangın çıksa gene kâfi değil. Peki, heryer mi yansın? Yoo, gözümün içine iyi bak da (Bir işkembecide, birisinin ısmarladığı çorbayı içerken, hemen bitişik masadaki adama doğru eğilmiş halde), ne derler hani, soytarının bini bir paraya olunca lâf düzgün çıkmazmış ağızlardan. Sipariş üzerine sosyal sorunlara çözüm bulunmaz diyorsam, çözüm bulunmayacak anlamını derhal çıkarmalısınız bundan. Buradaki (Garsona seslenir) yangın hakkında yüksek düşüncelerinizi merak ediyorum gayet tabiî. (Kendi kendine) Benim gibi yersiz yurtsuz takımından biri için şeytanla aşık atmak lükstür. (Bitişik masadaki adama tekrar eğilerek) Yeri gelmişken bir söz daha edeyim de, bu konu kapansın, çünkü çorbam bitmek üzere, çıkacağım hemen. Köpeklerin koku alma duyularındaki olgunluk var mı bizde, çok sayın üstü sayın beyefendi? Kokusunu alabiliyor muyuz acının? Biraz sesim yüksek çıktı kusura bakmayınız. Sesimi duyunca, niye öyle birden kakılılıp kaldınız? Benim sesim mi ki, yangının sesi bu ses, ey cihanın bütün bireyleri!"

    Telefonda arkadaşlarıyla konuşan bir hanım: "-Konken partisinin sırası değil mi bugün? Aa! bir yaşıma daha bastım, vallahi. Sonra, sana ne, bana ne, telefon kulübesi yangınından. Bizim semtimizde bile değildi ki olay. Hem sonra yalan diyenler de çok. Herkese uğursuzluk mu bulaşıyormuş? Nereden bulaşıyormuş? Aşkolsun, hem sonra yeni mi günahkâr oluyoruz sanki? Amaan sende, herkesin günahı kendisine. Günâhla bu yangının ilintisini kuramıyorum. Biz kadınlar da bir tuhaf mıyız ne? Tabiî canım, bir tatsız durum var ortada. Sezinleyebilmek için de öyle pek zekî olmaya da gerek yok doğrusu. Zamanı mı şaşırdık yoksa? Ne diyorsun, o kadar oldu mu bu yangın çıkalı? Sen ne söylersen söyle, herkes bildiğini okuyor. Tamam, yangın; ama, olmamış da diyenler çok. Aşağı dâirenin o cadaloz karısı var ya, neler anlatıyor, neler... yangından kurtarılan bir de kitap varmış da, mûcizeyle bâzı sayfaları yanmamış da, birisi de o kitabı yürütüp küllerini harf harf okutup bütün sayfalarını yeniden bastırıyormuş da... arada sırada söyleriz ya, kimsenin bamteline basmamak lâzım... eveeet, her evde, her işyerinde bu dedikodu; yangın yokmuş da çıkmış işte, uyduran uydurana; ahlâksızlaşmışız da, tövbe..."

    Caddenin çöpçüsü gazetecilere anlatıyor: "- Abilerim, bu gidişat aklımı kıymalı yumurtaya kıyılan soğana döndürmezse hatırım kalır. Bütün televizyonlarda telefon kulübeleri yangını konuşuluyormuş. Avucumun içini nasıl biliyorsam, buraları da öyle bilirim. Benim caddem buralar be! Öğleden sonra çıkmış yangın... Güldürmeyin Abilerim, benim mesai öğleden sonra da var. Yâni demek isterim ki, yangın yok, telefon kulübeleriyse enkaz hâlinde. Bu millet efsanesiz yaşayamaz. Çöpçü politik konuşabilir mi, ne haddime? Parkta şurada burada epeyce gazete dergi görürüm, cebime sokar bakarım iyice. Her çöpçü, pıtrak gibi yeryüzüne fışkıran bir otçuktur. Basın toplantım bitmiştir, Abilerim."

    Bir gazateci son haberleri değerlendiriyor: "- Avcılar, 'Şaşılacak şey: geyik bir yaralandı mı ölünceye kadar alabildiğine koşar.' derler. Hayvancağız acısını mesafeye yediriyor. Kör olası şu felsefe! Felsefeyi bitirip de gazetecilik yaptın mı, işte böyle, felsefe yumurtlamak zorunlu hâle geliyor. Halkımız da, bükülen belinin acısını, böyle hayâlî olaylarla ateşte daha bir derinleştirmek, sonra bu derinleştirilmişlikten birşeylerin, umudumsu birşeylerin belirebileceğini kurguluyor olmasın? Herşey küle dönmüş, telefon kulübelerinin yeri enkaz yığını. Hemen belirteyim, yangın gerçekten olmuş ya da olmamış, yangın olmamışsa peki orası nasıl bu hâle gelmiş, ortalığı devsi dumanların kapladığını görenlerin ya da biz böyle bir şey görmedik diyenlerin gözlerine ne ya da neler olmuş, bunların üzerinde durmayacağım. Daha da ilginci, herşeyin küle dönüştüğü yerde, enkazın içinden hâlâ okunabilen yerleri kalmış bir kitabın bulunuşu. Olay esnasında -gerçekte, 'olay' değil de, 'inanılamamazlık durumu' cereyan ederken-, hiçbir yeri hiçbir insanın hiçbir yerine benzemeyen bir canlı, o parçaları kalmış kitabı kimseler almasın diye enkazı gözetlemiş. Demek isterim ki, acaba kimi sayfalarda, insanların bükülen bellerini doğrultabileceklerine dâir müjde mi var? Öteyandan, yazarın biri de, bu sayfaları kitabında yayımlayacağını açıklamış. Ne ki, biz gazeteciyiz, olayı ancak olduktan sonra inceleyebiliriz; bir olayı, daha olmadan önce vehmetmek felsefe okumuş birisi olarak işime gelirse de, mesleğimin ilkeleriyle bağdaşmaz. Gazeteci aynaya yansıyanı izleyince sevimlidir ve okuyucusunu böylece capcanlı tutmuş olur."


    ... ha, ha! ... Ateş kanatlı kavramlara ihtiyacımız var. İlâhî kökenli olmalı bunlar artık, canım sevgilim. Bü...y... yanlış yazdım da, ah benim şu ivecenliğim, korkarım böyle çıkacak kitapta... Büyük Yük -burasını yanlış yazmadım, Yük'ün Y'si büyük Y'dir- insanın sorumluluğu; fonunda hayâl meyâl görünen değil, olur mu öyle şey; somut, koskocaman; bakınca, karşıdan, ses verecek, görene. Yalındı, öyleydi tabiî taa başta. Ben ne bileyim kaç bin yıl oldu? Ve kaç bin yıl daha sürecek? Belli mi?

    Gelinen nokta: çok çapraşık bir... ha... yat olsa da Adalara doğru açılmanın sevincine doyum olur mu... öyle bir rüzgârlı hava ki mu'nun soru işâretini koydunsa bul yer... in...d...e... biriyle birlikteyken o kucaklaşışın taşı, kayayı ve dağı eritebileceği hissedilebilinirse, işte aşktır bunun adı. Gökyüzüne çok sık bakalım, ne varsa orada var: kendine özgü göz kamaştırıcılığı olağanüstünün daha da ötesinde... Bir de kalemi her elime alışımda bir KÖKe tutunduğumu, bana ileriyi bu KÖKün gösterdiğini anlıyorum.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 31 - Gözetleme Noktaları
  • Kalk Kudüs'e gidelim sevgilim. Allah şehrine gidelim.

    Allah bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.

    Tarhana çorbası içer gibi içimize çekelim, gökyüzünde yaratılıp yeryüzüne indirilen bu şehrin sokaklarını. Kudüs'ün bulutlarından tespih yapıp "subhanallah" çekelim.

    Peygamber sükunetine erelim şehrin sokaklarında. Tur'a çıkalım.
    Bağıralım boğazımızı yırtarcasına; "Rabbimiz biz de aşk ehliyiz bize de yüzünü göster!"

    Tur Dağı paramparça olsun, kalbimiz paramparça olsun aşktan.

    Kalk Kudüs'e gidelim sevgilim.

    Meryem sırtını o ağacın gövdesine yaslayıp, bir intifada doğursun. Alnında biriken terleri silelim. Ellerinden sıkıca tutalım. Rabbimiz kuruyan ağacın dallarına meyveler versin.

    Yahya peygamberin yanında büyüsün çocuklar. Elleri taş tutacak yaşa gelsin. Kalpleri aşk tutacak yaşa.

    Sokaklarına atalım kendimizi. Adımızı söyleyelim kontrol noktalarında. Horlanalım, ezilelim, bekleyelim saatlerce. Vazgeçmeyelim inatla.

    Kalk Kudüs'e gidelim sevgilim.

    Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Bak şu küçük çocuk var ya vuracaklar onu! Hani babasının arkasında duran. Başını babasının sırtına dayayan çocuk. İşte o! Vuracaklar birazdan onu. Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Endişe etme çocukların kalbine değen kurşunlar sekmezler hiçbir yere.

    Mescide gidelim. Yıkılacaksa üzerimize yıkılsın boşver.
    Sen elimi sıkı tut korkma.

    Mescide gidelim. Bir bayram namazı kılalım şehirle birlikte. Zekeriya'nın yanında saf tutalım. Ve Musa'nın ve İsa'nın ve Yakup'un. Bekle birazdan Ömer de gelir buralara.

    Şu beyaz sakallı adamı görüyor musun? İşte onun tekerlekli sandalyesini itelim birlikte. Nereye gitmek isterse oraya. Hayfa'dan aldığımız portakalları ikram edelim, o çok sever.

    Birlikte Zeytindağı'na çıkalım şehre bakalım doya doya.

    Kalk Kudüs'e gidelim sevgilim...

    Allah bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça...