Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferrutın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi.
(...)
Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı teveklülle katlanmaya mecburduk.
Fizik kaidesiydi bu. Koşan adam yürüyen adamı geçerdi. Yürüyen adam da yerinde sayan adamı... Yerinde sayan adam da geriye doğru yürüyeni geçer, geriye doğru yürüyen de, geriye doğru koşanı... O zaman en önde olmak için koşmak gerekmiyordu.
Belli ki yıllardır büyük adam olduğuna inandığımız insanlar sadece normal olanı yapmışlar; fakat herkes geriye doğru koştuğu için onlar en önde olmuşlar.
(...) Dünya her zaman karşıtlıklar tarafından belirlenmekteydi. Hiç hasta olmasak, sağlığın ne olduğunu da bilemeyecektik. Hiç açlık çekmesek, tokluğun keyfini çıkaramazdık. Hiç savaş olmasa, barışın değerini bilemezdik ve eğer kış hiç gelmese, baharın da geldiğini fark etmezdik.
İnsan, dünyada yaşamaya başladığı ilk andan beri var oluşuna dair sorgulamalara girişmiştir ve mutlak sonsuza kadar da bu sorgulamaya devam edecektir. Bu problem aslında bitmek bilmeyen bir döngüdür. İleri gittim derken geri gitmenin, vazgeçtim derken ilerlemenin yok oldum derken gerçekten var olmanın döngüsü.
İnsanın evrendeki hareketi bu merhametle daha da anlam kazanır. Kuvvetli ruhlar, diğer insanlara merhamet eder, onlara acır ve bu yüzden harekete geçerler.