Esmanur Üstüner

Modern dünya, her türlü tasallut âletiyle, suskun âşıkları bertaraf ediyor. SMS'ler, chat odaları, telefonlar insanın iç uzayın boş yer bırakmamacasına dolduruyor. Sessizlik bütün asaletiyle hayatımızın her cephesinden geri çekiliyor. Ruhumuzun kıyılarını döven ses dalgaları bize ne bir özlem duygusu, ne de bir kavuşma heyecanı bırakıyor. Hız ve gürültü, sonunda aşkın yüzlerce yıllık anlamını da yutuyor.
Oysa âşığın feryadı susuşunda gizlidir. "Ancak söylenemeyen aşk aşktır" diye yazmıştı Blake. O, asırlar öncesinden seslenen Mevlânâ'yı yankılar gibiydi: "Dil, kelimeler pek çok şeyi açıklar; ama aşk, üzerine kelimeler düşmediğinde daha berraktır."
Hayata hayret nazarıyla bakmak ve böylece kâinatı ve insan nefsini saran güzelliği fark etmek, bu yolculuğun ilk adımı. Bu bir aşk yolculuğu ve "Zafer değil, sefer" ilkesine dayanıyor. Yolculuğun kendisinin ruhu aşka boyayacağını, o aşkla içimizin/ kalbimizin şeffaflaşacağını ve güzelliği aksettiren bir ayna olacağını ümit ediyoruz. "Yoktuk, bizi var ettin ve şimdi yine bedenlerimiz yokluk âlemine gidiyor. Ama gel gör ki bu arada sana âşık olduk. O nakşı işleyen kalemin sahibine âşık olduk" diyen bir aşk uygarlığı...
Yola çıkmak, ruhun sızısına şifa aramaktır. Hayat, bir bakıma şifa bulma arzusudur. İnsanın o ilksel ayrılığından iyileşme ve Cânân'la buluşma arzusu. Şifa sahibini arayış...
Uğruna çaba harcayarak elde ettiğimiz şeyler bizi daha çok tatmin eder. Faulkner'ın ünlü Nobel konuşmasında söylediği gibi: ıstırap ve ter. Bir amaç uğruna çekilen çile, menzile vardığımızda hayatımızı anlam duygusuyla donatır.