Aysenur, Taşlar Yerine Otururken'i inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 27 günde · 5/10 puan

İnsan hayatının dört önemli dönemi; Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık
Bir meslek sahibi olma, ekonomik bağımsızlığı kazanma, ebeveyn olma, bağımsız olarak karar alabilme, bir ölçüde durağan özelliklere sahip olma, sevecenlik ve bilge olma artık karakterimiz Serra ve arkadaşları bu yetişkinlik evresinde...
Hayatımızın belli bir döneminden sonra artık karakterimizdeki taşlar yavaş yavaş yerine oturur. Umarım biz gençler kendi ayakları üzerinde, sağlam kişiliklere sahip bireyler olarak bu topluma faydamız olur.

HavuçReçeli, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

Her şey birbirini tetikleyen bir döngüdür.
"Kafeteryada kendine yanlış sipariş getirilen bir yabancının, yol verdin vermedin kavgasına maruz kalan bir yöneticinin bağırdığı bir çalışanının saygısızlık ettiği bir eş tarafından eleştirilen bir ebeveyn, çocuğunu dövüyor. Bir kahve fincanına konulan yanlış miktar şekerin altı saat sonra, elli mil ötede yaşayan bir çocuğun dayak yemesiyle sonuçlanacağına kim inanabilir? "

Zor, Ray Clements (Sayfa 130 - Maya Kitap - 1.Baskı)Zor, Ray Clements (Sayfa 130 - Maya Kitap - 1.Baskı)
Mehmet Enes MERT, Şeker Portakalı'ı inceledi.
Dün 10:58 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu eser sayesinde 2 tür konuya rahatlıkla açıklık getirebiliriz. İlki ebeveyn nasıl olunmalı? İkincisi ise ebeveyn nasıl olunmaz? İkisinide rahatlıkla sorgulamamızı sağlayan bir hikayeye sahip bir eser.

İnsanın biyolojik anne/babası/kardeşleri olsa da bir aile olamayabiliyor. Aile sevgisini, hissiyatını vermesi gerekenler veremeyince aile kavramı içi boş bir sözcük dışına çıkamıyor. Ama gün gelip nefret ettiğiniz kişi aileniz olabiliyor. Hayat beklenmedik şeylerle dolu, bunu hatırlattığı için Zeze'ye ne kadar teşekkür etsem; az kalır.

Mustafa Sağlam, Sen Bunu Okuduğunda Ben Ölmüş Olacağım'ı inceledi.
Dün 09:03 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Bir kitap yorumuyla daha karşındayım , aslında ben bu kitabı dün bitirdim ama şimdi yorumunu giriyorum. Öncelikle ben kitabı beğendim , ama herkese tavsiye edebileceğim bir kitap değil. Kitabın başkarakteri Daelyn’in başında gelenlerin benzeri şeyler gelmişse mesela bu kitap okuyucuyu olumsuz etkileyebilir. Kitap daha ebeveyn kitabı gibi , çocuğununuz ne istediği de önemli... Ayrıca çocuğunuzla da ilgilenmelisiniz . Kitabın asıl mesajlarında biri bu diğeri de bir insana ne dediğinize dikkat edin, çünkü bu onun hayatını ve psikolojisini tamamen değiştirebilir. Belki kendisi bile farkına varmaz bunun. İnsan dış görünüşe vb. özelliklere göre yargılanmamalı ve ona göre dışlanmamalı. Kitabın konusu ; daha önceden de birkaç defa intihar girişiminde bulunan 15 yaşındaki Daelyn Rice’ın internette Işığın-İçinden adlı intihar etmek isteyenlere özel bir site bulmasıyla başlar. Daha sonra Daelyn bu siteden 23 günlük bir geri sayım başlatır, bu 23 ona intihar etmek üzerine düşünmesi gereken süredir . 23 gün sonra intihar edecektir ve bu 23 günün geçmesini iple çeker. Fakat bir gün annesinin arabayla onu okuldan almasını beklerken bir çocuk yanına gelip onunla arkadaşlık kurmaya başlar. Fakat buna benzer olaylar yaşayıp alay edilip dışlanan Daelyn ona güvenemez. Kitap aslında Daelyn son 23 gününü anlatıyor . Bence güzel ve etkileyici bir kitaptı.

Kitabın adı, içeriği konusunda özet gibi aslında.Korkular,kaygı bozuklukları ,belli travmalara yatkınlık,kişiye özgü ruhsal hassasiyetler...Bu tür sıkıntıların kaynağı olan, çocukluk deneyimleri ve genetik özelliklerle de ilgisi bilinen etkenlerin, birkaç nesil öncesinden bizim yaşamımıza nasıl dahil olduğuna dair bir kitap. Üç nesil öncesindeki bir olaydan, bugünkü torunlara aktarılabilen travmatik durumlar, yaşanmış öykülerle örneklenmiş.Kendimizdeki bir durumu anlamak için nasıl yollar izlemek gerektiği de açıklanmış.Alıştırmalar,soru sorma yöntemleriyle kendi içimizdeki adını koyamadığımız hislere,bunların sebep olduğu tepkilere açıklama getirmemiz için kapı açıyor.Kitaptaki çocuk-ebeveyn,özellikle anne-çocuk ilişkileri hakkında da şaşırtan tespitler ,araştırma sonuçları ve uzman görüşleriyle de destekleniyor.

Mahatma Gandhi’nin hayatla ilgili sorulara verdiği cevaplar.
1) En güzel gün?
Bugün
2) En kolay şey?
Yanılmak
3) En büyük engel?
Korku
4) En büyük yanlış?
Vazgeçmek
5) Bütün kötülüklerin temeli?
Bencillik
6) En güzel oyalanmak şekli?
Çalışmak
7) En büyük çöküş?
Ümitsizlik
8) En iyi eğitmenler?
Çocuklar
9)Temel olan şey?
İletişim
10)Seni en çok mutlu eden şey?
Başkalarına faydalı olmak
11) En büyük gizem?
Ölüm
12) En büyük kusur?
Huysuzluk
13) En tehlikeli kişi?
Yalancı
14) En zararlı duygu?
Kıskançlık
15) En güzel hediye?
Bağışlama
16) En kısa yol?
Düz (doğru) yol
17) En güçlü duygu?
İç huzur
18) En iyi koruyucu?
Iyimserlik
19) En büyük güç?
İman
20) En gerekli kişiler?
Ebeveyn
21) Hayattaki en güzel şey?
Sevmek
22) En büyük en güzel sığınak?
Yaradan

Gandhi’nin hayatla ilgili sorulara verdiği cevaplar…
1) En güzel gün?
Bugün
2) En kolay şey?
Yanılmak
3) En büyük engel?
Korku
4) En büyük yanlış?
Vazgeçmek
5) Bütün kötülüklerin temeli?
Bencillik
6) En güzel oyalanmak şekli?
Çalışmak
7) En büyük çöküş?
Ümitsizlik
8) En iyi eğitmenler?
Çocuklar
9)Temel olan şey?
İletişim
10)Seni en çok mutlu eden şey?
Başkalarına faydalı olmak
11) En büyük gizem?
Ölüm
12) En büyük kusur?
Huysuzluk
13) En tehlikeli kişi?
Yalancı
14) En zararlı duygu?
Kıskançlık
15) En güzel hediye?
Bağışlama
16) En kısa yol?
Düz (doğru) yol
17) En güçlü duygu?
İç huzur
18) En iyi koruyucu?
Iyimserlik
19) En büyük güç?
İman
20) En gerekli kişiler?
Ebeveyn
21) Hayattaki en güzel şey?
Sevmek
22) En büyük en güzel sığınak?
Yaradan... Mahatma Gandhi

Uğurtan Ciğer, Şeker Portakalı'ı inceledi.
23 May 00:40 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Ah be Zéze... "20 yıl yüreğimde taşıdım, 12 günde yazdım." sözü kadar özetleyebilir miyim? Bilmiyorum. Sizi çocukluğunuza, özellikle de çocukluğa has hayal gücünüze götüren hüzünlü ve acı bir öykü. Çocuk olmak, içinizdeki çocuğun hep orada bir yerde kalabilmesi. Zéze'nin deyimi ile "İçimdeki Kuş". Ebeveynlerin ve ebeveyn adaylarının da bence okuması gereken bir şaheser. Zira hepimiz çocuk olmuş olsak da çocuğu anlayabilmek çok başka bir şey... İyi okumalar!

ecitah, Adaları Seven Adam'ı inceledi.
 22 May 16:53 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

ADALARI SEVEN ADAM
Kalabalıkları sevmeyen, insanlardan uzak olmayı tercih eden, hatta kendi varlığını bile rahatsız edici bulan bir adam... Kendi köşesine, sadece ona ait olan bir köşeye çekilmeyi uzun zamandır bekliyor, ve sonunda bir gün istediğine ulaşıyor. Fakat bu ulaşım pek de onun beklediği gibi gitmiyor ne yazık ki. Hayaller bazen hayalken daha güzeldir, ya da bu bey gibi kendimizi çok kaptırmamamız gerekir.

Kendi kişiliğini yansıttığı için adaları bu kadar çok seviyor galiba kahramanımız. Tabi ki her değişen adayla birlikte kendini keşfediyor, daha karanlık, dünyadan daha kopmak isteyen bir benlik. Adaların değişimi karakterimizin de ve hatta bizim bile içimize ayna olabilir.

DOKUNDUN BANA
Babaların kızlarına sahip olduğu, erkek evladın her şey olduğu zamanlar...
Bir çömlekçi ailesini konu alıyor hikayemiz. Mr. Rockley ölüm döşeğinde 3 kız 1 üvey evlat sahibi bir babadır. Vakti dolmak üzeredir ve tüm mal varlığını dul olan 2 kızına eşit paylaştırır. Fakat uzun süre ortalarda gözükmeyen üvey evlat Hadrian'ın gelmesi her şeyi değiştirir.

Oğul babanın aklını çeler, belki de sadece kızının mutluğunu düşünür - ona sormadan!) ne komik.

İnsanların birbirleriyle para için evlenmeleri, çocuklarını satmaları ne acı bir olay. Hala daha oluyor ki şu zamana kadar kendimizi ne kadar değiştirebildik acaba? İnsanlar tuhaf; elbetteki anne baba (insan olanlar) evlatlarının iyiliğini, mutluluğunu düşünürler. Fakat sırf ebeveyn olmaları çocukları üstünden hak idda etmeleri ve onları zorunlu bir yola sokmaları doğru değil.
Sırf eli eline değdi diye ayıplanıp zorla evlendirilen insanlar da ayrı bir konu. Yine burada da bir kadın sahiplenmesi. Gerçekten acı olaylar ve bunların günümüzde hala yaşanıyor olması daha da bir acı.

SALLANAN AT BİRİNCİSİ
Para talihtir. Hikayenin özü. Para her şey olduğu gibi talihtir de. Ve tabi toplumumuzda görülen sosyal yapıda olduğu gibi yine paranın nasıl geldiğini, kazanıldığını bilip umursamadan hep harcayan, daha da harcayan bir anne var. Oğlu Paul, bilinmez bir şekilde tüm at yarış sonuçlarını bilir ve para kazanmaya başlar. Hiç yetmemiş, yetmeyen ve yetmeyecek olan zalim para!

Hayatımızın böylesine maddiyata çevrilmesi ve buna da bizim izin verişimiz tuhaf. Siyaseti, eğitimi, toplumu, insanları yöneten yegane şey. Garip.

Kitap da genel olarak hoşuma gitti diyebilirim. Cümleler, anlatım gayet akıcı ve hoştu. Tavsiye edilir efendim, iyi okumalar.

zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 20 May 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.