Bir sabah, oraya benden daha sonra taşınmış adamın teki, beni yolda durdurana kadar bir iki günüm yalnızlık içinde geçti. “West egg köyüne nasıl gidiliyor?” Diye sordu çaresizlik içinde. Ona yolu tarif ettim. Yürümeye devam ederken yalnızlık çekmiyordum artık. Bir kılavuz, bir yol gösterici, oranın bir yerlisiydim ben. Adam bana bilmeden, mahalleli olma hakkını bahşetmişti işte.
Kendisine borçlu olanlar listesine Tanrı’yı da ekledikten sonra biraz sakinleşti, zira Tanrı’nın bazen yavaş da olsa borcunu mutlaka ödediği, faizini de unutmadığı ona küçükken öğretilmişti.
“Ağacı kabuğundan bilirim,
Kurduğu tuzaktan Çingeneyi,
Efendiyi tebaasından bilirim,
Bilirim tekmeyi, darbeyi,
Sofuyu kılığından bilirim,
Bilirim kötü yola düşmüş fahişeyi,
Onuru, utancı bilirim,
Her şeyi bilirim de bilmem kendimi.”
“Sırrı ve Yahuda’nın günahını biliyor musun sen? İsa’ya neden ihanet ettiğini?” Diye sordu Üstat Leonardo. “İsa’ya onu sevdiğini anladığı için ihanet etti,” diye cevap verdi delikanlı. “Onu çok fazla sevmek zorunda kalacağını anladı ve kibri buna izin vermedi.”
Ne yazık ki gençliğimin sevgilisi artık yok! Keşke onu tanımasaydım! Kendime “sen, bulamayacağı şeyleri arayan bir ahmaksın,” diyorum. Ama o, benimdi. O kalbe, asil ruha sahiptim ve onun varlığı bana kendimi olduğumundan daha fazlasıymışım gibi hissettiriyordu.