• “Düşlere dokunmak mümkün müdür?”

    Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar’ın ilk kitabıdır. 17. yüzyıl İstanbul’u anlatılmaktadır. Özgün dili ve geniş kültürüyle okuyucuya seslenir yazar. Doğaüstü ve gerçeklik kavramları üzerinde durulan kitapta tasavvufa, mistisizme de değinilmekte.

    Her bölümün başına masalımsı hikayelerle başlar yazarımız. Bu kahramanın yolu asıl olayla nasıl bağdaşır acaba diye soracakken bir bakmışşınız tam olayın içinden çıkmış. Öyle akıcı öyle fantastik bir anlatım. Giriş kısımlarda diyalogdan ziyade meddahi bir anlatımla karşılaşıyoruz. Çerçeve anlatımın olduğu kitapta iç içe hikayeler kaçınılmaz.

    Kitabı etkileyici kılan en önemli özellik yazarın tüm romanlarında yaptığı gibi tarihi ve felsefeyi iç içe bize sunması. Zamansal ve uzamsal sınırları yok ederek sıradan insanları anlatır bize. Dünyamızı ve dünyamızın içindeki sıradan, olağan insanları. “Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” diye sorgulatır bize yazar. Aynı zamanda Uzun İhsan Efend,i’nin hazırladığı atlasla yolunu çizer Bünyamin. Ve babasından bir öğüt alır: “Adına Dünya dediğimiz kitabı oku.” Okumakla çözülebilir miydi Dünya? Bunun da cevabını veriyor yazar kitabının sonuna doğru “Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.”


    Başkahraman Bünyamin’in etrafında gerçekleşiyor olaylar. “Demek öyle. Bu ad bizim memlekette bin Yemin diye telaffuz edilir. ‘Sağ elin oğlu’ demektir. Baban seni çok seviyor olmalı. Yoksa böyle bir ad koymazdı sana.” Yazarın karakterleri oluştururken isim seçimlerine dikkat ettiğini görüyoruz. Bünyamin isminde de tasavvufi anlamdaki maneviyat hissediliyor.
    Evinin sınırlarını aşmak için Vardapet ile bir yolculuğa çıkan Bünyamin babasından bir öğüt daha alıyor “Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.” Lağımcı olarak göreve başlayan Bünyamin’in asıl macerası yeraltından çıktıktan sonra başlıyor. “Aradıkları şey hem her yerde, hem de hiçbir yerdeydi. Kim bilir, belki de ilerledikleri karanlık sis bu çekimin kendisiydi.” Bu cümleler bize Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın adlı kitabındaki şu cümleleri anımsatır: “Göğe çıkıp yıldızların ışıltısına ulaşmak yerine, şimdi üzerine uyuduğumuz toprağın içine girmeyi hayal etmemiz doğru muydu?” Yeraltından kurtulan Bünyamin, Zülfiyar adlı casustan aldığı kara parayla uğraşırken eski huzurlu günlerine dönmeyi hayal eder. Bu hayaller arasında yine babasının sözleri aklına gelir: “ Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.”


    Bünyamin’in yolculuğu babasını bulmak için dilencilerin arasına katılmakla devam eder. Hınzıryedi adlı dilencibaşının dedikleri ile hareket eden kahramanımız zor günler geçirir ama o pes etmez. “Çünkü dünyadaki, en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı.” Burada Bünyamin’in yolu Ebrehe ile kesişir. Kara paranın asıl sahibinden kaçayım derken tam da karşısında bulmuştur.


    “Bizde kuşlar filleri yener.”

    İhsan Oktay Anar, eserinde tasavvufi olaylara da değiniyor. Kitabın başında yer alan epigraf ve Büyük Efendi’nin yaşadıkları bunu kanıtlar durumda. Fil suresine değinilebilecek bir olay geçiyor kitabın sonuna doğru. Büyük Efendi nâm-ı diğer Ebrehe kıyamete engel olacak ve Mehdi olduğunu düşündüğü kişiye işkence çektirecektir. Neden Büyük Efendi’nin adı Ebrehe’dir. Çünkü o kötülüğün -şeytanın- sembolüdür. Surenin yorumunda Kabe’yi yıkmak, Hristiyanlığı yaymak isteyen Ebrehe fillerden oluşan bir ordu kurar. Bu kurulan orduya karşı Mekkeliler kendilerini savunamaz. Ebrehe kazandığını düşündüğü anda gökyüzünde Ebabil kuşlarının attığı taşlarla ordu talan edilir. Kitapta da güçlü Ebrehe kazandığını, Mehdi’yi bulduğunu düşündüğü zaman bir avuç dilenci dehlizi basar. Küçümsediği, sürekli emir verip hayatını bağışladığı Hınzırryedi tarafından ölüme mahkum edilir.



    “Hoşçakal sevgili, biricik düşüm.”
  • Oysa Büyük Efendi Ebrehe hissettiği sıkıntıyı biraz deşseydi , iktidarın acizlik , güçsüzlüğün ise dirim çağrışımlarıyla yüklü olduğunu farkedecek ve Bünyamin'in kendisine karşı taşıdığı üstünlüğü biraz olsun anlayabilecekti.
  • Puslu Kıtalar Atlası-İhsan Oktay Anar

    Başladım ve bitirdim.Uzun İhsan Efendi, Rendekar, Bünyamin... bu karakterleri asla unutmayacağma eminim ve teşkilat-ı istihbarat-ı hümayun'un başını çeken Ebrehe'nin okuyucuğu doyurucu noktaya getiren maceraları.Yazacak pek bir şey bulamıyorum binlerce hoş kelimeler iç içe geçiyor belki son dönemin en başarılı fantastik romanını okudum.Konunun Osmanlı Türk İmparatorluğunda ve benimde aşık olduğum Kostantiniye de geçmesi, devrik bağdaştırmalar ve büyülü gerçeklik.Bir çırpıda okudum ve okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.Harbler, kitaplar, kavgalar, akıl sınır almaz ölçülü gerçeklikler...
  • -"Sen cerrah değilsin" dedi, "Bunu nereden öğrendin ve niçin öğrendin?"
    Bünyamin artık bir kahraman gibi davranması gerektiğini anlamıştı.Ebrehe'nin hayatını kurtaran numarayı babası Uzun İhsan Efendi'den öğrendiği halde,
    -"Bunu nereden öğrendiğimin hiçbir önemi yok" dedi, "Amacım seni kurtarmak da değildi.Sadece bu yöntemin etkili olup olmayacağını görmek istedim.Niçin öğrendiğime gelince:Ben bu dünyaya bilmek için geldim.Benim için kutsal bir erh varsa o da bilgidir, gerek bu dünyanın, gerekse öte dünyanın bilgisi.Bu yüzden öğrendiklerimi akıl terazisinde tartıp doğru olup olmadıklarına bakarım".
    İhsan Oktay Anar
    Sayfa 122 - İletişim Yayınları
  • Kitabı neredeyse bir ayı aşkın sürede bitirdim. Yani bir ay boyunca maceradan maceraya koştum. Bir ay boyunca vay be diyerek okudum, bir ay boyunca her satıra ne kadar zekice yazılmış dedim. Puslu Kıtalar Atlası incelemelerin incelemesini hak ediyor. Fakat bunu yapabileceğimi sanmıyorum. İnanır mısınız her karakterle ayrı bir bağ kurdum. Etrafa yıldırım düşürten Dertli ile bile. Bünyamin, Uzun Hasan Efendi, Ebrehe, Alibaz,Hınzıryedi, Müşteri... Sizleri nasıl unutabilirim?
    Kitabı okurken bir de İhsan Oktay Anar'ı düşünüyorsunuz. Bu kelimeleri nasıl yan yana getirmiş, bu cümleler nasıl kurulmuş, Anar böyle kitap yazmayı nereden öğrenmiş diye gerçekten düşünmeden edemiyorsunuz. Lisedeyken Suskunlar'ı okumuştum. Bu kitabı aratmıyordu o da. İhsan Oktay Anar'a bir kez daha hayranlık duydum. Çok beğendim ikinci kere, üçüncü kere ve daha fazla okunmayı hak ediyor kitap. Kütüphanenizde bulunmayı hak eden bir kitap. Daha önce neden okumadım diye pişman eden bir kitap. Keyifli Okumalar.
  • Okumuş olduğum ilk İhsan Oktay Anar kitabı. Puslu Kıtalar Atlası, 17. yüzyılda İstanbul’da, özellikle Galata’da, toplumun alt tabakasını oluşturan bir çevrede, ‘kara para’ ile sonsuzluğa kavuşmayı arzulayan Büyük Efendi Ebrehe ile dünyayı tanımak için evini terk ettikten sonra türlü maceralar yasayan ve bu parayı tesadüfen ele geçiren Bünyamin adlı bir genç arasındaki mücadeleyi anlatır.
  • Puslu Kıtalar Atlası-Genel Özet
    Oktay Anar’ın yazmış olduğu bu harikulade eser sıradan bir tarih romanı olmanın dışında bir çizgide kendini göstermiştir. Bu çizgiye de fantastik desek yanlış olmasa gerek. Bunu dememin nedeni kahramanların başından geçen olaylar olsun veyahut bir olayın yaşanmadan önce ne badirelerden geçtiği olsun türlü türlü şekilde yorumlanabilir ki ardından bu fikre ulaşılır.
    Romanda geçen başlıca 3 ana karakter:
    Uzun İhsan Efendi: Romanda sıkça adı geçen bu karakter aslında yazarın ta kendisi yani İhsan Oktay Anar’dır. Bu lakap ona boyunun çok uzun olmasından verilmiştir. Çekik gözlü, elmacık kemikli, seyrek bıyıklı bu karakter yumuşak elleri olan narin tenli ve korkutucu olmaktan çok uzak bir görünüme sahiptir. Dayısı Arap İhsan tarafından hep miskin olarak çağırılır. Herhangi bir mesleğe sahip değildir. Kimseden para almadığı ve dilenmediği halde ne kadar harcarsa harcasın kesede para hiç eksik olmaz. Bünyamin’in babası olmasına rağmen ona hiç benzemez bir üstene ondan daha genç gösterir. Dünyayı rüyalarıyla keşfetmeye çalışan bu adam daha sonradan Yeniçeriler tarafından gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilir. Dilendirilmek için Hınzıryedi’ye satılır.
    Bünyamin: Kumral bıyıklı ve iri gözlü bu genç yakışıklı bir yüze sahiptir. Kafasında babasına, hayatına ve annesine dair bir takım sorular barındırır. Lağımcı ocağında çalışmaya başladıktan sonra eline o uğursuz para geçtiğinde savaş meydanında girdiği ikili mücadele sonucu yüzü tanınamaz hale gelmiştir. Duygusal bir kişiliğe sahip Bünyamin’in gezmediği ve okumadığı halde çok şey hakkında bilgi sahibidir.
    Arap İhsan: Kafasını kazıtmış ve üzerinde bir takım saç bırakmıştır. Savaş yaralarıyla dolu göğsü kıllı olan bu adam kıllarına rengarenk boncuklarla birkaç inci dizmiştir. Bunun anlamı o zamanlar kabadayıların kudretlerini göstermek için yaptıkları işarettir. Aşağıya sarkan gözlerini örten gür kaşları vardır.
    Arap İhsan efendinin yanında köle olarak aldığı Alibaz ile beraber yiğeni olan Uzun İhsan efendiyi ziyaretiyle olaylar başlar. Alibaz yaşının ufak olmasına rağmen aklı fikri cinlik peşinde koşan sürekli yaramazlık yapan bir çocuktur. Bu yaramazlığı yüzüne Arap İhsanın denizdeki bir savaşta başına dert açmıştır ki canlarını ucuz kurtarmışlardır bu muharebeden. Arap İhsan ve Alibaz gelmeden hemen önce bir çeşit uyku şurubu alıp rüyaya yatan Uzun İhsan efendi gerçek hayatta dünyayı gezip atlas çizmeye cesareti olmadığından dolayı rüyasında gezip uyandığında atlas çizmeye çalışmaktadır. Arap İhsan efendinin İstanbul’a bu sefer gelme nedeni ise kendisine kazık atan Kubelik’i bulmaktır. Ama Kubelik’i öldürmek için değil kendisinin hayatını kurtaran bir kitabın çevirisini yaptırmak istemesidir. Kubelik’i bulup kitabı tercüme etmesi gerektiği şeklinde tehditlerde bulunup gözünü korkutur. Kitabı tercüme eden Kubelik daha sonra Arap İhsanı bulamayınca Uzun İhsan efendiye çeviri parşömenlerini teslim eder. Bu kitap Rendekar’a (Rene Descartes) ait olan ‘’Zagon Üzerine Öttürme’’ diye çevrilmiştir. Arap İhsanın bir daha uğramayacağını anlayan Uzun İhsan efendi çeviri parşömenlerini bir gün okumaya koyulur. Tercümeleri okurken Uzun İhsan efendi Rendekar’ın şüphe ettiğinden şüphe edememekte ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkardığını görmüştür (Cogito ergo sum). Okuduklarının üzerine kafa yoran Uzun İhsan efendi düşünüyor olmasından dolayı kendi varlığını kabul etmektedir. Ama bu yolla kendisi dışında başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamamaktadır. Bunu çözmek için istihareye yatar. Rüyasında gördüğü aynada kendi yansıması yerine oğlunu görür ve düş gördüğü için kendi varlığına inanır. Fakat; kafasında kim olduğuna dair bir soru kalır. Uyandığında uykusunun bir uyanış ve düşlerinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlar. Eğer bu doğruysa şimdi gördüğü her şey bir düştür. Bünyamin babasının hiç çalışmıyor olmasına rağmen nasıl her zaman parası olduğunu, gerçekte kendi babası mı değil mi ve benzeri soruların cevabını bulmak için babasının uyku şurubundan içip rüya görmek için uyur ama şurubu çok fazla içtiğinden dolayı uyanamaz. Fakat daha sonra ahali tarafından ölü sanılıp mezara gömülür. Ama Bünyamin ölmediği için mezardan çıkıp eve geri döner. Bunu gören mahalle sakinleri Bünyamin hakkında konuşmaya başlarlar. Bu konuşulanlar daha sonra Vardapet’in kulağına kadar gider. Bünyamin’i yanına alıp Lağımcı olarak çalışmasını ister. Uzun İhsan Efendi gerçekte hiç gezmemiş olduğu için oğlunun böyle bir fırsat yakalamasına çok sevip hazırlamış olduğu kitabı da oğluna verip lağımcı çırağı olmak üzere yolcu eder. Artık Uzun İhsan Efendi, Alibaz ve yaramaz maymunu Müşteri’yle beraber yaşamanı sürdürmeye başlamıştır. Alibaz’ı okullar arası çatışmanın yaşandığı mahalle mekteplerinden birine gönderir. Okuduğu bir kitabın kahramanından, Efrasiyab’dan etkilenerek bir okul çetesinin lideri konumuna gelen Alibaz arkadaşları arasında Efrasiyab’dır. Yapmış olduğu her eylemlerin sonunda bıraktığı beyaz bayrak üzerine kırmızı el iziyle Konstantini’ye nam salar. Bir gün eve dönerken babası yerine koyduğu Uzun İhsan Efendi’nin yeniçeriler tarafından götürüldüğünü görüp intikam almaya yemin eder... Bünyamin bu sırada diğer görevlilerle buz gibi dondurucu soğukta Zülfüyar isimli casusu kurtarmaya çalışmaktadır. Padişah fermanına göre Bünyamin’in görevi ise Vardapet’le bir lağım çukuru kazarak kaleye ulaşmaktır. Tam casusu kurtaracakken ani bir karşı saldırı düzenlenir. Bu yüzden Zülfiyar emaneti olan ve padişaha teslim edilmesi gereken ileride Bünyamin’in başına bela açacak olan o uğursuz kara parayı Bünyamine verir. Bu parayı babasının ona vermiş olduğu Atlas’ın içine koyan Bünyamin, girdiği ikili mücadele sonrasında yüzüne yapışan zırh yüzünden tanınmaz hale gelir. Ardından Zülfüyar ve adamları tarafından kurtarılan Bünyamin artık herkesin peşine düştüğü kişi haline gelmiştir. Fakat, tanınmaz halde olduğu için üzerine hiç şüphe çekmez. Savaşın ardından bir grup askerle beraber katırlarla Konstantiniye dönen Bünyamin daha sonra babasının parayı arayanlar tarafından işkence görmüş olduğunu öğrenir. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kendisini yönlendirmek için babasının vermiş olduğu kitaptan herhangi bir sayfa açar. Gözüne ilk çarpan cümlede “dilencilerin arasına girip kaderini beklemeye başla”dır. Bünyamin babasını bulmak için dilenciler loncasına girip dinlenmek istediğini onların kethüdası olan Hınzıryedi isimli birisine söyler ve böylece işe başlar. Uzun İhsan Efendi’de iki aydır bu loncada bulunmaktadır. Hınzıryedi’nin görevi Uzun İhsan Efendiye göz kulak olup Bünyamin’in Uzun İhsan efendiye yaklaştığı zaman yakalamaktır. Anca Bünyamin’in suratı tanınmaz bir halde olduğu için Uzun İhsan Efendiye yaklaşsa da tanınmayacaktır. Uzun İhsan Efendi ise kendisine yapılan işkenceler yüzünden iyice kendi alemine dalmış durumdadır. Hem sağır hem hem kör olan Uzun İhsan Efendi devamlı olarak gerçekliği sorgulamaktadır. Sonunda yanına ulaşmayı başaran oğlu ise kendisinin hayal ettiğini düşünmüş ve oğluna kendisini bir rıhtımdaki fıçının içine koydurtmuştur. Bünyamin babasının sözüne uyduğu için oldukça oldukça üzülmüştür... Loncayı ziyarete gelen Ebrehe’nin boğazına bir lokma takılır. Onu bu durumdan Bünyamin kurtarıp dolaylı yoldan kahraman olur. Bünyamin Ebrehenin yanına götürüldüğünde kendisini bir kimya odasında bulur. Ebrehe ona yaratılmamış boşluğu bulmak için uğraştıklarından boşluğa tapan ve boşluğun ne büyük bir güç olduğu hakkında bahseder. Bu esnada Bünyamin’in söylediği sözlerden Ebrehe’nin Bünyamin’e olan ilgisi iyice artmıştır. Fakat ona karşı sevgiyle nefret arası bir şeyler hissetmektedir... Ertesi gün misafirini eğlendirmeye kararlı olan Ebrehe, ona yeni giysiler giydirip esir pazarına götürür. Oradan iki Rus kızı seçtikten sonra Gazanfer’in batakhanesine gitmek üzere yola koyulurlar. Yolda giderlerken evinde bir kadavrayı incelerken yakalanan Kubelik’in idamıyla karşılaşırlar. İnfazdan sonra cimriliğiyle nam salmış Gazanfer’in batakhanesine giderler. Burada Gazanfer ile oynadıkları büyük oyunu kaybeden Ebrehe, Gazanfer’in hile yaptığını iddia ederek ortalığı birbirine katar. Ebrehe bu iddiasında haklı olduğunu ispatladıktan sonra bütün mal varlıklarını bu kumarhanede kaybetmiş olan öfkeli insanlar kumarhaneyi ateşe verirler. Gece yarısının ardından içerde satın aldıkları iki cariyenin onları bekledikleri bir konağa gelirler. Müzisyenler eşliğindeki bir cümbüşten sonra Bünyamin seçtiği kızla bir odada yalnız kalır. İçin için ağlayan kıza ona bir kötülük etmeyeceğini söyler. Sabah olduğunda kendisini uyandıran Zülfiyar Bünyamin’e kendisini büyük efendinin teşkilatta onu beklediğini söyler. Yolda ismi Dertli olan ve kendisini tam altı kere yıldırım çarpmış olan bir dilenciyle karşılaşırlar. Tepelerine yıldırım düşecek korkusuyla onu yanından kovan Zülfüyar kırbacıyla zavallı adamı dövmeye başlar. Bu görüntüye dayanamayan Bünyamin Zülfiyar’la bir kavgaya girişir ve sonunda onu yere devirip oradan ayrılır. Çevresinde gelişen her olayın kendisine oynanan bir oyun olduğundan şüphelenen Bünyamin, babasının kitabında “hayatını öne sürüp sırrı bulmak için yola çıktı” cümlesini okuyup Ebrehe’nin yanına gider. Kafasındaki sorulara cevap aramaktadır. Ebrehe ona tüm bu olayların başlangıcı olan kehanet aynasından bahseder. Bu ayna kıyametten yedi yıl önce olacakları göstermeye başlamakta ve kehanetleri bildirmektedir. Şimdiye kadar aynada beliren yazıların bildirdiği her olay gerçekleşmiştir. Şimdi sıra son kehanet olan Mehdi’ye gelmiştir. Ebrehe ise Tanrıdan af dileyip tövbe etmek yerine kıyametten kaçmayı tasarlamıştır. Kafasındaki düşünce istediği sonsuz hıza ulaşıp geçmişe yolculuk etmektir. Bunun için de boşluğa ihtiyacı vardır. Aradığı boşluk kara bir paradır.
    Bünyamin kafasındaki sorularla uğraşa dursun Konstantiniye’ye gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilmiş bir adamın gemilere nasıl kılavuzluk ettiği, görmediği halde yıldız ve gezegenlerin yerlerini nasıl bulabildiği gibi bir hayret verici bir söylentiyle çalkalanmaktadır. Bahsedilen kaşif Uzun İhsan Efendiden başkası değildir. Uzun İhsan Efendinin bulunduğu gemi sonunda Konstantiniye dönmüştür. Uzun İhsan Efendi gemiden inip bir meyhaneye gider. Buradakilere, kendisi düşündüğü için onların var olduğunu dünya ve içindeki her şeyin kendi zihnindeki kurgulardan ibaret olduğunu anlatmaya çalışınca meyhanedekilerin alay konusu olur. Meyhanedekilerden biri konuya uygun bir hikaye anlatmaya başladığı sıra Uzun İhsan Efendi meyhaneden ayrılır. Tersane yakınlarındaki gemi enkazına gidip Efrasiyab ve yiğitlerinden geride kalan izleri inceler. Efrasiyab, yani Alibaz ise o sıra kabul etmediği orduyu humayun-u yarım gün geriden takip ederek altı haftadır kuzeye doğru ilerlemektedir. Fethedilecek kaleye ulaştıklarında Alibaz kaleye ilk gireceklerden olmak istemektedir. Ancak kuşatma başlayıp koca bir güllenin büyük bir gürültüyle duvara çarptığını gören çocuk birden bire Efrasiyab değil, şu uyku tutmayan Alibaz olduğunu hatırlar. Ağlayarak kaçmaya başlar. Sonunda güllelerle açılan bir delikten kaleye girer. İçerisi dışardan farklı olarak fazlasıyla sessizdir. Belli belirsiz bir ilahi yankılanmaktadır duvarlarda. Alibaz sesin geldiği sese yönelir. Karalar giymiş sayısı adam elleri zincirli çıplak birini yerde devrilmiş olan iki yarım küreye doğru itmektedirler. Kara giysilerden birkaçı zar zor bu dev yarım küreleri birleştirip tulumbalarla içindeki havayı boşaltırlar ve ortaya bir hava çıkar. Kürenin ortasındaki musluğa çıplak adamın karnını yerleştirirler ve kasvetli ilahiler eşliğinde musluğu açarlar. Aynı anda adam acıyla bağırır ve yarım küreler birbirinden ayrılır. Yarım kürelerden her birinin içi kan ve et parçalarıyla doludur. Alibaz orada olanları görünce yeniden ağlamaya başlar. Kara giysililerden birkaçı onu kolundan tutup bir odaya götürürler ve orada içine zehir kattıkları bir bardak suyu Alibaz’a sunarlar. Bunu bir dostluk gösterisi sanan Alibaz suyu içer ve dışarı salınıverir. Hayatı boyunca bir dakika olsun uyumamış olan bu çocuk bir süre sonra esnemeye başlar ve kendisine uyuyacak bir yer arar. Sonunda bir ağacın tepesindeki leylek yuvasına kıvrılıp yatar.

    Bünyamin ise teşkilatta sıkıntıdan oradaki tuhaf aletleri kurcalamaya başlamıştır. Bira dinleme aleti bulur ve onu yanına alır. Amacı Ebrehe hakkında bilgi toplamaktır. Bir gece hemen yan odada kalan Ebrehe’nin konuştuklarını öğrenmek için aleti kullanmaya karar verir. Ebrehe tuhaf bir masal anlatmaktadır. Masal cahil bir adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlığın ne olduğunu merak etmesiyle başlamaktadır. Akıl danıştığı bir bilgenin söylediğine göre dünya hiçlikten yani boşluktan yaratılmıştır. Bu boşluktan artan parça ikiye bölünmüş ve bir kısmı insanoğluna verilmiştir. Adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlık, boşluktan oluşmuş bir levhadır. Boşluğun diğer yarısı ise düşmanını kıskanan Sabahın Oğluna verilmiştir. Sabahın Oğlu, bu boşluktan bir para yaptırmış ve üstüne kendi tuğrasını bastırmıştır. Sonra da onun dünyada ne var ne yoksa hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. Uykudan kulakları tıkanan Bünyamin masalın sonunu dinleyemez. Ancak birden aklına Sabahın Oğlu ile ilgili bir söz gelir ve ayağa kalkar. Bir kavanoz dolusu demir tozunu bir kağıda yayar ve uğursuz parayı kağıdın altına yerleştirir. Demir tozları birbirine yapışıp mıknatısiyet çizgilerini ortaya çıkarırlar. Cıva buharından sersemleyen Bünyamin bu çizgileri harf şeklinde görür ve iblis aleyhillene tuğrasını seçer.

    Öğleye doğru uyanan Bünyamin teşkilata birkaç nöbetçi hariç kimsenin olmadığını görür. Yılın yedinci dolunayı o gece çıkacak Kehanet Aynası doğruysa Mehdi şu saatler Konstrantiniye gelecektir. Gece yarısı Ebrehe ve adamları yanlarında Mehdi’nin tanımına uyan bir adamla teşkilata gelirler. Adamı Bünyamin’in adamıyla ortak bir duvarı olan bir hücreye götürürler. Bünyamin odasına dönüp dinleme aletini hücre duvarına dayar. İçerde Ebrehe, Zülfiyar’a dışarıda biriken dilencilerin ne istediğini öğrenmesini söylemektedir. Ayrıca Mehdi olduğunu düşündüğü bu adamın sorgusunu tek başına yapmak istemektedir. Adama işkence edilmesi için Hattakay isimli ünlü bir işkence ustası getirilmiştir. Adam ise korkudan ağlamaya başlamıştır. Ebrehe’ye kendisinin sandığı kişi olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Söylendiğine göre, o bir Nemçe casusudur. İsmi Franz’dır. Ülkesinde Mehdi’nin tanımına uyan kadın ve erkekler toplanıp bir manastıra kapatılmış ve çiftleştirilmişlerdir. Kendisi onların tanımlarından biridir. Kehanet Aynası da yıllar önce Avrupa’nın usta saatçisine, bu kişiler tarafından yaptırılmıştır. Mükemmel bir düzene sahip bu ayna padişaha kıyameti haber verecektir. Aynanın söylediklerinin bir bir gerçekleşmesi zaten planlanmış bir şeydir. Bu durumda bütün kehanetler doğru çıkınca sonuncusu olan Mehdi’nin gelişine inanmak kaçınılmazdır. Mehdi gelince padişah ona tahtını teslim edecek ve böylece ülkenin yönetimi ellerine geçecektir.

    Ebrehe adamın sözlerini dinlemiş ancak tek kelimesine bile inanmamıştır. Bu sırada işkence için hazırlık yapan Hattakay sanılan kişinin yüzündeki balmumu eriyince Ebrehe onun Hınzıryedi olduğunu anlar ve olaylar iyice karışır. Loncadaki dilenciler teşkilatı yağmalamaya gelmişlerdir ve istediklerini elde ederler. Ebrehe Hınzıryedi tarafından yakalanır. Bu sırada yalnız kalan Nemçe casusu korkudan ödü patlayarak ölür. Ebrehe’nin son isteği Bünyamin ile yalnız konuşmaktır. Hınzıryedi onu kırmaz. Ebrehe başından beri Bünyamin’in aradığı kişi olduğunu ve kara paranın onda olduğunu bildiğini, ona karşı farklı bir şeyler hissettiğini söyler. Bünyamin’den o parayı kendisi ölünce ağzına koyup, çenesini öyle bağlamasını buyurur. Daha sonra Hınzıryedi, Ebrehe’yi öldürür ve Bünyamin&;#8217;i de yanına alarak lonca binasına döner. Ebrehe’nin cesedini yıkama görevi Bünyamin’e verildiğinden Ebrehe’nin son isteği gerçekleşir. Bu sırada loncada ziyafet hazırlığı yapılmaktadır. Ceset gömülüp ziyafet hazırlığı tamamlanmak üzereyken lonca kapısında Dertli görülür. Dertli’yi kovmaya çalışırken elinde pistolü olduğunu fark eden dilenciler koşuşmaya başlarlar. Dertli ise Hınzıryedi’yi gözüne kestirmiştir. Hınzıryedi kaçamayacağını anlayınca Dertli’ye yalvarmaya başlar. Fakat Dertli ona aldırmadan Bünyamin’e dönüp kendisine yapılan iyilikleri unutmadığını söyler ve ona çıkış yolunu gösterir. Bünyamin oradan kaçtıktan sonra binaya yıldırım düşer ve bina alevler içinde kalır.
    Bünyamin lonca yakınlarında bir hana gider. Gece yarısı avluya indiğinde uyuyan han bekçisini izleyen bir adamla karşılaşır. Bu adam düş görmeyi çok seven bir tüccardır. Yıllar önce bir gece rüyasında bir evin penceresinden, içerde uyuyan bir adamla onun yanı başında oturan ve elindeki deftere bir şeyler not eden uzun boylu çekik gözlü bir adam görür. Uzun boylu adamın birdenbire kafasını çevirip tüccarla göz göze gelmesiyle rüyası son bulur. Ertesi gece rüyanın devamını görebilmek umuduyla yatan tüccar düşünde yine o aynı pencerenin önünde bulur kendini. Uzun boylu adam yine arkasını dönüp tüccarı görür ve bu sefer yerinden doğrulup tüccarın yüzüne perdeyi kapatır. Düşü böylece kesilen tüccar üçüncü geceyi iple çeker ve yine rüyasında kendisini aynı yerde bulur. Perde kapalıdır. İçeriyi görmek için perdeyi aralayınca uzun boylu adamla karşılaşır ve olup bitenleri öğrenmek istediğini belirtir. Uyuyan adamı uyandırmamak için fısıltıyla konuşan uzun boylu adam diğerinin rüyasında insanları ve onların yaşadığı dünyayı gördüğünü söyler. Tüccar bir daha onları rahatsız etmesin diye ona ömrünün sonuna kadar uyuyamayacağını söyler. Böylece düşü sona eren tüccar ertesi geceyi iple çeker ama bir türlü uyuyamaz. Uyumak için çeşitli yollar denediyse de, nafile asla uyuyamamaktadır.

    Sonunda bir sihirbazın tavsiyesiyle kendini yollara vurur. Bu sihirbazın söylediğine göre bu dünyada bir yerde çok uzun senelerdir uyuyan birisi vardır. Eğer tüccar onu bulup uyandırabilirse kendisi artık uyuyabilecektir. Tüccar yıllarca bu uyuyan adamı arar fakat bir türlü bulamaz. Bir gün yolu Konstantiniye düştüğünde kaldığı hanın bekçisinin avluda nasıl horul horul uyuduğunu görür ve inerek onu seyreder. Daha sonra oradan ayrıldığında da bekçi aklından çıkmaz. Böylece yılda iki kez Konstantiniye uğramaya başlar. Bekçinin uyanacağı günü bekler umutla. O gün, yani Bünyamin ile karşılaştığı günde yine bekçiyi izlemektedir. Bünyamin ile, bekçiyi izleyerek biraz sohbet ettikten sonra bekçide bir kıpırdanma farkeder. Bekçi uyur gibi dalmaya başladığı sırda tüccarda uyku belirtileri başlar. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen tüccar hemen odasına çıkar. Avluda bekçiyle yalnız kalan Bünyamin birden babasının atlasını hatırlar. Bu kez ismini tam olarak okur. Puslu Kıtalar Atlası’dır. Bu kitabın son bölümünden rasgele bir sayfa açar ve babasının kendisine hitaben yazdığı bir yazı gözüne çarpar. Uzun İhsan Efendi yazısında her şeyin kendi düşlerinden ibaret olduğunu anlatmaktadır. Bünyamin’in asla cesaret edipte soramadığı soruların cevabını da böylece vermiş olmaktadır.


    -Börteçine