• 296 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    "İki arkadaştan birinin en belirgin lakabı el-Emin (Güvenilir insan)dır. Diğerinin ise "es-Sıddîk"tır, yani pek doğru insan."

    Teymoğulları kabilesine mensup Ebu Bekir, Abdulmuttalib hanedanından Muhammed b. Abdullah'ı çocukluk yıllarında tanıdı. İslam'dan önce Arap toplumunda yaygın olan içki, fuhşiyat, putlara tapma, kan davaları garabetlerinden arınmış olarak toplumdan farklı bir yaşam biçimini tercih etmişti.

    İslam'dan önce tüm bu küfürlerin insan doğası ve fıtratına aykırı olduğunu gözlemleyen bir avuç insan, kıyamete kadar en büyük rehber olacak bir uyarıcının gelmesini beklemekteydi.

    Hak dininden önceki 38 yıllık yaşamında müşriklerin benimsediklerinden yüz çeviren Kuhafe oğlu Ebu Bekir, tevekkül ehli o kişilerden biriydi; evvelâ Allah yolunda, Peygamber'in en yakın, en sevgili, en vefalı arkadaşı olarak insanların en hayırlısı olacaktı.

    Binlerce yıllık yaşamda Asr-ı Saadet devrinde yaşayıp, ashabtan biri olarak Allah'ın elçisini dünya gözüyle görerek muhabbetine nail olmak emsalsiz bir şey olsa gerektir. Ashab tüm bedellere göğüs gerebilmiş, çileli yolculuklara, açlıklara, savaşlara, boykot yıllarına tahammül edebilme tıynetini seve seve feda edebilmişlerdir. Taif'te taşlanan Peygamber'in önüne siper olan Zeyd, savaş anında Peygamberin vücudundan çıkardığı maddeyle birlikte ön dişlerini kaybeden Ebu Ubeyde ve Peygamber uyanmasın diye yılanın kendisini sokmasına izin veren Ebubekir gibi dirayetli, ferasetli üstün insanlar vardı. Dünyada yenilgi yüzü görmeyen komutan Halid Bin Velid, Arapların dehası Amr bin As, binlerce hadis rivayet eden Ebu Hureyre, Enes bin Malik, Abdullah bin Ömer gibi kuvvetli hafıza ve zekaya sahip sahabeler, ümmetin 'seçilmiş' neferleri gibiydiler. İşkencelerin en şiddetlisine maruz kalan sahabelerden Bilal-i Habeşi kızgın çöl sıcağında kavrulduğunda tüm Müslümanların bayraktarlığını taşıdığı sözü haykırmıştı: "Ehedun Ehad"

    Yaşadığımız yüzyılın aciz insanları olarak, onların teslimiyet ve metanetini -her kesimden insanın- biraz olsun anlamakla kazançlı sayılacağımızı kendimize hatırlatmak gerekir.

    Teslimiyetin en büyük örneği Ebu Bekir (r.a)'ın kendisiydi. Allâh Rasulû Peygamberliğini ilân ettiğinde herkes tereddüt ederken o, "Sen Allah'ın Peygamberisin ey Muhammed" demişti. Hudeybiye anlaşmasının kağıt üzerinde müslümanların aleyhine olduğunu gören Müslümanlar, Peygambere kararını gözden geçirmesi için ısrar etmekteydi, bu anlaşma nedeniyle bazı insanların kalplerindeki iman zayıflamıştı. Hudeybiye'nin ağır sonuçlarının tersine döneceğini ve müslümanların kazançlı olacağını Ebu Bekir başından beri öngörmüş, Müslümanlara sabredip mükâfatlarını alacaklarını tavsiye etmişti. Hz. Peygamberin miraca çıktığı haberini 'inancından geri adım attırırım' amacıyla Ebu Bekir'e ulaştıran kişinin aldığı cevap öncesi ve sonrasını kapsayan manidar bir cümledir:

    "İnanıyorum, o dediyse doğrudur. O daha önce hiç yalan söylememiştir."


    Wittgenstein insan aklını bir şişenin içine giren sineğe benzetmişti. Sinek camı fark etmiyor, çıkmak istediğinde debeleniyor ama buna bir çözüm bulamıyordu. Peki neden çıkamıyordu? Şişenin ağzına doğru bir tünel vardı ama onu bulamıyordu. Birinin yolu göstermesi halinde içine girdiği dünya şişesinden çıkabilir, özgürlüğüne kavuşabilirdi.

    Hakikatin eşiğinde savrulan, arafta kalan, yıpranan topluluklar varolageldi dünden bu yana. Kimileri mirasının devamı olarak açtı ellerini Rabbine, kimileri ise kendisinin dışında gerçekleşen mirasını sorgulamaya yeltendi; ya kuvvetlenerek noktalıyor ya da inancını tamamen yitiriyordu. Nazar-ı İlâhi'nin mesajlarını bilgeliğiyle ileten veliler olmalıydı. Hayatta olmasalar bile geride bıraktıkları eserler ile tünelin çıkış noktası bulunabilir, hakikat yolunda benlik kemale erdirilebilirdi.

    Allah'ın elçisi Peygamberliğini ilân ettiğinde dürüst, güvenilir emin sıfatlarıyla nam salmıştı. Buna rağmen toplumda "Acaba?" düşüncesi ile tereddütle karşılanmış, en yakınlarının zulmüne maruz kalmıştı uzun bir süre. Geçen asırlar içinde getirdiklerinin gerçekliğine şahit olan insanlar zamanı ellerinin avucunda hissederek, Asr-ı Saadet dönemi ile 'şu an'ın payına bir şükür zerresi koyabilmelidirler.

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku." çağrısı hoş karşılanmadı. Zamanla mü'minlerin sayılarının arttığını fark eden müşrikler, başlangıçta alaya aldıkları hak dinin savunucularına şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ebu Bekir'in davetiyle Osman, Talha, Zübeyr gibi kavimlerinin önde gelen isimleri İslam'la şereflenmiş oldu. Sosyal yaşamlarında ve ticaretlerinde kandırılamayan Mekkeliler helvadan yaptıkları putlara tapıyor, karşılarında düşünemez oluyorlardı. Geçen 14 asırın, günümüz Türkiye'sinde korunan ve düşünceye balta vuran bazı kesimlerin putları gibi...

    Kolay olmadı. Peygamberler fitnenin en fazla olduğu zamanlarda uyarıcı olarak seçilmiş ve hakk'a davetlerinde her zaman zorbalıklara maruz kalmışlardı. Hz. Peygamber Kâbe'de Allah'ın huzurundayken ona gelebilecek zararlara karşı Ebu Bekir gözlem yapıyordu. Azılı agresif müşrik Utbe b. Rebia ve beraberindekiler Ebu Bekir'e işkence yapıp tanınmaz hale getirmişlerdi. İki gün sonra gözlerini açınca ilk cümlesi "Muhammed nerededir" olmuş, Hz. Peygamberin Erkam'ın evinde güvende olduğunu öğrenciye kadar beslenmemiş, gönlü rahat etmemişti büyük Halifenin.

    Emevi hilafetine gelinceye kadar 4 halife dönemi gerek halifelerin kişisel hayatları, gerek devlet başkanlıklarındaki adaletleriyle Hz. Peygamberin getirdiği düzenin devamını ve inşasını sağlıyor, insanları refaha kavuşturuyorlardı. İlk ve büyük halife Ebu Bekir (r.a)'ın İslâm'a ve Müslümanlara olan hizmeti bunun en başında olmalıdır. Ticaretle uğraşıp maddi zenginliğe ulaşan halife, malı, canı, fikirleri ve ailesiyle Hz. Peygamberin en büyük yoldaşı olmuştur. 2 yıl 3 ay gibi uzun olmayan hükümranlığında çok fazla hizmeti olmuştur. Kur'an-ı Kerim'i kitap haline getirmiş, yalancı peygamberleri ve zekatı reddeden münafıkları ortadan kaldırarak İslam'da olabilecek ayrılıkları önleyebilme başarısının mimarı olmuştur. Şam, Irak, Pers ve Rumlara karşı kazanılan büyük zafer Yermuk'un fetihleri Ebu Bekir dönemindedir. Kaynakların da verildiği üzere, tayin ettiği komutanların gösterdikleri başarılar Halifenin isabetli kararlar verdiğinin ispatıdır.

    Hz. Peygamberin vefatından sonra Arap kabileleri İslam'ı terk ediyor, bazıları zekat vermeyi reddederek halifeye bildiriyorlardı. Hz. Ömer başta olmak üzere diğer sahabeler insanlar 'lâ ilâhe illallah' demedikçe onlarla savaşılmaması görüşünde birleşiyorlardı. Zaten İslam'dan birer birer kopan kabileler vardı, zekatı vermek istemeyen kabilenin bu isteği kabul edilerek onların şerlerinden kurtulmuş olunurdu. Bu teklif Halife'den kabul görmemişti. Eğer malın hakkı olan zekat verilmezse ileride daha büyük şartların kaldırılması istenebilir, İslam'ın temel hakkı törpülenerek diğer dinler gibi tahrif edilir ve bugünlere gelirdi.

    Ebu Bekir, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar nasılsa, kendi döneminde de düzenin devam etmesini istiyordu. Öyle ki Halife, beytülmalı zengin fakir ayırt etmeksizin eşit dağıtımı uygun görüyordu. Hz. Ömer halifeliğinde beytülmalı insanların mali durumuna göre paylaştırıp önceki uygulamayı değiştirmişti.

    Peygamberin Allah'ın kılıcı lakabını verdiği Halid bin Velid, Ebu Bekir'in halifeliğinde üst üste zaferlerle iyice nam saldığında İslam büyük güç kazanmıştı. Ancak Halid'in başarısı insanlar arasında "Halid olmasaydı" düşüncesi doğurmuş, Hz. Ömer bundan rahatsızlık duymuştu. Çünkü fetih Allah'ın açtığı bir kapıydı, insanlar ancak O'nun buyruğuna hizmet edebilirdi. Ömer, insanların bu görüşü nedeniyle Ebu Bekir'den Halid'in azlini isteyecek, reddedilse bile kendi halifelik döneminde Halid'i azlederek yerine "ümmetin emini" Ebu Ubeyde'yi tayin edecekti. Ebu Bekir ve Ömer arasındaki ihtilaflardan biri budur. Nihayetinde iki halifenin görüş ayrılıkları da olsa birbirini tamamlayan iki büyük fikir ve insan oldukları gerçeğini değiştirmez. Hayatları, yaptıkları ve davaları gerçekten büyük birer derstir. Her iki insan da hilafete talip olmadan hizmet etmişlerdir. Saltanat değil, hizmet makamı vardır. Lâ ilâhe illallah, Muhammedür Resulallah diyen insanların huzur içinde yaşamlarını sürdürmeleri esas şiarlarıydı. "Irak dağında ayağı tökezleyen koçun Ömer'den hesap sormasından korkarım" diyen Ömer gibi, Müslümanların derdiyle dertlenen Ebu Bekir görevin ağır ve çetin yükünü taşıdığından asla krallar gibi bir yaşam sürmeyecekti.

    Kralların ihtişamlı saltanatı o büyük insanlara çok uzak, dedik. Meselâ Kâbe'nin çevresinde yükselen otel ve kulelerden uzak. Altın kumaşlı kıyafetler, ultra lüks otomobiller, kapitalizmin kuklalığı, ılımlı münafıklık... Onların çok uzağında olmalıdır. Orada meftun bulunsalar bile asr-ı saadet dönemiyle taban tabana zıt bir idare biçimi gösterdiklerinden, zulüm yönetimiyle idare ettiklerinden aslında birbirlerine uzak iki kutuptan ibaretler. Dünya müslümanlarının genel ortalama ahvalini sergilediklerini söylesek abartmış olmayız.

    'İyi bir Müslüman olsun' yerine iyi bir diploma sahibi olsun, geliri çok, itibarı yüksek, şöhretli bir kimse olsun görüşü; İslam düşmanı, münafık, insaf mahrumu, materyalist felsefenin müptelası insanların rahle-i tedrisine gönderilerek yetiştirilen ve mazisini reddeden bir nesil ortaya çıkmasının zeminini hazırladı. Bizden gözüken ama bizden olmayan insanlar türedi. İslam'dan, Peygamberinden, Halifelerinden habersiz, faizci, modernist, Batı hurafelerine teslim, ilme, alime düşman bir nesil kapladı her yanı. Ne de olsa yaşı küçüktü, seçimini kendisi yapsındı ve erişkin de olsa sorgulamaya hakkı vardı, böyle deniliyordu.

    4 Halifeden biri bugün gelecek olsa eminim biz Müslüman olduğunu zanneden topluluklara savaş açardı. Yine de her şey aslına rücu eder demek gerektiğini kendimize hatırlatalım...

    Ahmet Lütfi Kazancı'ya bu güzel eseri için ayrı bir parantez açmak gerek. Alanında kaynak olabilecek bir eser, ama kararı asla okuyucuya bırakmayan anlatımıyla da okurun alımlamasına izin vermemiş. En ufak boşluğun yer almadığı bir çalışma ve kaynak bakımından da oldukça tatmin edici. Allah kendisinden razı olsun.

    "Ey Ebâ Bekir, Allah sana rahmet etsin. Vallahi sen, İslâmı ilk defa kabul eden, imanı en sağlam, inancı en kuvvetli, Rasûlullah'a en çok yardım eden bir insandın. İslâm'a pek düşkün, Müslümanlara pek merhametli, ahlâk ve yaşayış yönüyle Rasûlullah'a en çok benzeyen insandın. İslâm adına, Peygamberi adına, Müslümanlar adına Yüce Allah, sana mükâfatlar versin.

    İnsanların, "Yalancıdır" dedikleri zamanda sen, Peygamber Efendimiz (s.a.v)i tasdik ettin. Cimri davrandıklarında, sen ona yardımcı oldun. Onlar geri çekilip oturduklarında, sen onun yanında durdun. Yüce Allah, kitabında sana "Sıddîk" ismini verdi. "Doğru ve Hak dini getiren ve onu tasdik eden... İşte onlar, Allah'a saygısı olan insanlardır" buyurdu. Yüce Rabb'imiz bu âyette, dini getiren buyururken Peygamberini, onu tasdik ederken de seni anlatmak istiyordu.

    Vallahi, ey Ebâ Bekir, sen İslâm'a bir kale, kâfirlere bir azab idin. Senin hüccetin sarsılmadı, görüşün zayıflamadı, ruhun korku nedir bilmedi. Sen şiddetli fırtınaların sarsamadığı bir dağ, kasırgaların söküp atamadığı köklü bir ağaçtın. Rasûlullah'ın buyurduğu gibi bedeni zayıf, Rabbine ibadet yolunda kuvvetli, nefsine göre değersiz, Allah'a göre pek değerli bir insandın. Hiç kimseye minnet borcu olmayan bir şahsiyet sahibiydin. Kuvvetli olan, kendisinden hak alınıncaya kadar senin yanında zayıf; halk nazarında zayıf olan da kendisine hakkı teslim edilinceye kadar senin yanında kuvvetli idi. Seni kaybetmekle uğradığımız musibetten dolayı, Allah bizi ihsanından mahrum etmesin. Senin yokluğunda, bizi şaşkınlığa düşmekten korusun."

    Daha sonra gözlerinden akan yaşları silerek oradan ayrılan bu adam, Hz. Ali efendimizdi.
  • Hz. Fatıma'nın Şehadeti Hikaye Değil Gerçektir

    Son zamanlarda Sistan Beluçistan eyaletinde (İran Sünnilerinin yoğunlukta yaşadığı eyalet) sahih İslam tarihinden habersiz biri çıkmış Peygamber efendimizin değerli kızı Hz. Fatıma (s.a) hakkında bir makale yazmış adını da “Hz. Fatımatu’z Zehra’nın (s.a) şahadet hikayesi” koymuş. Bu makalede Hz. Fatıma’nın menkıbe ve faziletleri zikredildikten sonra, Hz. Fatıma’nın şehadetini ve ona karşı yapılan saygısızlığı inkar etme eğilimine gidilmiştir. Bazıları da yaptıkları konuşmalarda bunu onaylamıştır! Bu makalenin bazı yerlerinde açık ve net olan İslam tarihinin tahrif edilmesi, bizi bu tahrifi açıklamaya ve bu hakikatlerin bazılarını beyan etmeye mecbur bırakmıştır. Böylelikle İslam’ın hanımefendisi olan Hz. Fatımatu’z Zehra’nın şahadetinin asılsız bir hikaye olmadığı, tam tersi şüphe götürmez tarihi bir gerçek olduğu anlaşılmış olsun. Yoksa eğer onlar bu konuyu açmamış olsalardı, bizler bu şartlar altında konunun takipçisi olmazdık.Umudumuz, bu makalenin yazarının bu yazıyla birlikte hakikat karşısında teslim olması ve yazdıklarından pişmanlık du***** bunu telafi etmesidir.Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise bu yazıda getirilecek kaynakların tamamı Ehli sünnetin meşhur kitaplarından alıntı olmasıdır.

    Hz. Peygamberin (s.a.a) Diliyle Hz. Fatıma (s.a)Resulullah’ın değerli kızı çok yüce makamlara sahipti. Allah Resulünün açıklamaları, Hz. Fatıma’nın her türlü günahtan beri ve masum olduğunu göstermektedir. Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur:“فاطِمَةُ بَضْعَةٌ مِنّي فَمَنْ أَغْضَبَها أَغْضَبَني”“Fatıma, benim bir parçamdır, her kim onu öfkelendirirse beni öfkelendirmiştir.” [1]Söylenmeden açıktır ki Allah Resulünün öfkelenmesi onun incinmesi ve üzülmesi neticesinde oluşmaktadır. Böyle birinin cezası Kuran-ı Kerim’e göre şöyledir:“وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ”

    “Allah'ın Resulünü incitip, eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.” [2]Hz. Fatıma’nın fazilet ve masumluğunu anlatan hadisten daha sağlam bir delil var mıdır? Bu hadiste Hz. Fatıma’nın hoşnutluğunun, Allah’ın hoşnutluğuna, onun öfkelenmesinin Allah’ın öfkelenmesine sebep olduğu anlatılmaktadır. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Kuşkusuz Allah senin öfkelenmenle öfkelenir ve senin hoşnutluğunla hoşnut olur.” [3]Hz. Fatıma, böyle yüce makama sahip olduğundan âlemlerin kadınlarının efendisidir. Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Âlemlerin kadınlarının efendisi, bu ümmetin kadınlarının efendisi ve mümine kadınların efendisi olmağa razı değil misin?” [4]Kur’an ve Sünnette Hz. Fatıma’nın Evinin Saygınlığı “(Allah’ın bu nuru) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir.” [5] ayeti nazil olduğunda, Peygamber bu ayeti camide okudu. Bu sırada birisi yerinden kalkarak “Bu özellikteki evler hangi evlerdir ya Resulullah?!” diye sordu. Allah Resulü (s.a.a) “Peygamberlerin evidir” diye buyurdu. O esnada Ebu Bekir yerinden kalkarak Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın evlerine işaret ederek “Ya Resulallah, dedi, acaba bu evde onlardan mıdır?” diye sordu. Resulullah: “Evet, onların en üstünüdür.” [6] buyurdu.

    قرأ رسول الله هذه الآية (في بُيُوتِ أَذِنَ اللهُ أَنْ تُرْفَعَ وَ يُذْكَرَ فيها اِسْمُهُ) فقام إلَيْهِ رَجُلٌ: فَقالَ: أَيُّ بُيُوت هذِهِ يا رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله)؟ قالَ: بُيُوتُ الأنْبِياءِ، فَقامَ إِلَيْهِ أَبُوبَكْرُ، فَقالَ يا رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله) : أَهذَا الْبَيْتُ مِنْها، ـ مُشيراً إلى بَيْتِ عَلِىٍّ وَ فاطِمَةَ(عليهما السلام) ـ قالَ: نَعَمْ، مِنْ أَفاضِلِهاKaynaklar:[1] Fethu’l Bari, Şerh-i Sahihi Buhari, c. 7, s. 84 ve ayrıca Buhari bu hadisi Nübüvvet alametleri bölümünde, c. 6, s. 491 ve “evahiru mağazi, c. 8, s. 110’da bu hadisi zikretmiştir.[2] Tövbe Suresi, 61. Ayet.[3] Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 154; Mecmeu’z Zevaid, c. 9, s. 203 ve Hakim “Müstedrek” adlı kitabında Buhari ve Müslim’in hadisin sıhhatinde gerekli gördüğü şartlarda hadisler zikretmiştir.[4] Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 156[5] Nur Suresi, 36. Ayet[6] Durru’l- Mensur, c. 6, s. 203 (Nur Suresinin tefsiri) ve Ruhu’l Meani, c. 18, s. 174......Hz. Fatıma (salamulahialeyha)'nın Evine Karşı Hürmetsizliğin Anlamı

    Değerli İslam peygamberi (s.a.a) dokuz ay boyunca bu eve gelerek Hz. Fatıma ve aziz eşine selam vererek [7] bu ayeti okudu: “إِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيراً” “Ancak ve ancak Allah, ey Ehl-i Beyt, sizden her çeşit çirkinliği-kötülüğü uzaklaştırmayı ve sizi tertemiz kılmayı diler.” [8] Evet İlahi nur merkezi olan ve Allah’ın yüceltilmesini istediği bu evin saygınlığı çok yüceydi.

    Evet, öyle bir ev ki “Ehl-i Aba” ve “Ehl-i Kisa” olanları kuşatmıştır. Allah bu evi azamet ve yücelikle anmıştır. Böyle bir evin tüm Müslümanların tam bir hürmetine mazhar olması gerekmektedir.

    Şimdi bakalım acaba, Peygamber (s.a.a) bu dünyadan göçtükten sonra bu evin saygınlık ve hürmeti ne kadar korunmuştur?! Peşinen söylemek gerekirse bu saygınlık birileri tarafından ayaklar altına alınmış ve hiçbir şekilde korunmamıştır. İleride göreceğimiz üzere bunu yapanların kendileri bu hürmetsizliği itiraf etmişlerdir. Şimdi bunlar kimler olduğunu ve bu olaydan neyi hedeflediklerini idelemeye çalışacağız.

    Hz. Fatıma’nın Evine Karşı Hürmetsizlik!

    Bu evin hürmeti hakkında bu kadar kesin buyruklar olmasına rağmen bazıları maalesef bu eve karşı saygısızlıkta bulunmuş ve hürmetini ayaklar altına almışlardır. Bu, üzerinden öylesine geçilecek ve saklanacak kadar basit bir konu değildir.Hz. Fatıma’nın (s.a) evine karşı hürmetsizlik yapıldığının anlaşılması ve ondan sonra yaşanan olayların, kesin ve kati tarihi gerçekler olduğunun ortaya çıkması için Sünni kaynaklarda geçen belgeleri burada zikrederek bunun bir hikaye olmadığını ortaya koyacağız. Bilinmelidir ki halifeler döneminde Ehl-i Beyt’in (a.s) menkıbe ve faziletlerinin yazılmasına olağanüstü bir kısıtlama getirilmişti; buna rağmen “bir şeyin hakikati onun koruyucusudur” gerçeğinden hareketle bu hakikat de zinde bir şekilde tarih ve hadis kaynaklarında kaydedilmiştir.Belgeleri, ilk yüzyıldan başlamak suretiyle sırasıyla aktarıp çağdaş kaynaklara kadar vermeye çalışacağız.

    1- Ehli Sünnet'in meşhur hadisçilerinden İbn-i Ebi Şeybe (159-235), “el-Musannef” adlı kitabında sahih senetle şöyle rivayet etmiştir:

    «إِنَّهُ حينَ بُويِعَ لاِبي بَكْر بَعْدَ رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله) كانَ عَليٌّ وَ الزُّبَيْرُ يَدْخُلانِ عَلى فاطِمَةَ بِنْتِ رَسُولِ الله، فَيُشاوِرُونَها وَ يَرْتَجِعُونَ في أَمْرِهِمْ. فَلَمّا بَلَغَ ذلِكَ عُمَرُ بنُ الْخَطّابِ خَرَجَ وَ دَخَلَ عَلى فاطِمَةَ، فَقالَ: يا بِنْتَ رَسُولِ الله(صلى الله عليه وآله) وَ اللهِ ما أَحَدٌ أَحَبَّ إِلَيْنا مِنْ أَبِيكِ وَ ما مِنْ أَحَد أَحَّبَ إِلَيْنا بَعْدَ أَبيكِ مِنْكِ، وَ أيْمُ اللهِ ما ذاكَ بِمانِعي إِنِ اجْتَمَعَ هؤلاءِ النَّفَرُ عِنْدَكِ أَنْ أَمرْتُهُمْ أَنْ يُحْرَقَ عَلَيْهِمُ الْبَيْتَ.قالَ: فَلَمّا خَرَجَ عُمَرُ جاؤُوها، فَقالَتْ: تَعْلَمُونَ أنَّ عَمَرَ قَدْ جاءَني، وَ قَدْ حَلَفَ بِاللهِ لَئِنْ عُدْتُم لَيَحرِقَنَّ عَلَيْكُمُ الْبَيْتَ، وَ أيْمُ اللهِ لَيْمِضَيَّن لِما حَلَفَ عَلَيْهِ.

    Resulullah’tan (s.a.a) sonra halk Ebu Bekir’e biat ettiği sırada Hz. Ali ve Zübeyr, Hz. Fatıma’nın evinde oturup konu hakkında istişarelerde bulunmaktaydılar. Bunu duyan Ömer bin Hattab, dışarı çıkarak doğru Fatıma’nın yanına geldi ve ona şöyle dedi ki: “Ey Allah Resulünün kızı! Vallahi insanlar arasında bize en sevgili kişi babandır. Babandan sonra ise bize en sevgili kişi sensin. Allah’a yemin ederim ki bu sevgi, bu kişilerin (Hz. Ali ve taraftarlarının) senin evinde bir araya gelerek toplandıkları sırada evinin yakılmasına emretmeme engel değildir!” Ömer bunları deyip gittikten sonra Hz. Ali ve Zübeyr, Hz. Fatıma’nın yanına geldiler. Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali ve Zübeyr’e hitaben şöyle söyledi: “Biliyor musunuz? Ömer buraya gelerek eğer siz, bir daha burada bir araya gelecek olursanız siz içinde olduğunuz sırada evi yakacağına dair Allah’a yemin edip gitti. Allah’a yemin ederim ki! Yemin ettiği şeyi yerine getirecektir!” [9]Tekrar diyorum bu olay Musennef adlı kitapta sahih senetle nakledilmiştir.

    2- Ehl-i Sünnetin bir diğer büyük hadisçi ve tarihçisi olan “Ahmed b. Yahya b. Cabir Belazuri” (ö. 270) “Ensabu’l- Eşraf” adlı kitabında bu konuyu şöyle aktarmaktadır:“Ebu Bekir, Ali’ye biat etmesi için birini gönderdi, ama Ali ona biat etmedi. Sonra Ömer meşale ile birlikte Hz. Fatıma’nın kapısına dayandı. Kapının önünde Hz. Fatıma’yla karşılaştı. Hz. Fatıma, Ömer’e “Ey Hattab’ın oğlu! Evimi mi yakmak istiyorsun?!” Ömer: “Evet, bunun kendisi babanın gönderildiği şeye yardımcı olacaktır…” [10]

    3- Ehl-i Sünnetin çok meşhur tarihçilerinden ve ediplerinden olan “Abdullah b. Müslim İbn-i Kuteybe Dineveri (212- 276) “el-İmametu ves-Siyase” isimli kitabında şöyle yazmıştır:

    «إنّ أبابَكْر(رض) تَفَقَّدَ قَوْماً تَخَلَّفُوا عَنْ بَيْعَتِهِ عِنْدَ عَليّ كَرَّمَ اللهُ وَجْهَهُ فَبَعَثَ إِلَيْهِمْ عُمَرُ فَجاءَ فَناداهُمْ وَ هُمْ في دارِ عَليٍّ، فَأَبَوْا أَنْ يَخْرُجُوا فَدَعا بِالْحَطَبِ وَ قالَ: وَالَّذي نَفْسُ عُمَرَ بِيَدِهِ لَتَخْرُجَنَّ أَوْ لأَحْرَقَنَّها عَلى مَنْ فيها، فَقيلَ لَهُ: يا أبا حَفص إِنَّ فيها فاطِمَةَ فَقالَ، وَإِنْ!

    “Ebu Bekir, kendisine biat etmeyip Hz. Ali’nin evinde toplananları aramaya koyulmuş ve Ömer’i bu iş için onların peşi sıra göndermişti. Ömer, onlar Hz. Ali’nin evinde olduğu sırada oraya gelerek dışarı çıkmaları için bağırdı. Ancak onlar dışarı çıkmaktan kaçındı. Bunun üzerine Ömer odun getirmelerini isteyerek şöyle dedi: “Ömer’in canı elinde olana andolsun ki dışarı çıkın, yoksa içindekilerle birlikte ateşe vereceğim!” Birisi “Ey Ebu Hafs! (Ömer’in Künyesi) Peygamberin kızı Fatıma da buradadır.” dedi. Ömer: “O da olsa fark etmez!” dedi. [11

    İbn Kuteybe, bu hadisenin geri kalanını daha acıklı ve yürek sızlatan bir şekilde şöyle nakletmektedir:

    «ثُمَّ قامَ عَمُرُ فَمَشى مَعَهُ جَماعَةٌ حَتّى أَتَوْا فاطِمَةَ فَدقُّوا الْبابَ فَلَمّا سَمِعَتْ أصْواتَهُم نادَتْ بِأَعْلى صَوْتِها يا أَبَتاهُ يا رَسُولَ الله ماذا لَقينا بَعْدَكَ مِنْ ابنِ الْخَطّابِ وَ ابنِ أبي الْقُحافة فَلَمّا سَمِعَ الْقَوْمُ صَوْتَها وَ بُكائَها انْصَرَفُوا وَ بَقِيَ عُمَرُ وَ مَعَهُ قَوْمٌ فَأَخْرَجُوا عَلَيّاً فَمَضَوْا بِهِ إلى أبي بَكْر فَقالُوا لَهُ بايِعْ، فَقالَ: إنْ أَنَا لَمْ أَفْعَلْ فَمَه؟ فَقالُوا: إِذاً وَاللهِ الَّذي لا إلهَ إِلاّ هُوَ نَضْرِبُ عُنُقَكَ...!

    “Daha sonra Ömer, bir grupla birlikte Fatıma’nın evinin önüne gelerek kapıyı çaldı. Hz. Fatıma onların seslerini duyunca, en yüksek sesle “Ey babacığım! ey Allah'ın Resulü! Senden sonra Hattab’ın oğlu (Ömer) ve Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebu Bekir)den nedir bu çektiklerimiz!” diye feryat etti. Hz. Fatıma’nın bu feryadını ve çığlık sesini duyan bir grup, bu işten vazgeçip ayrıldılar. Ancak Ömer ve başka bir grup orada kaldı. Sonra Hz. Ali’yi dışarı çıkarıp Ebu Bekir’in yanına götürerek biat et dediler. Hz. Ali (a.s) “eğer biat etmezsem ne olacak?” deyince, “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a and olsun ki boynunu vuracağız…!” dediler. [12] Kaynaklar:[7] Durru’l- Mensur, c. 6, s. 606[8] Ahzap Suresi, 33. Ayet[9] Müsennef, İbn Ebu Şeybe, c. 8, s. 572, Kitabu’l- Meğazi.[10] Ensabu’l Eşraf, c. 1, s. 586 Kahire baskısı.[11] el-İ’lam Zerkuli, c. 4, s. 137[12] el-İmamet ve’l Siyaset, İbn Kuteybe, s. 12, Mısır baskısıTarihteki bu kesit, kesinlikle Şeyheyn’e (Ebu Bekir ve Ömer) sevgi besleyenlere ağır gelmekte ve üzüntü vermektedir. Dolayısıyla bazıları İbn Kuteybe’nin bu kitabından şüpheye düşme eğilimine gitmişlerdir! Halbuki tarih konusunda uzman olan İbn Ebi’l Hadid, bu eserin ona ait olduğunu söyleyerek o kitaptan bilgi ve belgeler nakletmektedir. Maalesef bu kitabı basarken tahrif etme eğilimine gidilmiş ve kitaptaki bazı tarihi gerçekler makaslanmıştır! Oysa İbn-i Ebi'l-Hadid, şu anda İbn-i Kuteybe'nin kitabında bulunmayan bir çok gerçeği aynı kitaptan nakledilerek “Nehcü’l Belaga” kitabının şerhinde yer vermiştir!Zerakli, “El-E’lam” kitabında bu eserin İbn Kuteybe’ye ait olduğunu bildirmiş ve eklemiştir: “Bazı alimler, bu kitabın İbn-i Kuteybe'ye ait olduğunda şüphe etmişlerdir.” Görüldüğü gibi, o şüphe ve tereddütü başkalarına isnad etmektedir.” İlyas Serkis de kitabın ona ait olduğunu bildirmiştir.

    4- Ehl-i Sünnet'in önemli alimlerinden ve tarihçilerinden Muhammed b. Cerir Taberi (ö. 310) meşhur tarih kitabında Hz. Fatıma’nın evine karşı yapılan saygısızlığı şöyle nakletmiştir:

    أتى عُمَرُ بنُ الْخَطّابِ مَنْزِلَ عَليٍّ وَ فيهِ طَلْحَةٌ وَ الزُّبَيْرُ وَ رِجالٌ مِنَ الْمُهاجِرِينَ، فَقالَ وَاللهِ لاََحْرِقَنَّ عَلَيْكُمْ أَوْ لَتَخْرُجَنَّ إلى الْبَيْعَةِ، فَخَرَج عَلَيْهِ الزُّبيرُ مُصْلِتاً بِالسَّيْفِ فَعَثَرَ فَسَقَطَ السَّيْفُ مِنْ يَدِهِ، فَوَثَبُوا عَلَيْهِ فَأَخَذُوهُ.

    “Ömer bin Hattab, Hz. Ali’nin evine geldiğinde Talha, Zübeyr ve muhacirden bir grup da orada idi. Ömer onlara hitaben şöyle seslendi: “Allah’a and olsun ki ya dışarı çıkıp biat edersiniz ya da evi yakarım!” O sırada Zübeyr elinde kılıcıyla dışarı çıktı. Ansızın ayağı ka***** elinden kılıcı yere düştü. Oradakiler ona saldırarak onu tuttular.” [13]Bu tarihi belgeler, Ebu Bekir’e tehdit ve zorla biat alındığını göstermektedir; böyle bir biatin de ne kadar değerinin olup olmadığını okuyucuların feraset ve basiretine bırakıyoruz.

    5- İbn-u Abdi Rabbih-i Endülüsi olarak meşhur olan Şahabuddin Ahmed, (ö. 463) el-İkdü’l Ferid kitabında “Sakife” olayına yer vermiş, Ebu Bekir’e biat etmekten kimlerin kaçındığı konusuna ayrı bir başlık açarak şöyle yazmıştır:

    فَأمّا عَليٌّ وَ الْعَبّاسُ وَ الزُّبَيرُ فَقَعَدُوا فِي بَيْتِ فاطِمَةَ حَتّى بَعَثَ إِلَيْهِمْ أَبُوبَكْرُ، عُمَرَ بْنَ الْخَطّابِ لِيُخْرِجَهُمْ مِنْ بَيْتِ فاطِمَةَ وَ قالَ لَهُ: إنْ أَبَوْا فَقاتِلْهُمْ، فَأَقْبَلَ بِقَبَس مِنْ نار أَنْ يُضرِمَ عَلَيْهِمُ الدّارَ، فَلَقِيَتْهُ فاطِمَةُ فَقالَ: يا ابْنَ الْخَطّابِ أَجِئْتَ لِتَحْرِقَ دارَنا؟! قالَ: نِعَمْ، أوْ تَدْخُلُوا فيما دَخَلَتْ فيهِ الأُمَّةُ!.

    “Ali, Abbas ve Zübeyr, Fatıma’nın evinde oturmuştu. Ebu Bekir, Ömer’i onlara göndererek dışarı çıkmamaları halinde onlarla savaşmasını istedi! Ömer ibn Hattab, evi yakmak için bir meşaleyle birlikte Fatıma’nın evinin yolunu tuttu. Evin önünde Fatıma ile karşılaştılar. Hz. Fatıma ona “Ey Hattab’ın oğlu! Evimizi yıkmaya mı geldin?” dedi. Ömer: “Evet, yakacağım. Veya siz de ümmetin dahil olduğuna dahil olun!” [14]Buraya kadar eve karşı girişilen saygısızlıklara yer verildi. Şimdi de Hz. Ali ve yarenlerini biate mecbur bırakmak için yapılan bu tehditlerin, sadece lafta kalmadığını, alınan bu uğursuz kararın uygulamaya konulduğunu gösteren bilgi ve belgelere yer vereceğiz.Kaynaklar:[13] Taberi Tarihi, c. 2, s. 443 Beyrut baskısı.[14] Akdü’l Ferid, c. 4, s. 93

    Saldırı Gerçekleşmiştir!Gerçi buraya kadar bazı tarihçiler halife ve yandaşlarının niyetlerine yer vermekle yetinerek bu facianın sonrasına açıktan değinmemişlerdir. Ama diğer bazıları, bu elim facianın devamına değinmeyi de ihmal etmemişlerdir. Şimdi de bu konuda açıklama yapmış tarihçilerin görüşlerine en eskilerinden başla***** yer vermeye çalışacağız:6- Ebu Ubeyd Kasım b. Selam (ö. 224), Ehl-i Sünnet fakihleri tarafından güvendiği “el- Emval” isimli kitabında şöyle yazmaktadır: “Abdurrahman bin Avf, şöyle demekte: “Ebu Bekir hastalandığında ziyareti için evine gittim. Aramızda geçen uzun konuşmaların ardından şöyle söyledi: “Keşke yaptığım üç şeyi yapmamış olsaydım. O üç şey şunlardı: “....” Ebu Ubeyd bu üç şeyden ikisini zikrettikten sonra, diğer kaynaklarda da geçen üçüncüyü, yani:

    وَدَدْتُ أنّي لَمْ أكْشِفْ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ تَرَكْتُهُ وَ إنْ أُغْلِقَ عَلَى الْحَرْبِ

    “Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım. Savaş için kapanmasına rağmen...” [15] cümlesini “keza ve keza” diyerek es geçiyor ve “bu üçüncüyü zikretmeye gönlüm varmıyor!” diyor.Ebu Ubeyd, mezhebi taassubu veya başka sebeplerden dolayı bu hakikati zikretmemiştir, ancak “el-Emval” kitabının muhakkikleri kitabın dip notuna şöyle yazmışlardır: “Burada silinen cümle “Mizanü’l-İ’tidal” kitabında, aynı şekilde Taberani'nin “Mu’cem” kitabında ve İbn-u Abdi Rabbih'in “İkdü’l-Ferid” kitabında olduğu gibi nakledilmiştir.” (Dikkat ediniz!)

    7- Zehebi'nin, “Mizanu’l-İ’tidal” kitabında, Muteber birisi diye övdüğü Ebu’l Kasım Süleyman b. Ahmed Teberani (260–360), defalarca basılan Mu’cemu’l-Kebir kitabında Ebu Bekir’den, hutbelerinden ve vefatından bahsettiği yerde şöyle diyor:“Ebu Bekir, ölüm anında bazı şeyleri temenni ederek şöyle söyledi: “Keşke yaptığım şeylerden üç tanesini yapmasaydım ve Allah Resulü'nden onları sorsaydım.

    أمّا الثَّلاثُ اللاّئي وَدَدْتُ أنّى لَمْ أَفْعَلْهُنَّ، فَوَدَدْتُ أنّي لَمْ أَكُنْ أكْشِفَ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ تَرَكْتُهُ...

    “Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım…”[16]Bu cümleler, Ömer’in tehditlerinin pratiğe döküldüğünü net olarak ortaya koymaktadır. Evet, evin kapısını zorla (veya yakarak) açtılar.

    8- İbn-u Abd-i Rabbih Endülisi (463) “İkdü’l-Ferid” kitabında Abdurrahman bin Avf'tan yukarıdaki rivayeti Ebu Bekir hakkında eksiksiz nakletmiştir.

    9- İbrahim b. Seyyar-i Nezzam Mu’tezili (160-231), nazım ve nesirdeki sözlerinin güzelliğinden dolayı kendisine Nezzam olarak lakap takmışlardır. Nezzam, çeşitli kitaplarında Hz. Fatıma’nın evine karşı yapılan baskını anlatmıştır. Nezzam şöyle yazmaktadır:

    إِنَّ عُمَرَ ضَرَبَ بَطْنَ فاطِمَةَ يَوْمَ الْبَيْعَةِ حَتّى ألْقَتِ الْمُحْسِنَ مِنْ بَطْنِها

    “Ömer, biat günü Hz. Fatıma’nın karnına vurdu! Ömer’in bu darbesi sonucu adını “Muhsin” koydukları karnındaki çocuğunu düşürdü!” [17]Kaynaklar:[15] el- Emval, dördüncü dipnot. Ayrıca 144. Sayfa. Akdü’l Ferid, c. 4, s. 93.[16] Mü’cemu’l Kebir, c. 1, s. 62 h. 34[17] el- Vafi Bilvefiyyat, c. 6, s. 17, 2444. Sayı. Milel ve Nihel, Şehristani, c. 1, s. 57 Beyrut baskısı....10- Müberred ve “el-Kamil” kitabı:İbn-i Ebi’l-Hadid, şöyle yazmakta: “Ünlü yazar, edip ve meşhur eserleri olan Muhammed b. Yezid b. Abdulekber Bağdadi (210- 285), “el-Kamil” kitabında Abdurrahman b. Avf’dan şöyle nakletmektedir:“Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım. Savaş için (halifeye itiraz ve biat etmemek için ) kapanmış olmasına rağmen…”

    11- Mes’udi ve “Murucu Zeheb” kitabı:Mes’udi (ö. 325) Murucu’z-Zeheb adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

    فَوَدَدْتُ أنّي لَمْ أَكُنْ فَتَّشْتُ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ ذَكَرَ في ذلِكَ كَلاماً كَثيراً!

    “Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken şöyle söyledi: “Dilerdim ki keşke Hz. Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım. Kendisi bu konu hakkında daha birçok şey söyledi.” [18]Mes’udi, Ehl-i Beyt’e muvafık temayülü olmasına rağmen halife Ebu Bekir’in sözlerini nakletmeyerek kinayeli bir biçimde olayı örtbas etmiştir. Elbette sebebini Allah bilir ve elbette Allah kulları da icmali olarak bilmektedirler!12- Zehebi ve “Mizanu’l-İ’tidal” kitabı:Zehebi, Mizanu’l-İ’tidal kitabında, Muhammed b. Ahmet Kufi Hafız’dan nakletmektedir ki İbn-i Ebu Darim adıyla meşhur olan Ahmed b. Muhammed Muhaddis-i Kufi (ö. 357) şu haberi söylemiştir:

    إنّ عُمَرَ رَفَسَ فاطِمَةَ حَتّى أسْقَطَتْ بِمُحْسِن

    “Kuşkusuz, Ömer Hz. Fatıma’ya bir tekme vurarak, Muhsin adındaki çocuğunu düşürdü!”[19]

    13- Abdulfettah Abdulmaksud ve “el-İmam Ali” kitabı:Abdulfettah, vahiy evine baskın konusunu, kitabının iki yerinde işlemiştir. Biz burada sadece birisini zikretmekle yetineceğiz:

    وَالّذي نَفْسُ عُمَرَ بِيَدِهِ، لَيَخْرُجَنَّ أَوْ لاَحْرَقَنّها عَلى مَنْ فيها...! قالَتْ له طائفة خافت اللهَ ورَعَتِ الرَّسولَ في عقبه: يا أباحَفْص، إِنَّ فيها فاطِمَةَ...»! فَصاحَ: لايُبالي وَ إن...! وَ اقْتَرَبَ وَ قَرَعَ الْبابَ، ثُمَّ ضَرَبَهُ وَ اقْتَحَمَهُ... وَ بَدالَهُ عَليّ... وَ رَنَّ حينَذاكَ صَوْتُ الزَّهْراءِ عِنْدَ مَدْخَلِ الدّارِ... فَإنْ هِيَ إلاّ طَنينَ اسْتِغاثَة...

    “Ömer, dedi ki: “Ömer’in canı elinde olana and olsun ki ya dışarı çıkarsınız ya da içindekilerle birlikte yakacağım…! Allah’tan korkan ve Resulullah’tan sonra neslinin hürmetini koruyan bir grup dedi ki: “Ey Ebu Hafs! Fatıma bu evdedir.” Ömer pervasızca bağırarak “O da olsa fark etmez…!” dedi. Sonra eve yaklaştı ve kapıyı çaldı. Sonra kapıyı vurarak içeri girdi… Sonra Hz. Ali ortaya çıktı… Daha sonra Hz. Fatıma’nın sesi evde yankılandı… Bu ses yardım isteme sesinden başka bir şey değildi…”[20] Bu konuyu “Mukatil İbn-i Atiyye”nin “el-İmametu vel-Hilafe” isimli kitabında geçen bir hadisle kapatıyoruz. (Bu konuda söylenecek daha birçok şey olmasına rağmen):Bu kitabında şöyle yazmaktadır:

    إنّ أبابكر بَعْدَ ما أَخَذَ الْبَيْعَةَ لِنَفْسِهِ مِنَ النّاسِ بِالإرْهابِ وَ السَّيْفِ وَ الْقُوَّةِ أرْسَلَ عُمَرَ وَ قُنْفُذاً وَ جَماعَةً إلى دارِ عَلىّ وَ فاطِمَةَ(عليهما السلام) وَ جَمَعَ عُمَرُ الْحَطَبَ عَلى دارِ فاطِمَةَ وَ أَحْرَق بابَ الدّارِ

    “Ebu Bekir, kendisi için halktan tehdit, kılıç ve zorla biat aldıktan sonra Ömer, Kunfuz ve bir grubu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın evine gönderdi. Ömer odun topla***** evin kapısını yaktı!...” Bu rivayetin devamında bazı tabirler kullanılmıştır ki kalem onları beyan etmekten acizdir! Bizi mazur görün! [21]Kaynaklar:[18] Murucu Zeheb, c. 2, s 301 Beyrut baskısı.[19] Mizanu’l İ’tidal, c. 1, s. 139 552. Sayı.[20] Abdulfettah Abdulmaksud, Ali ibn Ebu Talib, c. 4, s. 276-277[21] el- İmamet ve’l Hilafet, s. 160-161Dünya ve Ahiret kadınlarının hanım efendisi Fatimenin (sa) Gazabı Sünni Kaynaklarda1“Aişe diyor: Fatime Ebubekiri Fedek hadisesine göre gazaplandı (konuşturmadı) ve onunla vefat edene kadar konuşmadı ve Peygamberden sonra 6 ay yaşadı, vefat ettiyinde Ali onu gece defn etti ve Ebubekire izin vermemişdi ki, defnde iştirak etsin.”Kaynak:Muhemmed ibn İsmail Buhari “Sahih Buhari” c.5,sah.177, Beyrut çapı.

    2. “Fatime (sa) Ebubekire qazablandı ve onu konuşturmadı ve vefat edəne kadar onunla bir kelime bile konuşmadı. Ali (as) onu gece defn etti.”Kaynak:Beyhaqi “Sunenul-Kubra” c.6, sah.300, Beyrut çapı

    3.“Fatime (sa) vefat ettiyinde Ali (as) onu gece cenaze namazı kılıp defn etti ve Ebubekire haber vermedi ki, onun cenaze namazında iştirak etsin.”Kaynak:Müslim ibn Haccac “Sahih Müslim” c.3,sah.1380

    4. Aişe diyor: “Fatime Ebubekiri konuşturmadı ve vefat edene kadar onunla bir kelime bile alıp vermedi. Ve Peygamberden sonra 6 ay yaşadı, vefat ettiyinde Ali onu gece defn etti ve izin vermedi ki, onun cenazesine hazır olsun ve namaz kılsın.”Kaynak:İbn Esir “El-Kamil Fit-tarix” c.2,sah.126

    5. “Heqiqeten Ali Fatimeyi gece defn etti.”Kaynak:Muhemmed ibn Ebi Şeybe “El-Musennef” c.4,seh.141

    6. “Fatimeye Esma binti Umeys ve Ali meyyit kuslu verdi ve gece (Ali) onu defn etti.”Kaynak:Ebi Felah El-Hanbeli “Şezeratuz-Zeheb” c.1, sah. 15, Kahire çapı.

    7. “Fatimenin vasiyyetine göre, ona Ali (as) ve Esma meyyit kuslu verdiler. Ve Ebubekirle Ömer onun ölümünden haber bile vermediler ve Ali Fatimeyi gecə defn etdi.”Kaynak:Bilazeri “Ensabul Eşref” c.1,sah.405, Mısır çapı

    8. “Ona (Fatimeye (as) Ali kusul verdi ve ona (meyyit) namazı qılıb gece defn eledi.”Kaynak:Suyuti “Es-Suğurul-Basime” sahife 15, Bombey çapı, Hindistan

    9. “Benim nazarımda sahih (doğru) olan budur ki, hazret Zehra (sa) Ebubekirle Ömerden gazaplı halde vefat etmişdir. Ve hakiketen (hiç şüphesiz ki) o vasiyet etmişdir ki, o ikisi onun cenazesinde namaz kılmasınlar.”Kaynak:İbn Ebil Hedid Mutezili “Şerhu Nehcil-Belağə” c.6,seh.50

    Hz.Fatime (sa) Şehadeti hakkında Daha fazla bilgi edinmek isteyen arkadaşlar aşağıdakı kaynaklara Muracat edebilirler:1) “Sahih Buhari” c.5,sah.9; c.7,sah.87;2) “Tarih Yakubi” c.2, sah.115;3) “İkmalur-rical” sah.753.

    10. Hazreti Zehra (sa) Ebubekir ve Ömere hitaben diyor ki: “Hakiketen ben Allahı ve meleklerini özüme şahid tutarım ki, siz ikiniz beni qazablandırdınız, beni razı etmediniz, ona göre de Peygamberle (sas) görüştüyünüzde kati olarak ona sizin ikinizden şikayet edeceyim.”Başka bir yerde isə Hanım Zehra (sa) Ebu Bekire hitaben deyir: And olsun Allaha ki, mutlak her namazımda seni nifrin (lanet) edeceyim.Kaynak:İbn Kuteybı “Al-İmametu ves-siyasetu” sah.14 ve Muhammed ibn Yusuf Genci Şafei “Kifayetut Talib” bab 99:

    Acep bazıları, bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından naklettiğimiz bu açık ve net belgelere rağmen yine de sıkılmadan bu acı hadiseyi “Şehadet Hikayesi” olarak adlandırma cüreti gösterebilecek mi?! Aslında onların bu hakikatleri yok sayma girişimi olmasaydı biz de konuyu bu kadar uzatmayacaktık.Ümidimiz, uykuda olan insanların uyanması ve tarihin köşe bucağında zikredilen hakikatlerin saklanmaması ve inkar edilmemesidir.
  • Nihat Hatipoğlu

    Peygamberimiz (s.a.v.)'in cenazesi ve gömülmesi nasıl oldu?

    Hz. Peygamber (s.a.v.) 632 yılı Rebiul Evvel ayında pazartesi günü öğleye doğru vefat etti. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kısa bir hastalık evresinden sonra vefat etmesi Medine'de derin bir iz bıraktı. Peygamberimiz (s.a.v.)'in mescidi binlerce kişi ile doldu. İnsanlar şaşkınlık içindelerdi. Hatta Hz. Ömer "Kim Muhammed (s.a.v.) öldü derse öldürürüm" diye tehdit ediyor, tam bir şok hali yaşanıyordu.
    Hz. Ebu Bekir'in gelip cemaate hitap etmesi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in günün birinde vefat edeceğini bildiren ayeti okumasıyla (Ali İmran, 144) insanlar hakikati kabullenmek zorunda kaldılar.
    Şu konular sahabeyi meşgul etti;
    1- Hz. Peygamber (s.a.v.)'i kim ve nasıl yıkayacak.
    2- Hz. Peygamber (s.a.v.)'in cenaze namazını kim kıldıracak.
    3- Hz. Peygamber (s.a.v.) nereye gömülecek
    4- Devletin işini yürütmek için kim Halife olacak.
    Şimdi bu soruların nasıl cevaplandığına bakalım;
    KİMLER YIKADI?
    Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde O'nu kimin yıkayacağı konusu bir an için cevapsız kaldı. Aslında peygamberimiz yıllar önce Hz. Ali'ye 'Ben ölünce beni sen yıka' demişti. Hz. Ali, 'Ben ölü yıkamayı bilmiyorum' dediğinde ise Efendimiz (s.a.v.) 'Bu sana öğretilecek' buyurmuştu.
    Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefat ettiği yer, Hz. Aişe'nin odasıydı. Muhtemelen 20 metrekare civarında olan bu odaya sınırlı sayıda insan sığabilirdi. Odanın ortasında Efendimiz sedir üzerinde uzanmış üzerine de çizgili bir örtü ile örtülmüştü.
    CENAZE YIKANIRKEN İZDİHAM
    İçeri belli sayıda kişi alındı. Bunlar da genellikle ehl-i beyt; yani; Hz. Peygamber (s.a.v.)'in amca çocuklarıydı. Hz. Abbas, Hz. Ali, Kusem, Fadl, Üsame bin Zeyd ve eski hizmetçisi Şakran.
    Ancak bu 6 kişi içeri girdiğinde kapıda Mekkeli ve Medineli Müslümanlar izdiham oluşturdular. Medineliler; 'Biz onun dayılarıyız bizi içeri alın' dediler.
    Mekkeliler; 'Biz onun baba tarafından akrabalarıyız içeri alın' dediler. Bu izdihamın önüne geçmek. Ve küçük odaya o kadar insanı almak mümkün değildi.
    Hz. Ebu Bekir olaya müdahale etti ve "O'nun temiz vücudunu yıkamak ehl-i beytin hakkıdır. Onları rahat bırakın hiç kimse davet edilmeden içeri alınmayacak" dedi.
    Ancak Ensar ve Muhacirin bununla yetinmeyip Efendimizi yıkamak için içeri girmeye teşebbüs edip Hz. Ebu Bekir'le görüşmeye ısrar edince Hz. Ebu Bekir, "Hz. Abbas ve Hz. Ali ile görüşün" dedi. (İbn Sa'd, Tabakat) Israrlar dinmeyince Medinelileri temsilen Hz. Ali'nin müdahalesiyle Evs bin Havli içeri alındı.
    Kuyulardan getirilen sular sahabenin ellerinden taşınarak içeri alındı. Efendimiz bu sularla yıkandı. Hz. Ali hariç Efendimizin yıkanması işini yapan herkes gözlerini kapattı.
    Efendimizin üstündeki elbisenin çıkarılıp çıkarılmayacağı konuşulurken içeri bir ses girdi. Şöyle diyordu bu ses: "Peygamberi yıkarken elbisesini çıkartmayın." Öyle de yaptılar. Suyu elbisenin üzerinden vücuduna döktüler. Hz. Ali ise eline doladığı bir bezle Efendimizin vücudunu sıvazladı.
    NAMAZI KİM KILDIRDI?
    Efendimiz yıkanıp kefenlendi. Sedir üzerinde bırakıldı. Cenaze namazını kim kıldıracak konusu gündeme geldi. Hz. Ali, "O bizim dünyada imamımız, ahirette de imamımızdır. Kimse onun cenazesine imamlık yapmayacak" dedi. Ve buna uygun olarak önce ehli beyt erkek, çocuk, kadın ve yakınları tek tek girdiler içeriye ve tekil olarak -imamsız- namaz kıldılar. Sonra da diğer büyük sahabeler ve halkın geri kalanı erkek ve kadınlar gruplar halinde içeri girip cenaze namazını kıldılar. Bu hal bütün bir Salı günü devam etti. Böylece mübarek cenazesine binlerce tekbir getirildi, saatlerce O'na dua edildi. Sahabe, Nebilerine vefalarını gösterdiler. Son dini getiren Hz. Resulullah (s.a.v.)'in cenaze namazını binlerce kişi kılmış oldu.
    NEREYE GÖMÜLDÜ?
    Hz. Peygamber (s.a.v.) pazartesi vefat etti ve - Yakup, Said bin Mansur, İbn Huzeyme, Vakedi, Ahmed bin Hanbel, İbn ebi'd-dünya ve benzeri bazı alimlere göre Salı günü gece yarısına doğru gömüldü. Yani pazartesi vefat etti, Salı gecesi gömüldü. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Çarşamba gecesi gömüldüğünü söyleyen alimler de var.
    Efendimizin nereye gömüleceği de mescidi dolduran sahabe tarafından tartışıldı. Baki mezarlığı, Uhud meydanı veya benzeri yerler teklif edilmekle beraber hem Hz. Aişe'nin daha önce gördüğü bir rüya ve gerekse de Hz. Ebu Bekir'in peygamberimizden "Peygamberler öldükleri yere gömülürler" sözünü nakletmesi üzerine vefat ettiği odada gömülmesine karar verildi.
    Ebu Ubeyde ve Ebu Talha'ya mezar kazmaları (iki türlü mezar sistemi var. Lahd ve Şakk) için haber gönderildi. Ebu Ubeyde evinde bulunup getirildi ve o mezarı kazdı.
    GÖMÜLÜRKEN İZDİHAM
    Vakıdi'nin Ümmü seleme'den rivayet ettiği bir rivayet Efendimizin gömülmesi esnasında Peygamberimizin odası, mescid ve Medine'de olan çalkantıyı çok net resmediyor.
    İbn Ebu Sabre, Huleys bin Hişam'dan o da Abdullah bin Vehb'den O da Ümmü Seleme'den şöyle aktarıyor: Peygamberimizin vefatından sonra toplanmış ağlıyorduk. Uyuyamamıştık. Resulullah sedir üzerinde uzanmış yatıyordu. Onu (vefat etmiş olsa bile) aramızda görmekle teselli buluyorduk. Gecenin ilerleyen saatlerinde demir küreklerin sesini duyduk. Mezarın kazıldığını anladık. Biz feryada başladık. Bizim sesimizi duyan mesciddeki sahabeler de feryada başladılar. Medine tek ses olmuş yüksek sesle ağlıyordu.
    Bilal ezan okumaya başladı. 'Eşhedu enne Muhammeden Resulullah' cümlesine gelince ağlamaya başladı. Ezana devam edemedi. Bizdeki hüzün daha da arttı. İnsanlar Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mezarına girmek için hücum ettiler. İçeridekiler odadaki izdihamı azaltmak için kapıyı kilitlediler. Yarabbi, bu nasıl bir musibettir. (El Bidaye ve'n - Nihaye, 8/111; Kastelani, Mevahib)
    MEZARINA GİRENLER
    Hz. Ali, Kusem, Fadl, Şakrandı. Diğer sahabeler ise dışarıda toprağı tesviye ediyor, dua ediyor ve bir kısmı da toprağa su döküyorlardı. Kısacası Medine ve civar merkezlerden gelen sahabe, Efendimizin cenazesinde hazır bulundular. İbn Ümmü Maktum 'Muhammed ancak bir peygamberdir' ayetini okuyup duruyor, insanları teselli ediyordu.
    Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve diğer tanınan zatlar da yıkama, gömülme, kefenlenme gibi bütün detaylarla ilgilendiler. Aynı zamanda ümmetin başsız kalmaması halife seçimi ve fitneye zemin bırakmamak için de Benü Sakife'de gelişmeleri yakından takip etmişlerdir. Çünkü Efendimizin vefatı üzerine dinden çıkma - irtidat- olayları haberleri gelmeye başlamıştı.
    GÖMÜLDÜKTEN SONRA
    Erkek cemaati cenazeden dönünce Medinenin kadınları efendimizin odasına girdiler. Hz. Fatıma'nın Hz. Enes'i görünce söylediği söz çok etkileyiciydi: Ey Enes! Efendimizi gömmeye - toprağa koymaya- nasıl gönlünüz razı oldu. Efendimizin vefatı sahabe efendilerimizi derinden sarstı. Bugün bile O'nun vefatından bahsederken aynı duyguyu yaşıyoruz.
    SEVGİ MERSİYELERİ
    Hz. Ali, Hz. Erva, Hz. Atike, Hz. Safiyye, Hz. Fatıma, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ebu Süfyan, Hassan bin Sabit, Ka'b bin Malik, Züeyb el-Hüzeli, Hind bin Haris, Hind binti Üsase, Atike binti Zeyd, Ümmü Eymen ve daha yüzlercesi Efendimizin vefatı üzerine mersiyeler söylediler. (Vefaul Vefa, Semhudi, Kastalani, Diyarı Bekri, İbn Sa'd, İbn Seyyidün-Nas, İbn Hişam)
    SON SÖZ
    Peygamberimizin vefatından gömülmesine kadar olan sürede (iki gün) sahabe efendimizi bir an bile yalnız bırakmadılar. Hz. Ali, ehli beyt, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Talha başta olmak üzere bütün sahabe mescid ve evlerinin arasını an be an mekik dokudular. Sahabenin büyükleri de hem cenazeyle ilgileniyor ve hem de müminlerin başsız kalmamaları için Sakife'de halifelik görevini - seçim- düzenliyor ve hem de dinden dönme hareketlerine nasıl tavır alacaklarını planlıyorlardı.
    Mevlam hepsinden razı olsun.
  • Süleyman Kösmene

    Evlâdın babasına karşı hakkı var mıdır?

    Ahmet Battal: “Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Münakaşa haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâvâ etsin. Pederini haksız görse de ona isyan edemez.” (Sözler, s. 718) cümlesini İslâm hukuku ile temellendirebilir misiniz?”

    ÖDENEMEZ HAKLAR 
    Bediüzzaman Hazretleri’nin bu tesbiti Kur’ân’ın, hadislerin ve bu iki temele göre İslâm hukukunun yorumunu ve hükmünü ihtiva ediyor. 
    Öncelikle anne ve babaya itaat ve iyilik etmeyi emreden Kur’ân’dır. Kur’ân anne ve babaya “öf!” demeyi bile yasaklıyor. 1
    Peygamber Efendimiz de (asm)  birçok hadislerinde anne baba hukukunun önemini vurguluyor. 2
    Anne ve babanın çocukları üzerinde neredeyse ödenemez hakları vardır.
    Annesini omuzunda taşıyarak Kâbe’yi tavaf ettiren bir sahabe, Resulullah’a (asm) gelerek:
    “Ya Resulallah! Annemin hakkını ödemiş oldum mu?” diye sordu.
    Resulallah Efendimiz (asm) şöyle buyurdular:
    “Hayır! Bu yaptığın, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil!”
    Keza Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) baba hakkında da şöyle buyurdu:
    “Çocuk, hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur da satın alıp hürriyetine kavuşturursa hakkını öder.” 3
    HAKLAR VE SINIRLAR  
    Peygamber Efendimiz (asm) bir hadislerinde:
    “Çocuklarınız sizin kazancınızın en temizlerindendir. Siz de evlâdınızın kazancından yiyin.” 4 
    Bir diğer hadislerinde de: “Sen ve malın babana aittir,” 5 buyurmuşlardır.
    Anlaşılan o ki, evlât kazancından anne ve babasını ne kadar da faydalandırmış olsa, anne ve babasının hakkını yine de ödeyemeyecektir. Bununla beraber, evlâdın malından yararlanmada nafaka ölçüsü esas alınmıştır. İslâm hukukunda evlâdın kazancı, nafaka ölçüsünü aşmamak şartıyla, anne ve babaya helâl sayılmıştır. Anne ve babanın ihtiyaç halinde nafakasını temin etmek, hukuken evlâtların boynunda borçtur.
    Anne-baba fakir olur ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada sıkıntı içine girerse, ihtiyaçları ile sınırlı kalmak kaydıyla, çocuğunun malından ve kazancından istifade edebilir. Hatta böyle bir durumda çocuğundan izin alması gerekmediği gibi, daha sonra karşılığını ödemekle yükümlü de değildir. 6
    Fakat hukuk böyle dese de, gerek ihtiyaçları konusunda evlâdı ile başlangıçta istişare etmesi, gerekse sonradan durumunu düzeltirse evlâdına geri ödeme yapması kereme, fazilete ve şefkate daha uygundur.
    Eğer anne ve baba kendi nafakasını temin edebiliyorsa, kendi kazançları kendilerine yetiyorsa, bu durumda evlât onlara kazancından yararlandırmakla yükümlü değildir. Yükümlülük, ihtiyaç ölçüsüyle sınırlıdır.
    ALLAH’IN RAZI OLDUĞUNA SEN DE RAZI OL 
    Bu hükmün su-i istimal edilmesi, yani ihtiyaç yoksa israfa girerek evlâdının malından alması ise caiz olmaz.
    Ebu’d-Derdâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (asm) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dâhil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu bildiriyor. 7
    Bir genç Hz. Ebu Bekir’e (ra), “Ya Emire’l-Mü’minîn! Babam malımın tamamını almak istiyor.” diye şikâyet etti.
    Hz. Ebu Bekir (ra) adama oğlunun malından ancak ihtiyacı kadar alabileceğini söyledi. 
    Adam: “Hz. Peygamber, ‘sen ve malın babana aittir’, buyurmuyor mu?” deyince, Hz. Ebu Bekir (ra):
    “Resulullah senin nafakanı kastetmiştir, nafakan kadar alabilirsin. Allah’ın senin için razı olduğuna sen de razı ol!” dedi. 
    Dipnotlar:
    1 -İsrâ Sûresi: 23-24. 
    2- Bakınız: Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1 
    3- Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 6. 
    4- Ebü Davud, “Büyü”, 77; Nesai, “Büyü”, 1; İbn Mace, “Ticaret”, 64; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, ll, 179, 214; V1,41, 173, 201, 202. 
    5- İbn Mace, “Edeb”, 2; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, ll, 179, 204, 214. 
    6- Kasani, Bedai ‘u‘s-sanai’, Kahire 1327-28/1910, IV, 30. 
    7- Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 9.

    YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
  • Bu ümmetin anneleri nereye gidiyor Allah aşkına?
    Atalarının o güzel "islami" örfleri nelerine yetmedi ki son bir kaç yıldır tuhaf tuhaf şeyler ürettiler..
    Bakın benim bu sözlerim cahillere değil bilakis "İslami düğün(!) yapıp, Asr-ı saadet misali yuvam olsun diye nikahtan keramet bekleyen Müslümanlara! "
    Allah Rasulu kızlarına nikah yaptığında "Gücü neye yetti ise" misafirlere de o kadarını yedirdi..
    Fakat kimse haşa onu ayıplamadı,abes görmedi..
    Oysa bugünün babaları sırf yarısı çöpe gidecek yemekler dağıttırıp kredi ile düğün yapmaya kendini mecbur hisseder hale geldi.
    Çünkü akraba ve konu komşu denilen bir güruh, insanların başına dert oldu..!
    Bu durum Müslüman ahlakına sığar mı soruyorum sizlere?
    Daha en başından "elalem ne der?" Putu ile insanı faize sürükleyen bir nikahtan keramet beklenir mi?
    Ne kerameti bela olur bela!
    Avrupa "düğün böyle olur" diye paketleyip önünüze ne koysa sizde aynısını islami bir kılıfla yapmaya çalışıyorsunuz.
    Kaldı ki onlar kiliselerinde sade bir nikahla evlenirken, gelde bizimkilere kabul ettir bakalım.
    Bugün 20-30 bin liraya 5 saatlik salon kiralayan birinin yakasında çok el olacak ahirette buda böyle biline..
    6 saatlik kirası 3 milyar olan gelinliğin bedeli ile Arakan'da 3 su kuyusu açılabileceğini biliyor musunuz?
    Ama yok kızımız bi kere evleniyor(!)
    O çocuklarda bir kere ölüyor zaten derim bende size..
    Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?
    Bunu söyleyen iman ettiğiniz Rasulullah değil mi?
    Her türlü israf yapılır, sonra ortada iki semazen döner, birde o an kimsenin dinlemediği iki ayet okunur alın size İSLAMİ DÜĞÜN..
    Tabi bunun birde düğün sonrası hezimeti var.
    Mesela;
    İslamı benimsemiş bir kadının ne işi olur misafir odası ile? Ayda bir misafir gelecekte görecek diye her hafta temizliğini yaptığı, dağıtmasınlar diye çocuklarını sokmadığı,insanlardan daha değerli eşyaların bulunduğu bir oda..
    Hiçbir zaman anlamadım/anlamayacağım oturma odasının ortasında bardak tabak dolu olan gümüşlük ne işe yarar? Bardak dediğin mutfakta olur,ihtiyaç halinde kullanılır. Salonda tozlanan bardak tabaklar hakikaten ihtiyaç için mi yoksa gelen görsün diye konulan riya kokulu bir gereksinim mi?
    O muhteşem kristalleri salonunda sergilemek kişinin nefsini tatmin etsede gerçekten bu İslam medeniyetinde çok ayıp birşeydir,marjinallik değil bilakis görgüsüzlüktür.!
    Kadife kılıflı sandalyeler, üzeri mumlarla dolu tamda yahudi usulu çektikce uzayan masalar. Evde dolaşacak,çocukların oynayacağı alan yok her yer eşya dolu..
    Sonra niye ruhum bunalıyor diye doktor doktor geziyorsunuz..
    Sizin evinizde "size" yer kalmamış ki,elbette bunalırsınız.
    Ev misafire göre döşenmiş..
    Bu evde misafir mi yaşıyor, yoksa siz mi?
    Neden herkes sizi tebrik etsin diye ziyan ediyorsunuz bu güzel ömrünüzü?
    Hiç düşünüyor muyuz acaba Rabbimiz rahmetle bakıyor mu şu evlerimize?
    Bizim ne işimiz olur bilmem kaç parçalık yemek takımları ile..
    Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım;
    Günlük yemek takımı, misafir yemek takımı..
    Günlük bardak takımı, misafir bardak takımı..
    Günlük çatal takımı, misafir çatal takımı..
    Yazdıkça yazarım gelmez bunun sonu..
    Hangi gün, hangi saat kandırıldık biz?
    Neyi çaldılarda bizden,verdiler bu çirkin algıları?
    Peygamber ve ashabı öyleydi böyleydi diye her mevlütte ağlaşıyoruz ama bilmiyoruz ki 100 kişide olsalar hepsinin eli aynı kaba uzanıyordu.
    Ashabın 300 parçalık porselenleri yoktu.
    Ama Vallahi isteseler olurdu!
    Allah "altından dağları" peşlerinde sürütmez miydi dileselerdi? Ama onlar dünyaya ve içindekilere tenezzül dahi etmediler..
    Hiç içinizden geçirmeyin ki:
    - Ama Peygamber zamanında fakirlik vardı alamıyorlardı,yapamıyorlardı.
    Güya siz çok mu zengin kadınlarsınız..?
    Her işiniz borçla krediyle olmuyor mu?
    Borçla insan mutlu olurmu bu nasıl psikoloji bozukluğudur.
    Gerçekten zihnimizle oynuyorlar hanımlar.
    Aslında elimizdekilerle yetinsek,bizden daha mutlusu olmayacakken; Her düğün damadı boğazına kadar borca sokarak yapılıyor benim Müslüman ülkemde..
    Misafirler, perdeyle halının uyumunu görsün diye bir adam borca sokulur mu?
    Siz hiç sevdiğinize merhamet etmez misiniz?
    Yazık değil mi sizi Allah'tan emanet olarak alıp, zaten sizin sorumluluğunuz ve namusunuzu korumak için ezilecek olan adamı birde saçma sapan eşya, altın, milyarlık gelinlik borçları ile çıkmaza sürükleyeceksiniz?
    Ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen adamda, akşam size çiçek alma isteği olur mu?
    Aklına hoş şiirler gelir mi?
    Yada sizin yüzünüze bakınca ferahlık bulur mu?
    Burası alice harikalar diyarı değil kızlar kendinize gelin!
    Rasulullah'ın karnına taş bağlatan,Ebu Bekir'in evinde bir çömlek bırakmayan, Musab bin Umeyr'i kefensiz gömdüren dünya!
    Ama pardon!
    Siz bir kere evleniyorsunuz!!!
    Tamda bunu anlatmaya çalışıyorum. Madem bir kere evleniyorsunuz. Öyleyse, kırılacak ve eskiyecek iki parça çaput için hürmetinizi ve sevginizi yok etmeyin!
    Siz yatağa kalbi kırık girip, sofraya gönülsüz oturup, muhabbetinizi yok ettikten sonra inanın evinizin kusursuzluğu sizi ısıtmaz.
    "Aişe'n olayım" demeyi biliyorsanız, dünya da rahat etmeyeceğinizide bilin!
    Çünkü Rasulullah'ın hiçbir hanımının sizin gibi kusursuz birbiri ile uyumlu eşyaları olmadı.
    Bu mübarek kadınlar perdelerle uyumlu, koltuklarla bezenmiş, yumuşacık halılar da gezmedi.
    Bilakis Fatıma annemiz evlenirken, evin içine yumuşak çöl kumu serptiler ki evde gezerken ayakları acımasın..
    Ne babasını zorladı ev eşyası için, nede kocasına:
    - Ben kirada oturmam bana ev al Ya Ali! Dedi..
    Bu yüzden " Zehra" dediler Fatıma annemize yani "Çiçek"
    "Kübra" dediler Hatice annemize yani "Büyük"
    "Hümeyra" olmuştu Aişe annemiz efendisine yani "Güldüğünde kırmızı yanaklı olan"..
    Nasıl güzel vasıflar,nasıl hoş lakaplar.. Nasıl sevildiler nasıl kıymet gördüler!
    Çünkü onların kocaman yürekleri vardı ki; aşka hürmetleri, Allah'a itaatleriyle dolup taşmıştı.
    Zerrece tenezzülleri yoktu bizim bugün uğruna haramları helal saydığımız dünya metaına..
    Son olarak diyorum ki:
    -Sen kocanı kamçılarken dünya yarışında, cennetin kadınları bunca yokluk içinde yinede "benden razı mısın?" Diye dert yandı kocalarına.
    Aişe annemizin malı mülkü olan bir kocası yoktu ama o öyle bir kadın oldu ki, Rasulullah son vakitlerinde:
    -Cennette sana kavuşacağım ya, ölüm bile güzel geliyor ya Aişe" diye fısıldadı son nefesinde karısının kollarında..
    İşte asıl Mülk böyle bir kadın olup,geçip gitmektir bu dünyadan..
    /Yağmur Mirzayeva/
  • Sahabilerden onu, henüz kendileri hayatta iken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından cennete girmekle müjdelenmiştir. Bunlara 'el aşeretü'l mübeşşeretü' (Cennetle müjdelenen on kişi) adı verilir. Bu sahabiler şunlardır:
    Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Sad bin Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Said bin Zeyd (Allah onlardan razı olsun)
  • "Kim âzalarının kötü işlere bulaşmasına razı olursa kalbine pişmanlık ağacını ekmiş olur."

    Ebu Bekir el-Verrâk(rah.)