"... Ben buraya, Allah şahit düşe kalka, bata çıka, serapa kusur, serapa hata zor geldim. Ben buraya bıçak ağzında yürüye yürüye, sehiv secdelerinde bike yanıla yanıla, mahya kandillerinin düşeceğinden korka korka geldim. Yanımda yöremde bir yığın başıbozuk yeniçeri, nihayette bir sahte derviş vardı. Hangi evliyanın yanından geçip gittiğimi fark etmedim.
Susuzluktan yandığımda içtiğim suyun bengisu, ölüm döşeğindeyken kapısına düştüğüm doktorun Lokman olmadığını anladığımda dünyanın cennet olmadığını öğrendim.
Düştüğüm kuyulardan çıkarken her defasında daha zorlandığımı, bu kuyulara hiç düşmeyenlere hem imrenip hem içerlediğimi anlatayım derken lâl kesildim.
Ey benim... Eksik kalbim. Ben bütün dünyaya küstüğümde, umurumda değil, keşke dünya da bana küsseydi. Ama küsmedi.
Sönmüş ateşi yaşmağımın tülüyle tutuşturamadım, ırmaktan sepetle su taşıyamadım, karaya oturmuş gemiyi İpek kuşağımla yüzdüremedim. Taşlara da kırıldım, göklere de incindim. Yani ben buraya yana yana, kanaya kanaya geldim. Selamlar olsun ben geldim.
... Bir yandan soluklansam diğer yandan boğuluyorum, sağ yandan onarılsam sol yandan yıkılıyorum."