• 112 syf.
    ·1/10
    Edebî anlatım ve tasvir olarak karşılaştırılabilecek bir çok eserden daha iyi, bu anlamda gerçekten çok başarılı. Ama bu mudur olması gereken? Hatırlarsanız açlıktan kemikleri görünen bir çocuk ve arkasında onun ölümünü bekleyen bir kuş fotoğrafı vardı. Sonradan çeken de kurtarmadığı için intihar etmiş deniyordu. Şahane bir poz olarak tarihe geçti hatta. Bizler insan olarak vicdan sahibiyiz görüyorum ki bu yüzyılda onuda kaybetmiş bazıları. Resimdeki çocuğu kurtarmak yerine sanatsal övgüler düzen, milyarca liralık sanatsal atölyeler peşinde koşupta akşama obezite haplarını kullanmak zorunda kalan hareketsiz elinde bu kitabı tutmuş arkadaşlar. İnsan bazı şeylere karşı çıkmalı bazı şeyleri kaybetmemek uğruna. Özellikle de sanat dediğimiz şey bunun ana kaynağı olmalı. Şimdilerde müzelerin bile gelir kaynağı, bir sanatçının dışkısının dahi milyarca dolara satıldığı bir yüzyılda sanat kurtuluş penceresinden ziyade kapitalizmin penceresi olmuş malasef. Tecavüzü, tacizi vs. her türlü pisliği betimlemek de sanat olmuşken. Vicdanını kaybedip methiyeler düzmek ne kadar mantıklı? Ne için okuyoruz? Ne için okumalıyız? İnsanın ideallerinin olmaması mı gerekir, sırf birileri yanlış yapmakta üstün oldu diye.
  • 272 syf.
    ·5 günde·4/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabı, aynı zamanda diğer kitaplarında da anlatımı böyle ise okuduğum son kitabı olmaya aday. Bu cümleye açıklık getirmek gerekirse yazar anlatım bakımından sade, akıcı bir dil kullanmış, okurken, konuyu anlamakta zorlanmadım. Sadece cümlelerin basitliği, edebi dilden uzaklığı beni memnun etmedi. Konu olarak ilginç, dikkat çekici, daha önce farklı bir kitapta örneğine rastlamadığım daha çok bilim-kurgu olarak adlandırabileceğim bir seçim yapılmış. Okurken sıkılmadım ama merak uyandırıcı da bulmadım. Belki bilim-kurgu seven okuyucular için doğru bir tercih olabilir, benim için değildi.
  • 64 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    #kitapyorum
    #satrançustasıdonsandalionunromanı
    #migueldeunamuno
    #2020
    -73.kitap
    #sayfasayısı 63
    Otobiyografi tarzında yazılan eseri elinize almanizla bitirmeniz bir oluyor.mektuplarla anlatım tarzı unamuno 'nun biraz daha ele alması ile ortaya çıkmış.satranç oynayan birinin karşısındakinin hiç bir durumunu merak etmemesine anlam veremedim.yada biz işimize bakmalıyız.kitap için kötü demek olmaz.edebi yönden zengin diyebiliriz.
    Kitapla ve sağlıcakla
  • 222 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    Acaba diyorum her kitabı orijinal kendi dilinde mi okumak gerekir? Özellikle alfabesi ve yaşam tarzı Türkçe’den ve Türkiye’den farklı olan ülkelerin kitaplarını çevirmek çok zahmetli bir iş. Bu yüzden kitabı okurken bazı noktalarda çok düşündüm. Anlayamadığım noktalar oldu. Benim için en büyük dezavantaj buydu.

    Gelelim kitap yorumuna: Açıkça itiraf etmem gerekir ki ilk defa bir Puşkin kitabı okudum. Zaman zaman kitap içerisinde “Türk” ifadesi geçiyor ve nedense kitapta cılız bir anlatım yapılmış. Yani Rus ordusu çok kuvvetli ve Türk ordusu çok zayıf gibi bir algı var. Daha öncelerinde Rus edebiyatını incelerken sınıf farklılıkları ile ilgili edebi eserlerin yoğunluğunu farketmiştim. Bu kitapta da yine aslında aynı konu işleniyor. Yüzbaşının kızı ile kitabın kahramanının arasındaki aşk aslında biraz ikinci planda. Daha çok bu sınıfsal farklılıkların anlatımı ve kitabın kahramanının iç dünyasını okuyorsunuz.

    Net bir şekilde kitap ile ilgili düşündüğüm şey şudur: Kitabı gerçekten anlayarak okumaya çalışmak! Sakin ve üzerine düşünerek. Yoksa gerçekten okurken sıkılabilir ve bırakmak isteyebilirsiniz.
  • Daha genel bakarsak modernist edebi metnin tipik özellikleri, çok yönlü bakış açıları, kesik ve süreksiz anlatım, parçalı yapı, genel melezleme ve bir ahlâki (ya da yazar) merkezin noksanlığı olarak sayılabilir.
  • 321 syf.
    W.H.Hudson’ın bu eserini ilk okumaya başladığım anda aklıma gelen kitap, 2013’te kaybettiğimiz 1930 Nijerya doğumlu, İngiliz edebiyat profesörü Chinua Achebe’nin ödüllü ve muhteşem “Parçalanma” (Things Fall Apart) isimli romanı oldu. O kitapta da Batının Doğu medeniyetlerini sömürme mücadelesi, Kongolu yerli halkla sömürgecilerin kora kor mücadeleleri, cehalet ve din sarmalı ile sonu hüsranla biten bir isyan anlatılıyordu.

    Öncelikle Aylak Adam Yayınlarını, bu eseri Türkçeye kazandırdıkları için kutluyorum. Kanımca, çok doğru bir kitap ve çevirmen tercihi yapılmış. Çevirmen Şaziye Çıkrıkcı’nın da eli dert görmesin. Son derece akıcı bir Türkçeyle neredeyse hatasız bir çeviri yapmış sağolsun. Okuyucuyu kitaba adeta tutkalla yapıştırmak için elinden gelen tüm çabayı göstermiş. Unutmadan, kitapta yedi-sekiz tane dizgi hatası gördüm, umarım yeni baskıda düzeltilir.

    Yazar Hakkında

    W.H.Hudson (William Henry Hudson), 1841 Arjantin doğumlu ama aslında İngiliz-İrlanda kökenli bir kuşbilimci (ornitolog) ve yazar. 1874 yılında yerleştiği İngiltere’de 1922 yılında ölene dek yaşamış. Birkaç romanının dışında verdiği tüm eserler kuşbilimi ve doğa ana üstüne. The Purple Land ve bu incelediğim Green Mansions – A Romance of the Tropical Forest en önemli ve çokça bilinen iki eseridir.

    Roman Hakkında

    Anlatılanlar, hem bilimsel konular hem de oldukça gizemli bir sevdanın hikâyesi. Romanın sonu ile ilgili kopya vermeden, size romanı şu şekilde özetleyebilirim:

    1887 yılında, İngiltere Georgetown’da, herkes tarafından tanınan ve yine herkesin kalbini kazanmış olan çok zengin Venezüelalı yaşlı bir göçmen yaşamaktadır. Kendisine herkes “Bay Abel” demektedir. Tam adı: Bay Abel Guevez de Agensola’dır. Yaşlı Abel’in, bir de Anglo Sakson-İngiliz genç dostu vardır. Edebi ve bilimsel anlamda dopdolu bu iki sırdaşın aralarından su sızmaz. İkisi hemen her gün, “konuşmaktan günü yorgun düşürürler”. Bir gün Abel, genç dostuna ters davranır ve araları açılır. Kısa bir süre sonra Abel yaptığı hatanın farkına varır ve genç dostuna, bu saldırganlığının kaynağı olan ve genç yaşlarında ülkesinden buraya, İngiltere’ye göç etmesinin nedeni olan trajik ve bir o kadar da mistik hikâyesini anlatmaya başlar…

    Bundan tam 20 yıl önce, 23 yaşındaki Bay Abel, İngiltere’ye ayak basmadan bir-iki yıl önce, Ülkesi Venezüelada çok zengin, Caracaslı saygın bir siyaset adamıdır. Kâğıt üzerinde cumhuriyet ile yönetilen; ülkenin fiziksel şartlarıyla ulusal yapısına uygun, devrimlerle şekillenen küçük grupların yönetimindeki bir ülkedir Venezüela. Lakin Bay Abel, dâhil olduğu ve hükümete karşı olan bir komplo yüzünden tüm mallarına ve unvanlarına devlet tarafından elkonulunca çareyi ülkenin derinliklerine, yerli halkın yaşadığı topraklara kaçmakta bulur ve sersefil bir hayat yaşamaya başlar. Kua-Ko isimli bir yerliyle Parahuari dağlarına bir yolculuk yapar. Runi isimli bir yerlinin şefliğini yaptığı Tanrıtanımaz bir köye yerleşir ve bu beyaz adam kendini tüm kabile mensuplarına sevdirir (burada şunu belirtmeliyim; yazarımız Hudson; kuşbilimi, doğa ve coğrafya uzmanlığı bilgilerini bu romanında mütemadiyen konuşturmaktadır; inanılmaz güzel ve düzgün hayvan-bitki-iklim-coğrafya tasvirleri bize adeta sinematografik bir belgesel havasında sunulmaktadır roman içerisinde).

    Parahuari yerlilerinin avlanmaya dahi gitmediği bir ormana merak salar kahramanımız Abel. Kimselere haber vermeden ormanı ziyaret eder sık sık. Bir gün ormanın gizemli perisi, Didinin kızı yani şeytan ile tanışır. Daha doğrusu onun melodik sesini duyar önceleri. Sonra da zatıyla tanışır. Bu tutarsız cadı kız, kahramanımızın gönlünü çalar. Ormandaki vahşi hayvanlarla mucizevi bir ilişki içinde olan Didinin kızı -aslında adı Rima’dır- Abel’ı kendine sırılsıklam aşık eder. Abel, Rima için kutsal ama kutsal olduğu kadar da çok zor uzun bir yolculuğa çıkmaya razı olur. Lakin şef Runi ve cesur, cesur olduğu kadar da cahil kabile savaşçısı Kua-Ko ile diğer tüm yerliler, İspanyolca ve yerli dili bilen, zeki ve laf cambazı beyaz adam Abel’ın ormandaki efsunlu kıza tutulmasına müsaade etmemek için ellerinden gelen hemen her şeyi yapmaya hazırdırlar…

    Son Söz

    Bireyin, kendini tutkuyla adadığı ve hayati amaç edindiği meselelerde yoluna taş koyan ya da canından çok sevdiklerine yan gözle bile bakan kişi ya da topluluklara, kadın-erkek-çocuk-hayvan gözetmeksizin ne denli kin duyup zarar verebilme kabiliyetine sahip olduğunu, insanın cinnet anında; tüm eğitim-bilgi ve birikimi yok sayıp, bir kediden nasıl vahşi bir kaplana dönüşebildiğine bu romanda bir kez daha şahit olacaksınız.

    Yazarın inanılmaz güzel anlatım tekniği, çevirmen Çıkrıkcı’nın da güzel Türkçesiyle bu değerli romanı herkesin okuması dileğiyle…

    Süha Demirel, İstanbul, 28 Haziran 2014.

    Not: Bu incelemem, 11 Temmuz 2014 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayınlanmıştır.

    ***

    Romanın Künyesi:

    Bir Zamanlar Çok Uzaklarda
    W.H. Hudson
    Aylak Adam / Roman Dizisi
    Çeviri: Şaziye Çıkrıkcı
    Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce)
    321 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 12 x 19 cm
    İstanbul, 2014
    ISBN : 9786054849215
  • 110 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Her bir satırını heyecanla okuduğum bu eserde kimi anlatmalıyım bilemedim doğrusu..
    Hayranlık bırakan üslûbu ile Nurettin Topçuyu mu, yoksa tarihin bizlere bıraktığı en güzide insan olan ve bahsi edilen Âkifi mi??

    Mehmet Âkif i tanımak isteyenler mutlaka onu bir de Nurettin Topçu'dan dinlemeliler diye düşünüyorum.
    Çünkü Âkif gibi ömrünü imanla, vecd ile, merhametle, hakikatin izinde geçirmiş olan bir şahsiyeti ancak ve ancak Nurettin Topçu gibi edebî, derin, inanç dolu bir üslûba haiz bir mütefekkir anlatabilir.

    Bu eserde Âkif'in şahsi hayatına, sanatına, inanç dünyasına, şiir anlayışına ve isyanına şiirsel bir anlatım ile tanık olacaksınız...
    Ruhunuza dokunacak bir eser;))))

    "Âkif, yalnızca yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en yükseklerde duran terennümcüsüdür."