• 1552 syf.
    ·9/10
    On dört yıllık bir esaret, kayıp bir gençlik, solmuş bir aşk
    ve edilmiş bir intikam yemini…

    Alexandre Dumas’nın 1844 yılında basılan Monte Cristo Kontu adlı romanı 1552 sayfa olup iki ciltten oluşmaktadır ve böylesine uzun ama su gibi akıp giden bir romanı okumaya başlamak, ortada bir heves veya edinilmiş merak uyandırıcı yorumlar yok ise yıllar sürebilir. Monte Cristo Kontu’nun hâlâ kütüphanelerde, sahaflarda ve satın alınmayı bekler şekilde raflarda durması içimi bir hüznün kaplamasına sebep oluyor.

    Monte Cristo Kontu romanı için bir okuma hevesi uyandırmak istiyorsak hikayenin bir bölümünü anlatmak gerekir. Göz attığım diğer inceleme yazılarında da bu yola başvurulduğunu, kimilerinin giriş hikayesini fazla detaylı anlattığını, kimilerinin de en önemli yerleri es geçtiğini fark ettim. Ayrıca düşündükçe, hikayenin bir kısmını anlatmanın heves kaçıracak bir “spoiler” olmadığını, tam tersine merak uyandırması için gerekli bir şey olduğu kanısına vardım, zaten İş Bankası Kültür Yayınları basımında da tanıtım bölümünde aynı yönteme başvurulmuş.

    Marsilyalı bir denizci olan Edmond Dantés, daha on dokuz yaşında olmasına rağmen Pharaon adlı ticari bir geminin kaptanı olma yolundadır. Güzel nişanlısı Mercedes ile evlilik hazırlıkları yaparlarken aynı zamanda Edmond’un bu mutluluğunu kıskanan komşusu Caderousse, aynı geminin mühasebecisi Danglars ve Mercedes’e aşık olan Fernand da bir araya gelip şeytani bir plan yapmaktadır. Kurulan komplo sonucu Edmond nişan yemeğinin tam ortasında tutuklanır ve yargılanmadan, başsavcı yardımcısı Villefort’un menfaatleri doğrultusunda denizin ortasındaki bir adada bulunan "If Şatosu"nda zindana kapatılır. Onu oradan çıkarabilecek tek güç adalettir ve adaletin uygulayıcısı olan insanlar tarafından orada unutulur. Başarılı genç, ardında sevdiği kadını, zavallı yaşlı babasını ve doğup büyüdüğü kasabayı bırakıp hiçlikte kaybolmuştur.

    “Katalan mahallesinde tek bir ışık yanıyordu. Işığın geldiği yönü inceleyen Dantés bunun nişanlısının odasından geldiğini anladı. Bu küçük mahallede bir tek Mercedes uyumuyordu.”

    Ne babası ne de Mercedes Edmond’un nerede olduğunu öğrenebilir. Onu tanıyan herkes yıllar sonra onun hayatta olduğuna dair inancını kaybeder. Oysa Edmond’u hayatta tutan tek şey özgürlüğe ve dolayısıyla intikama duyduğu yoğun arzudur.
    Edmond Dantés denizin ortasındaki bu görkemli şatodan nasıl kaçıp özgürlüğüne kavuşabilir? On dört yıllık esaretten sonra neler değişmiştir? Herkesi bıraktığı gibi bulabilecek midir? Eğer bu soruların romandaki yanıtlarını okuyarak öğrenirseniz size sonrasında 1004 sayfalık muhteşem bir intikam öyküsü sunacaktır.
    Alexandre Dumas, size yalnızca nefes kesen ve iyi düşünülmüş bir intikam serüvenini değil, ayrıca mutluluğun değerini ve bedelini de bahşedecektir.

    “Kont bize insani bilgeliğin şu iki sözcükle özetlendiğini söylemedi mi?
    Beklemek ve umut etmek!”

    Sizi, Edmond’un davasını benimseyip yoğun bir intikam istenciyle sayfaları ardı ardına çevireceğiniz, beklenildiği gibi yalnızca kötülerin değil masumların da kaderinin değiştiği bu başyapıtı okumaya davet ediyorum.
  • 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 256 syf.
    ·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sabahattin Ali’nin, Kuyucaklı Yusuf’tan sonra okuduğum ikinci kitabı İçimizdeki Şeytan. Kitabı okumadan önce ve okuduktan sonra kitap hakkında yazılmış pek çok incelemeye göz attım, kitabın başında Selim İleri’nin önsözünü okudum. Ancak ben kitabın ana temasının ne bir dünya görüşünü savunmak ve iktidarı eleştirmek ne de bir aşk hikayesini anlatmak üzerine oturtulduğunu düşünüyorum.
    Öncesinde Kuyucaklı Yusuf kitabını okumuş olmam benim bu kitaba farklı bir gözle bakmamı sağladı. Bir an Yusuf atını sürüp İstanbul’a gitmiş ve orada Ömer adını alarak üniversiteye başlamış diye düşündüm. Olay örgülerinin birbiriyle ciddi benzerliği vardı. Kuyucaklı Yusuf’un köyde geçmesi, Sabahattin Ali’nin diğer iki romanınsa şehirde geçmesi bazı kişilerce bu kitaplar arasında derin fark olduğunu düşündürmüş ancak ben anlatılan hikayelerin temellerinde ciddi bir fark göremedim. Yusuf, Ömer olmuştu; Macide, Muazzez’in kuzeniydi; Macide’nin Emine yengesiyle Şahinde Hanım arkadaştı sanki.
    Kuyucaklı Yusuf’u okumuş biri olarak kitabın kırılma anını ve olayların tepe taklak gideceği yeri de öngörmek zor değildi. Macide ile Ömer’in alaturka müzik dinlemeye gittiği bölümde ‘bundan sonra Ömer ile Macide’nin hikayesi yokuş aşağı hızla inecek, her şey hızla bozulacak’ diyebildim. Açıkçası ilk başta Sabahattin Ali’ye biraz alınmama sebep oldu bu durum. Sanki içimizdeki bütün kötülükleri şarkılar başlatıyormuş, insanlar şarkı dinleyip eğlenmeye başladıklarında, ciddiyeti bıraktıklarında bozuluyorlarmış gibi bir görüntüye sebep oluyor bu olay örgüsü. Kuyucaklı Yusuf’ta da Şahinde alaturka müzikli eğlencelere katılmaya başladığı anda tanımlanan sahne ‘Muazzez sarhoş olmuş, erkeklerin kucağına oturuyor, öpücüklerden kaçmaya çalışıyor, insanlar bunun karşılığında Muazzez’ e bilezikler takıyor.’ Şeklindeydi. Bir an Sabahattin Ali’nin müzik ve eğlence düşmanı olduğunu düşünmeme sebep oldu çünkü benzer bir yaklaşımı Necip Fazıl’ın şiirlerinde de görmekteyiz (Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları) Ancak meyhanede Emin Kamil, İsmet Şerif ve diğerlerinin kavga ettiği sahnede Sabahattin Ali’nin ne demek istediğini daha iyi anlamaktayız. Aslında bu sahnede edebiyat hakkındaki görüşler müzik üzerinden benzetmelerle dile getirilmiştir. Birazdan çıkacak şarkıcı Leyla’nın sesi gayet güzeldir ancak şarkılar kötüdür. Bunun sebebi Türk ezgilerini alafranga bir havayla söylemesi, bunu yaparken alafranganın da alaturkanın da özelliklerine hakim olmaması ve ortaya hiçbir yere ait olmayan ve hiçbir şey anlatmayan bir eser çıkarmasıdır. Belki Türk aydınlarının o dönem yaptıkları da alaturka fikirleri alafranga bir havayla sunarak anlamsız ve uygulanamayacak fikirler beyan etmiş olmaktır. Kitabın başında lise müdürü ve Bedri’nin arasında geçen diyalogdaki gibi

    Müdür: Burası Almanya değil, siz Almanya’da bulunmuştunuz değil mi?
    Bedri: Hayır, Viyana’da.
    -Neyse, hepsi bir. Burası Avrupa değil. Gerçi Avrupa’ya benzemek istiyoruz ama yavaş yavaş.

    Burada müdür, daha konuştuğu kişinin nereden geldiğini bilmeyen, onu eleştirirken bile hata yapan, hatasını fark edince bütün batının aynı olduğunu söyleyerek bunu kapatmaya çalışan bilgisiz bir kişi konumundadır. Gerçi Avrupa’ya benzemek istemektedirler, ama yavaş yavaş. Benzemek istedikleri şeyi henüz anlamamışlardır, sevmedikleri bir hareket gördüklerinde bunun sebebinin Avrupa’ya vakitsizce benzemek olduğunu düşünerek gerçekten kültürlü kişilere saldırırlar. Bedri’ye Avrupa’nın ahlaksızlığını almış gözüyle bakarken kendileri Avrupa’ya benzemek isterler. Hiçbir düşünceyi sindiremedikleri ve görüşlerinin sınırlarını bilmedikleri için Türkçü bile olamazlar. Ancak görüşlerini, günlük hayattaki ufak kavgaları sebebiyle sevmedikleri kişileri karşı görüşlü göstererek düşman ilan etmek için kullanırlar.
    Kitapta karşıt görüşlü insanlar bu şekilde itham edilirken dikkat edilmesi gereken nokta Peyami Safa, Necip Fazıl ve diğer sağ görüşlü yazarlara benzetilerek kitaba eklenen karakterlerin Ömer’in arkadaşı konumunda olmasıdır. Nihat, Ömer’in başından beri görüşleriyle zıtlaştığı ve hiçbir zaman anlamadığı arkadaşı, bir iş için maddi kaynak lazım olduğunda bunu Ömer aracılığı ile temin eder. Aslında oturduğu yerden çeşitli dünya görüşlerini savunduğunu söyleyen ve fikri tartışmalarını rakı masasında yapanların arasında bir uzaklık yoktur. Bugün Nazım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın çocukları, Sabahattin Ali’nin ve Atsız’ ın takipçileri olarak karşı karşıya gelen sol ve sağ gruplar birbirini öldürürken onlara bu fikirleri pazarlayanlar genellikle tuzu kuru insanlardır. Verdiğim örnekteki isimler tuzu kuru kalabilmiş örnekler olmayıp gerçekten bağlı fikir adamları olsalar da gençleri bu isimlerle galeyana getirenler, çatışmalara sebep olanlar genellikle her iki tarafa silah satmaktadır. Birbirilerine Emin Kamil ve İsmet Şerif gibi kötü eleştiriler yapar, üdebanın arasında kavga eder ama aynı rakı masasına otururlar.
    Macide’nin kitaptaki yeri beni verilmek istenen mesaj açısından şüphede bıraktı. Macide, babasının ölümünü bir gecede atlatmış, konservatuarda okumak için ailesini bırakıp İstanbul’ a taşınmış, ailesinden para gelmediği için akrabalarının memnuniyetsiz olduğunu öğrendiğinde bavulunu toplayıp bilinmezliğe gidebilmiştir. Ancak bütün bu metanetinin altında, eğer İstanbul’da bir kadın olarak üniversiteye gidebiliyor, gece Ömer’le gezmesine kızıldığında bunu hakkı sayabiliyor, eğlencelere katılıyorsa bütün yükü Ömer’e mi yıkmalıydı, Bedri gibi piyano dersleri veremez miydi, elinden tek gelen maddi sorunlarına şikayet etmemek miydi gerçekten diye düşünmeden edemedim. Kuyucaklı Yusuf’ta Muazzez de maddi sorunlar karşısında ancak annesini susturup Yusuf’u üzmeyerek, elindeki bulgurla yemek hazırlayarak durabilmişti. Bambaşka bir zamanın ve şehrin kadınının da elinden gelen şeylerin sınırı aynı mıdır? Gerçekten Macide, elinden geleni yapmış iyi huylu bir kızcağız mıdır? Ömer’in bir anda karşısına çıkarken ‘Senin gelirin nedir, bana bakabilir misin, kendine bakabiliyor musun?’ diye sormamak maddiyatı düşünmemek meziyeti midir yoksa düpedüz düşüncesizlik midir?
    Kitabın sonunda Macide’nin arkasında mektup bırakarak gitmek istemesi sonuca bağlanmadan kalıyor. Macide’nin mektubunda hemen önce ise şunu okuyoruz:
    Çantasına bir tekme yapıştırdı. Çamaşırları kirli halının üzerine dağıldı.
    “Bunlara ne lüzum var?.. Aptallık!” dedi.
    Ben bu sahneyi okuduğumda Macide’nin ‘çamaşır ihtiyacı olmayacak bir yere’ gideceğini düşünmüştüm. Kitabın devamında Macide’nin, ailesiyle kavga ettiği gün kapıda Ömer ile karşılaşması gibi, Ömer ile sıkıntı yaşadığında da Bedri ile karşılaşacağını umduğuna dair göndermeler var. Ancak bu cümleyi okuduğum zaman Macide’nin intihar edeceğine kanaat getirmiştim. Macide’nin ayrılık kararlarından sonra mutlaka kapıda bir erkekle karşılaşmaya ihtiyaç duyar gösterilmesi beni düşündürdü. Bu, kitabın vermesini beklediğim bir düşünce değildi. Macide de Muazzez gibi, gidişin kötü olduğunu görmesine rağmen güçlü olup kararları ile hayatına yön vermesi mümkün olmamış bir karakter. Romanın Macide ile ilgili olduğunu ve Macide’nin Ömer’e mektubu verip kendi yoluna gittiği bir son hayal ediyorum. Ömer’in Bedri’ye istersen karın yap diyebileceği bir nevi malı olarak değil.
    Kitabın sonunda Macide ile Bedri yürümekteyken Ömer’in arkalarından gelmesi, Macide dönüp baktıktan sonra da kaybolması, Ömer’in Macide’yi , onunla birlikte olma isteğine düşmeden son kez görmesini sağlıyor. Macide’yi hayatından kendisi ile birlikte felakete sürüklememek için çıkardığını söylerken ne kadar samimi olduğunu bilmiyorum. Belki de Kuyucaklı Yusuf’u Muazzez’inin ölümünün özgürleştirmesi gibi, Ömer’i de özgürleştirecek bir olay gerekiyor. Ömer’in kendiyle savaşması için, içindeki aczi ve tembelliği bir şeytana yüklemeyip yenebilmesi için, Yusuf’un da ailesinin dağılmasına sebep olan memuriyet işlerine muhtaç olmadan (Yusuf evinde yeterli zaman geçiremediği ve evine yeterli parayı getiremediği için evin üzerindeki otoritesini yitirmiş ve işler sarpa sarmıştır.), evlilik bağının altında çırpınmadan kendini geliştirmesi gerekiyordur. Belki Macide Ömer’in gözlerini açan, ancak sebep olduğu sorumluluklarla Ömer’e ket vuran bir karakterdir. Belki de ayrılıkları Macide’nin değil Ömer’in kurtuluşudur. Macide’nin de düşündüğü gibi, para sorunları olmasa Ömer kendini arkadaş çevresine bu kadar mahcup hissedip dediklerini yapar mıydı? Masada Macide’ye sarkıntılık edilmesine susmak zorunda kalır mıydı? Kendine yapılanlara hayır diyemeyen kişi, özellikle 1930’larda, toplumun karısının namusu adına üzerine yüklediği sorumluluğu nasıl kaldırabilir? Ömer’in de Yusuf gibi, sevdiğiyle değil, sadece ona olan sevgisiyle yaşaması gerekmektedir.

    Kim bilir... Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız...
    Fakat beklemek lazım... Uzun zaman!
  • 176 syf.
    Bu kitap yazarın 1983-1984 yılları arasında hapishanede yaşadıkları ve gözlemlerinden
    yola çıkarak yazdığı anı türünde olduğundan dolayı öncelikle yazarın hayatına kısaca bir bakmak gerekiyor.

    Osman Şahin 3 Mart 1940 tarihinde Mersin'in bir köyünde dünyaya gelmiş. Bu köy bir Yörük köyüymüş ve bundan dolayı ilerleyen zamanlarda yazacağı hikayelerinde Yörük kültürüne yer vermesini sağlamış. Bu benim ayrıca hoşuma giden bir özellik oldu. Çiftçi bir ailenin on üçüncü çocuğu olan Osman Şahin, ilk öğrenimini köyde almış, 1950 yılında sınavları kazanarak Köy Enstitüsü'ne girmiş. Burada geçirdiği zamanı ileride kendisinin "yeniden doğuşu" olarak niteleyecektir. Burada aldığı eğitim ve edindiği bilgi birikimi neticesinde yazar olmaya evrilmiştir. Enstitüyü bitirir ve henüz on sekiz yaşındayken Şanlıurfa- Siverek'te Bucak aşiretinin yaşadığı Kalemli Köyü'nde öğretmenliğe başlar. Köy Enstitüleri, komünizm ve dinsizlik propagandası yapma gibi gerekçelerle kapatıldıktan sonra 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü'ne girer ve beden eğitimi öğretmeni olur. 1961-67 arasında Malatya'da, 1967-74 arasında İzmit ve İstanbul'da öğretmenlik yapar. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra zorla emekli edilerek Trabzon'a sürülür. 1978'de bir romana yazdığı eleştiri yazısı nedeniyle dönemin askeri Sıkıyönetim mahkemesi tarafından on sekiz ay hapis cezasına çarptırılır. Bu cezası kısa süre ertelenir ve bu arada bir hikayesini yazar. 1 Haziran 1983- 18 Mart 1984 tarihleri arasında Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar. Bu kitabını da buralarda yazar.

    Osman Şahin'in hikayeleri; Polonya, Macar, Alman, Fransız, Hollanda, İngiliz, Sloven ve İsveç dillerine çevrilir. 23 hikayesi senaryo haline getirilmiştir. Bunların bazılarını kendisi yazmış ve bunlardan farklı olarak senaryolar da yazmıştır. Hikayelerinden yola çıkılarak yapılmış filmler, yurt içi ve yurt dışında 35 ödül kazanır. Bu filmlerden benim tanıdığım en ünlüleri; Kibar Feyzo (Fareler hikayesinden) ve Züğürt Ağa (Acenta Mirza ve Reşim) filmleridir. Bu iki çok sevdiğim filmin kaynağı olmasi, Osman Şahin'e kanımın daha çok ısınmasını sağladı.

    Hikayelerinden dolayi aldığı ödüller şunlardır:
    1971 TRT Büyük Öykü Ödülü (Kırmızı Yel hikayesi)
    1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü (Ağıt İçinde Dil Gibi)
    1992 Stockholm İnternational Humanism Ödülü (Kırmızı Yel)
    1992 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü (Selam Ateşleri hikayesi)
    1993 Sait Faik Hikaye Ödülü (Selam Ateşleri kitabı)
    1998 Yunus Nadi Hikaye Ödülü (Mahşer)
    Truva Folklor Derneği "Yılın Edebiyat Ödülü"(1999)
    2003 Yunus Nadi Öykü Ödülü (Ölüm Oyunları)
    MTSO, MESİAD ve İçel Sanat Kulübü "Kraliçe Aba Ödülü" (2007)
    11. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü (2007)
    Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü (2007)
    Söke Kültür Sanat Onur Ödülü (2008)
    8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu (2009)
    Mersin Kenti Edebiyat Ödülü (2009)

    Yazar bir demecinde, görev yaptığı ve bulunduğu köylerde ve muhitlerdeki akıl almaz olayları not aldığını ve ilerleyen süreçte kentlerdeki aydın sınıflara bunları duyurmak için hikayeleştirdiğini ifade etmiştir. Kendisi yoksul ve köylü bir aileden gelip Enstitüler sayesinde yeniden doğduğundan, yazım hayatında halkın yaşadığı sıkıntıları, içinde bulundukları yoksulluğu, cehaleti ve onların bu halde bulunmasına neden olan yobaz ve softa takımını anlatmak için edebi akımlardan kendisine en yakın toplumcu gerçekçiliği bulmuş. Genel olarak Realizm akımı, yazarın kendi fikir ve duygularını dahil etmeden hayatı yansıtmayi temele alır diyebiliriz. Tabiki, bir yazarın tam anlamıyla kendi fikir ve duygularından bağımsız bir eser yazacağını düşünmüyorum lakin akımın bu temel özelliğini bilmek elzemdir. Osman Şahin'in hikayeciliği üzerine yapılan araştırmalarda, onun diğer toplumcu gerçekçi yazarlardan farklı olarak kendi siyasi tavrını eserlerinde kesin olarak ortaya koymadığı, toplumcu görüşlerini hikayelerinde anlattığı olaylar ve izlenimler aracılığıyla iletmeyi tercih ettiği vurgulanmıştır. Buna ek olarak,edebi söylemi siyasi söylemiş gölgesinde bırakmadığı belirtilmiştir. Bu, benim için çok önemli bir özelliktir. Ayrıca kendisini edebi konuda yenilemeye çalışarak farklı üsluplar denediği de belirtilmiştir. Zira, bir başka hikaye kitabından okuduğum beş on sayfada bunun izlerini görebiliyorum. Yani, genel manada bulunduğu edebi akıma aşırı sabitlenmediği ve az önce aktardığım vurgulamalara dair örnekleri olduğu izlenimini edindim diyebilirim. O kitabını okuduğumda ve başka kitaplarını okuduğum zaman bu vurgulamalar dair edinimlerim artacaktır diye düşünüyorum.

    Kolları Bağlı Doğanlar hikaye kitabının adı, yazarın annesinden dinlediği bir hikayeye dayanır. Buna kitabın hemen girişinde yer verilmiştir. Baştan uyarmak istiyorum: kitapta toplumcu gerçekçilik akımına bağlı olarak, anlatılan olaylar tüm çarpıcılığıyla adeta resmediliyor gibi aktarılmıştır. Germinal romanını okuyanlar bilirler, romanın girişinde Zola'nin enfes bir gerçekçi anlatımla girişi vardır. İşte bunun insana dair olanını düşününüz. Buna bağlı olarak, "siviller" diye dillendirilen sivil polislerle mahkumlar arasında sorgu ve işkence sırasında 'hassas' bünyelerin rahatsız olabileceği diyaloglar geçer. Örneğin: kitabın 106. sayfasında bir sivil mahkuma "Seni aşağılık orospu çocuğu seni! Demek utandın ha? Ananı bile bellerim senin" benzeri sözler edilir. Tabi, yazar da biliyor bunu mesela şu şekilde ifade etmeyi "Sen ciğeri beş para etmez insan, demek utandığını söylüyorsun, senin nadide gururunu ve haysiyetini bir böcek ezer gibi ezmeyi, bir kuşu vurur gibi vurmayı, Proust'un Kayıp Zamanlar İzinde serisinin ilk kitabında çaya batırılarak yoğun izlenimciliğinin yüzeysel nedeni olan madlen kurabiyesi gibi suya hafifçe dokundurup ruh halinde nahoş bir seyehati başlatabilirim." Ama demiyor, diyemediği için mi, hayır. Tercih ettiği edebi akım doğrultusunda kullandığı bir teknikten dolayı. Çünkü bu tarz küfürler sadece 80 darbesi sürecindeki sorgularda değil her an hayatın her yerinde yaşanıyor. Ve bu edebi akım bunları olabildiğince gerçekçi aktararak insanlarda bir sarsıntı yaratmak istiyor. Bu sayede insanların çoğunlukla yadsıdıkları, unuttukları veya unutturuldukları konulara dikkatlerinin yönelmesi ve sonra da bu sayede bu konuların kamuoyunda kendisine yer edinerek tartışılabilmesi hedeflenir. Böylelikle bir süre sonra ülkedeki yöneticilerin de dikkati bu konulara çekilebilir. Bundan sonra da sorunların nedenleri belirlenir ve çözüm yolları üzerine kafa yorulur. Tabi bu dediklerim, bir anda olacak işler değildir. Çoğunlukla, 'hassas' insanlarla dolu olan toplumlarda ta en başından başarısız da olabilir. Ama böyle bile olsa farkındalık yaratabilir. Bu doğrultuda kitaptan bir paraf daha alıntılayayım:

    "...Fareler içini oyup yedikleri ekmeğin içine kara kara sıçmışlardı. Kimsenin aldırış ettiği yoktu. Ekmeğin içine üfleme gereği bile duymadan, tatlı bir helva gibi yiyor, 'Ne yapalım? Yaşamam lazım arkadaş!' diyorlardı…"(s.90) Bir başka parafta, işkence sahneleri birebir aktarılıyor: mahkumun cinsel organı sıkılıyor, cinsel organına elektrik veriliyor, bir başka zaman tazyikli suyla derisine zarar veriliyor, tırnakları ve parmakları çekiçle eziliyor. Yine mahkumun cinsel organındaki kıllar (evet cinsel bölgede kıllar olur) yakılıyor ve bundan dolayı cinsel bölgesi ve etrafındaki derisi yaralandığı için sünnet olmuş gibi yürümek zorunda kalır mahkum ve bundan da dolayı da ayrıca dalga konusu olup, aşağılanır ve ardından bir de bunun için dayak yer. Böyle böyle 'dayak arsızı' haline getirilirler. Terörist nedir bilmeyen bir çocuktan babasının terörist bağlantısı öğrenilmeye çalışılır, hapiste değil tabi. Neyse biz bunları, Almanya'dan askerliğini yapmak üzere gelip Taksim meydanında dolaşırken herhangi bir neden öne sürülmeden tutuklanan bir mahkumun gözünden okuruz. Her hikaye ayrı güzel ve etkileyici ama ben bilhassa ilk hikayeyi çok beğendim.

    Kitabın teması tarihsel ve düşünsel açıdan olmak üzere iki farklı şekilde ortaya koyulabilir. Bunlardan tarihsel olanı, 12 Eylül Darbesi'nin yarattığı faşizmin hapishanedeki yansımalarıdır. İnsanlar geçerli bir neden öne sürülmeksizin tutuklanırlar. Sorgular sırasında insanlık onurunu ayaklar altına alan işkencelerden geçirilirler. Suçunun ne olduğunu bilmeyen insanlar aylarca mahkemeye bile çıkarılmadan içerde tutulurlar. Yani 12 Eylül Darbesi'nin yarattığı vahşi faşizm ilk temadır. İkinci yani düşünsel tema, toplum ve devlet için en tehlikeli suçun düşünce suçu olduğudur. Dilimize boşuna "icat çıkarma" benzeri deyimler yerleşmemiştir. Devletin ve toplumun düzeni adına farklı düşünceler "ahlaka uygun değil," "toplumun düzenini bozmaya yönelik düşünceler," benzeri nedenlerle kısıtlanır ve susturulurlar. Çünkü herkes bilir ki, toplumu ilerleten farklı ve özgür düşüncelerdir. Buna mahal vermemek her faşist zihniyetin temel görevidir.

    Tabi, hapishane koşulları, ceza ıslah için midir yoksa ceza için midir konuları söz konusudur. Kitapta anlatılan hapishane koşullarından ve ceza anlayışından sonra dışarı çıkan bir mahkumun sosyal hayata uyum sağlama imkanı kalmıyor. Bu durumda, yazar da devletin görevi ve amacı ıslah etmek mi yoksa bu insanları toplum düşmanı haline getirmek mi diye soruyor. Bu konu oldukça çetrefillidir ama burada söz konusu olan, düşünce suçlularıdır çoğunlukla.

    Bir hikayede dikkatimi çeken olay, mahkumların sigara içmek için olağanüstü mücadelesiydi. Sigaraya da müsaade edilmiyor ancak bir şekilde sigara ve kibrit bulunuyor. Sigaraya ise ilk olarak koğuş ağası başlıyor, iki fık çekip yandakine veriyor, o iki fık çekiyor yandakine veriyor böyle gidiyor. Bu esnada bir nöbetçi de pür dikkat gardiyan ve sivilleri gözlüyor. Aklıma lise anılarım geldi. Ey gidi günler.

    KAMU SPOTU: SİGARA SAĞLIĞA ZARARLIDIR.
    KAMU SPOTU: LİSEDE SİGARA İÇMEYİN VE EN İYİSİ HİÇ İÇMEYİN GENÇLER.

    Her zaman sigara bulunmuyor. Bundan dolayı izmarit avı başlıyor. Bunca çaba sigara içmek için verilmiyor. Özgürlüğünü elinden alınan ve buna ek olarak ekstra zor şartlar altında zulüm gören mahkumların, hayatlarında bir anlam arama, tutunacak bir 'dal' bulma çabalarıdır bunlar.

    AB: KENDİNİ NAMAZA, KİTABA VERSE YA, SİGARA DA NEYMİŞ.

    Tabiki, bu da yapılabilir Mr&Mrs AB, lakin herkes aynı şeyi yaparak belirtilen amacı gerçekleştirecek değil, herkes zor şartlarda aynı tepkileri verecek, yaşama içgüdüsünü aynı şekillerde dışa vuracak değil. İnsanlar farklıdır Mr&Mrs AB.

    AB: NITFLIX KAPATILSA BÖYLE OLMAZDI.

    80lerden bahsediyoruz.

    AB: PARDON, BEN ONU UNUTMUŞUM AMA YİNE DE NITFLIX KAPATILSIN.

    Tamam.


    Sonuç olarak, kitabı 'hassas' olmayan herkese tavsiye ediyorum.


    İyi okumalar..
  • Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: her şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum. Kime? Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mıdır acaba? Kime ne anlatabilirim? On senedir kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum.
  • Edebiyat, anlatmak değil midir?
    Hakan Günday
    Sayfa 165 - Doğan Kitap- 37.baskı, Ocak 2016
  • 232 syf.
    ·10 günde·Beğendi
    Elbette yaşam tekrarlardan oluşur. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşur. İkinci kez okuduğumda tekrarların evreninden kurtulamadığımızı en azından bizi tekrara iten olayların olduğunu anlıyorum. Başlıyor, canlanıyor sönüyor, ölüyor; tekrar başlıyor, canlanıyor, sönüyor, ölüyor. Ve bir dahalar etrafında içinden çıkılmaz bir döngüde ilerliyoruz. Attığımız adım bize yeni bir şey eklemiyor çünkü bastığımız yere tekrar basıyoruz, ayak izinin silinmesine rağmen. Gölgesizler’e katılanlar ordusundayız artık.

    Başlangıçtan sonra kitabı direkt anlatmak haksızlık olur kanımca. Eserin hangi zihniyetle yazıldığını bilmeden yorumlamaya çalışmak anlamsız bir çabaya dönüşebilir. Modernizm ve postmodernizm arasında duran bir eserden bahsedeceksek bu akımlara kısaca bakmak gerekir. 20.yy itibariyle klasik/yansıtmacı edebiyat yavaş yavaş geçerliliğini yitirmektedir. Modernizm ve Postmodernizm egemen olmaktadır edebiyata. Gerçek artık somut bir olgu olarak algılanmıyordur. Romanlar yabancılaşmış insanın iç dünyasına yönelir. Bu içe yöneliş biçimle oynamayı da zorunlu kılmıştır. Romanlar artık deneysel biçimcilikle yazılmaktadır. Ne de olsa tek somut bir gerçek yoktur, görecelidir. Romancı artık gerçeği aramaktan vazgeçip onu yaratmaya başlamıştır. Bunun nedeni “yazarın nasıl biçimlendireceğini, kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir(…)iç dünya ile dış dünya arasındaki sınırların silindiği bu yeni kurmaca yaşam biçiminde yazar, soyut dünyanın/bilincin zamanını nasıl kurgulayacaktır? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır; bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir”. 20.yy sonlarına doğru modernizm anlayışı da etkisini yitirecektir. Artık modern sonrası/üstü anlamına gelen postmodern bir gerçeklik anlayışı hakimdir. “Her şeyin karşıtıyla birlikte hiçbir çatışmaya yer vermeden varolduğu, farklılıkların barışçı bir karnaval atmosferi içinde bir arada yaşadığı bir tinsel varoluş biçiminin adıydı postmodern.” Çoğulcu bir bakış açısı tüm hayata yerleşir. Tüm zıtlıklar bir karnaval ve “oyun” havasında iç içedir. Postmodernizm kendine yeni bir estetik oluşturmaya çabalamamıştır. Biçim özelliklerini modernist romandan alır. Ana kurgu özelliklerinden oyunsuluk da modernizmden alınmadır. Oyun postmodern edebiyatın ana kurgu elamanıdır artık(Hatta Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adında bir romanı vardır). Oyun olarak kurmaca sanatın kendini nasıl oluşturduğunun kurmacasıdır. “Edebiyat, artık somut yaşamı kurgulamıyor; kendini, nasıl oluştuğunu, nasıl kurgulandığını anlatıyordur. Doğa ise, daha önce yazılmış metinlerden oluşan bir metinlerarası doğaya dönüşmüştür. Kendini anlatan bu edebiyatta kurmaca, üstkurmaca düzlemine taşınır.” Yani artık metnin içinde yazar eseri nasıl yazdığını/oluşturduğunu anlatıyordur okura. Üstkurmacadır bu. Artık edebiyatta anlatmak değil roman kurmaktır esas olan. İyi roman kuran iyi edebiyatçıdır eleştirmenlerin gözünde.

    Rahatça metnin kurgulanma süreci postmodernist edebiyatın kurgu düzlemine uygundur, diyebiliriz şimdi. Bir köyde kaybolan insanların öyküsü anlatılmaktadır bu kitapta. Olaylar kentteki bir berber dükkanında başlar. Dükkanda berber, çırak, yazar olduğu anlaşılan bir başka müşteri, elinde kara tespih çeken müşteri ve keçi sakallı bir diğer müşteri vardır. Olaylar yazar olduğu anlaşılan bir anlatıcı tarafından anlatılır. Daha metnin başında anlatıcı “Yeni bir oyun başlıyor,” diyerek postmodernizmin oyunsuluğundan hareketle metnin bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirir. Devamında “Oyun kanlı olacak anlaşılan” diyerek metnin içinde yaşanacak olayların hangi yöne yöneleceğinden bahsediyordur. Romanın kurgu olduğuna işaret eden bir diğer cümle aynı bölümün sonundadır: “berber, …sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu”. Bu cümlede yazar anlatıcı tarafından metnin evreninin ikiye bölündüğü anlaşılmalıdır. Devam eden bölümde ise olaylar köye taşınır. Olayların anlatıcısı kentteki berber dükkanında tıraş olamaya gelen roman yazan kişidir. Onun hayal dünyasının yansıması olarak metin vardır. Sonraki bölümlerde “… henüz nereye kaybolduğu anlaşılmayan Güvercin’den, aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönmeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi” der. Bu da metnin anlatıcı tarafından kurgulandığına işarettir. Yazar-anlatıcı(metinde roman yazan kişinin anlatıcı olarak ifadelendirilmesi anlamında) olayların geçtiği kent ve köy eksenin üstünde yer alıyordur: “…benimse iki berbere aynı gözlerle bakmaktan başım dönmüştü” ya da “bakışlarım çok uzakları ve burayı, yani durmakta olanla hareket edeni aynı anda algıladı sanki; iki görüntüyü üst üste çakıştırdı ve ayırdı” derken iki evreni de kendi yönettiğini okura fark ettirmeye çalışır. Fakat onu da yöneten birisi vardır. Bu kişi metnin yazarıdır. Anlatıcı ve yazar ayrı kişilerdir. Anlatıcı, yazarın aynısı değil yazar tarafından metni okuyucuya aktarılması görevi verilen kişidir. Böylece yazar kendi varlığını romandan çekmiş olur. Metni dışardan izler, olayları anlatıcının yönlendirmesine izin verir. Ancak romanın sonunda asıl yazarla karşılaşırız yani Toptaş ile. Anlatıcı yazara döndüğünü “yok olmanın verdiği rahatlıkla ayakkabılarımı çıkarıp çalışma odama doğru yürüdüm” diyerek okura hissettirir. Bu kısımlar metnin kurgusuna yöneliktir. Yazar okura bir oyun sunmuştur. İyi bir oyun kurmak iyi bir yazar olmak demektir postmodernizmde çünkü.

    Unutmayalım, bir eser sadece iyi kurgulandığı için iyi değildir. Okura sunduğu anlam kapıları da önemlidir. Gölgesizler’i Gölgesizler yapan hayatın tekrarlarına gölge bırakmadan var ile yok arasında atılan adımlardır. Tekrarların tekrarlarının ve var oluş-yok oluş öyküsüdür Gölgesizler. Bir ‘yaz kulağında’ ‘aynalı’ kuşlara karışarak yok olmaya atılan insanların, aklını ‘yoklar ordusu’na kaptırarak yılanlarla var olanların, yokluğunu devlet belgesiyle belgeleyenlerin, varlığını kendini asarak kabullenen insanların öyküsüdür. Ardında gölge bırakmadan kaybolanların öyküsüdür. Fakat her şeyin bir izi vardı hani: “izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde”. Ama neden hepsi bir gölgesiz? Var olanlar-kaybolanlar varlıklarının fark edilmemesiyle mi bir iz bırakıyordu? Dünyaya, bir düş oyunu sahnesinden fırlamış yansımaların gölgesiz gölgelerinde bakıyoruz(“düşlerin gölgesi var mıdır?”). Ve her uyanıştan sonra kayboluyoruz. Her uyuduğumuzda tekrar var oluyoruz. Gölgesizler de bunu anlatmaya çalışır bize. Yansımaların içinde zaman tekrar ederek tekrarlara düşerek gölgemizi siliyor.

    Unutmadan, elle tutulamayan bir zaman kendini neden tekrar ediyor ve “kaarr nedeenn yağaar, kaaar”?