• Sabahattin Ali'nin okuduğum üçüncü kitabı. Her defasında bu kitap diğerlerinden daha güzelmiş diyorum. Ve bu, bence bir yazar için çok güzel bir özellik olsa gerek. Hani şu soru bankalarındaki paragraflarda 'kendini yinelemeyen ve kendini sürekli geliştiren' şeklinde bahsedilen yazarlardan biri Sabahattin Ali. Yazar, okuru oturduğu yerden çekip alarak öykünün içine monte ediyor. Hikayeyi okumuyor adeta yaşıyorsunuz. Bu kitapta da özellikle bir ara sonlarda kendi kendime 'hadi Yusuf dayan ve kalk yatağından, hadi atını geri evine doğru sür" diyordum. Bu açıdan harika bir romandi.

    İçeriğine gelecek olursak, küçükken ailesini gözünün önünde katledilen küçük Yusuf, olay mahalline gelen kaymakam tarafından evlat edinilir. Küçük Yusuf büyüse de evlense de içinde bulunduğu yeri ve içinde bulunduğu şartları hep garipsemis ve aitlik hissedememistir. Sürekli etrafına ve etrafında yaşananlara hayret eder şekilde bakıyor, nihayetinde aklı etmeyip 'neyse ne' diyerek bosveriyor. Yusuf oldukça samimi ve duygusal biri. Muazzez'i en masum yanıyla seviyor. Bunu yazar okura çok güzel bir şekilde hissettiriyor. Muazzez, klasik bir köylu kızı. Hayatının dümeni çoğunlukla kendi ellerinde olmayan, yaşamak için bir erkeğe muhtaç durumdaki gariban bir kız. Annesi ise Türk dizilerinden tanık olduğumuz daha rahat yaşamak için şerefi, namusu ikinci plana iten ve çoğunlukla kendi rahatlığı için kızını kullanan tiplerden. Aslında klişe tipler. Ancak yazar bu klişe tipleri ve klişe konutu çok güzel bir şekilde işliyor.

    Tek aklımın takıldığı ve şerh koyduğum nokta, Kübra'nin annesiyle beraber evden ayrıldıktan sonra kitapta bir daha deginilmemesi. Halbuki sanki deginilecekmis gibi bir izlenim birakilmisti. Sanki yazar bu kısmı unutmuş gibi bir izlenim bıraktı bende. Tabiki unutmamistir ama bence Kübra'yi tekrar olaya dahil etmesini bekledim yazarın.
  • Yüzyıla aşkın olan bu eserinde en büyük çıkarımım bu oldu. Kötü olduğunu bile bile zevk adına nefsine yenik düşen Biri. Daha fazla spoiler etmiyeyim belki tahmin edilebilir. Gerçi biraz belli etsede kitap içeriği güzel bir şekilde merak uyandırıyor. Boş zamanlarınızda okumak için güzel bir klasik. Zamanına göre cidden çok iyi yazılmış ancak yıllar geçtikçe bu tür kitapların sayısı ve kalitesi arttığı için bize o kadar mükemmel gelmeyip ortalama bir kitap olarak geliyor. Yine de okunması güzel. Sade ve akıcı bir dili var. Bir Agatha yada Conan Doyle Şarşırtmasını beklemek yerine içeriğinden ders çıkarmayı keyif almanızı öneririm.Ekstra not olarak Ren Yayınevinin Kapak ve Sayfa kalitesi çok sağlam tavsiye ederim
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü okuması zor bir kitap, 1954 yılında tefrikalar halinde yayınlanmış ve daha sonra 1962 yılında kitap haline getirilmiş. Bu yüzden bilmediğim bir çok kelimeyle karşılaştım. Güzel yanı yeni kelimeler öğrenmiş olmak.. Ki başlarda ağır geliyor ama zamanla alışıyorsunuz.
    Modern Türk edebiyatının öncüsü olarak görülen bu klasik eser, her kitap sever tarafından mutlaka -en az bir kez- okunmalı diye düşünüyorum. Hayri İrdal ve Halit Ayarcı başta olmak üzere kitapta ki bütün karakterleri birebir tanıtıyor size her bir karakterin bütün kişisel özelliklerini sayıyor o sebeple bir sürü yeni insan tanıyorsunuz ve kitabın en çok sevdiğim yanı 'zaman kavramı' üzerine düşünmeye itmesi.
    Okumak gerek, keyifli okumalar.
  • Bu kitaba başlamadan önce beklentilerimi olabildiğince en aza indirdim. Çünkü ne zaman bir kitap popüler olup çok abartılsa hep fiyasko çıkmıştır. Açıkçası çok beğendiğimi soyleyemiyecegim. Kendimi klasik bir Amerikan filmi izliyor gibi hissettim. Abartıldığı kadar muhteşem bir kitap olduğunu düşünmüyorum ama yine okunamayacak kadar da kötü değil. Kitapta dikkatimi çeken cümlelerden biri şu oldu ;
    "İsrail'in Mossad'ına Filistinli teröristlerin yerlerini bildiriyor ...... " bu ve bunun gibi örneklerle Ortadoğu daki müslümanları teröristmis gibi anlatması beni rahatsız etti.Dili çok sade bir günde bitirilebilecek bir kitap olmasına rağmen yoğun iş temposundan 6 güne yaymak zorunda kaldım.
    Okuyacaklara keyifli okumalar.
  • "İnsanoğlu garip bir yaratıktır. Zamanla her şeye alışır ve alışmadığı her şeyden korkar."
    .
    .
    Öncelikle kitabın konusundan ve benim bu konu hakkındaki düşüncelerimden bahsetmeden önce bir açıklama yapmak istiyorum çünkü yanlış anlaşılmak istemiyorum. Kitabı sevmediğim için çok övgü ile bahsedemeyeceğim ama bunun yazar ile bir ilgisi yok. Senin ne haddine meselesini o yüzden açmayalım, ben de Namık Kemal'in Türk Edebiyatında çok önemli bir isim olduğunu biliyorum. Kitabın konusu ilgimi çekmese de bana kitabı okutan tek şey yazarın kalemiydi. Kullanılan betimlemeler, özellikle insanların hislerini anlatan betimlemeler, harika ötesiydi ve çok ustaca yazıldığı her halinden belliydi. Sözcükler olaylara tam olarak uyuyordu ve bu yüzden de olayları benimsemeniz çok kolaydı. Yakın zamanda Namık Kemal'in yazdığı diğer kitapları ve şiirleri okumak istiyorum, cidden çok güzel bir anlatıma sahip kitap. Ben şu ana kadar çok fazla klasik kitap okumamış birisi olarak kitabın anlatımının hoşuma gittiğini söylüyorum, duygularımı ifade ediyorum; kesinlikle eleştiri yapmıyorum ya da yazarı kötülemiyorum, buna açıklık getireyim.
    .
    Kitabı okumadan önce itiraf edeyim konusuna bakmamıştım canım bir Türk Klasiği okumak istemişti ben de şu ana kadar Namık Kemal'in yazdığı bir kitabı hiç okumadığımı hatırlayıp İntibah'a bir şans vermek istemiştim. Okurken anladım ki kitabın konusu çok benim kişiliğime hitap eden ve okumaktan keyif aldığım bir konu değil. Ama yukarıda dediğim üzere yazarın betimlemeleri ve anlatımı sayesinde kitabı yarım bırakmadım, okumaya devam ettim. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse arka kapaktan alıntı yapacağım: "Çok iyi bir eğitim almış olan Ali Bey zengin bir ailenin tek çocuğudur. Fakat ne kadar kültürlü ve bilgili olursa olsun tutkularının esiri olduğu için kişiliği tam gelişmemiştir. Bu nedenle sorumsuz ve tamamen boş bir şekilde uygunsuz bir kadına aşık olur, bu aşk dolayısıyla maddi ve manevi birçok yönden yıkıma uğrar. Sonunda Ali Bey'in aklı başına geldiğinde derinden hayıflanır ama bir şey yapacak halde değildir..."
    Anlayacağınız üzere sosyal içeriklere sahip bir roman. İnsanın ne kadar bilgili olursa olsun tutkularının esiri olduğunda yıkımın kaçınılmaz olduğunu anlatan bir kitap. İnsanın önce kendi duygularına sahip çıkıp kendini kontrol etmeyi öğrenmesini öğütleyen verdiği mesaj gayet güzel bir kitap. Ayrıca son pişmanlığın hiçbir şeyi değiştirmediğini, zamanında olayları kontrol altına almamız gerektiğini aksi takdirde zararının yine bize ve tabii ki sevdiklerimize olacağını ana fikir edinen bir kitap. Verdiği mesajlar bakımından gayet beğendim ama sorun bu mesajları vermek için kitapta olan olaylar. Yani benim sorunum demek istiyorum. Ama bu kitabın 1873'te yazılmış olduğu gerçeği var, yani o zamanlar için gayet kabul görmüş bir konu tabii ki. Yine de bahsedeceğim konu kitabı okurken beni rahatsız etti. Şu namus ve kadın ilişkisi. Çığlık atasım var çünkü böyle bir şeyin toplumun sadece bir kesimine yüklenmesine ciddi anlamda gıcık oluyorum. Evlilik dışı ilişkiye giren bir kadın namussuz oluyor da onunla ilişkiye giren erkek neden namussuz olmuyor? Bu konu beni çok rahatsız ediyor çünkü ,namus varsa eğer söylediğiniz gibi, bu sadece kadınlara has bir durum olmamalı. Ha daha rahatsız olduğum konular bitmedi. Kölelik bir diğer rahatsız olduğum ve iğrendiğim konu. Bir insanı 'satmak', üzerinde egemenlik kurmak, onu kullanmak senin ne haddine ya? Sen kimsin de kendinde bu hakkı buluyorsun? Sonrada ahlak falan diyorlar ya iyice çıldırıyorum. Sen ki insanları mal gibi beş kuruşa satan, hayatlarını zorla ellerinden alan pislik bir insansın sen mi konuşuyorsun ahlaktan? İnsanları köle olarak kullanmak ahlaksızlık değil mi? Başka bir konuda kadınların cariye olarak satılması, dikkat dağıtıcı ve karşısındaki kişiye zevk vermek için kullanılan bir obje olarak görülmesi. Bir hayatı, tercihi ve duyguları olduğunun unutulması. Ve kadının da evlendiği kişiyi ya da sevgilisini 'sahibi' olarak görmesi, ne derse desin ne yaparsa yapsın sineye çekmesi. Bak şunu yazarken bile sinirlendim. Bu kadar çok aşağılayıcı, küçük düşürücü ve onur kırıcı bir şey daha yok. Her zaman kadınların haklarının olduğunu ve bu hakların erkeklerle eşit olduğunu, fiziksel gücün ya da başka bir şeyin kadınları ezme hakkını kimseye vermediğini savundum, savunmaya da devam edeceğim. Susmuyorum, susmayacağım. Özgürce yaşama hakkımız var ve bunun ne namus ne de ahlak adı altında elimizden alınmasına izin vermem, vermeyiz. Eğer bir hata yaparsam o beni ilgilendirir, hesap vereceğim siz değilsiniz bunu unutmayın. En çok da 1870'lerde olan düşüncenin hala sürekliliğini koruduğunu görmek beni üzdü. Bir arpa tarlası yol gidememişiz ya ne diyeyim...