• Zülfü Livaneli'nin yazdığı bu kitap genel manada güzel sayılabilir. Yazarın sade dili, duru anlatımı okumamda epey yardımcı oldu. Ancak kitabın baş karakterini ne yazık ki hiç sevemedim. Baş karakter yazar öyle istediği için gazeteci kızın katlandığı bir isim bence, gerçek hayatta o adama iki günden fazla katlanılamaz hatta. Karakterin kızı yanında tutmak için yaptığı numaralar güzelden ziyade itici, baş karakter de dayanılmaz birisi bana göre. Diğer karakter olan gazeteci kız ise derinliği olmayan birisiydi.
    Kitapta çözülmesi gereken iki düğüm vardı. Birini anlamak zor olmadı benim için, diğerininse klasik olarak en akla gelmeyen kişi kimse o olması durumu basitleştirmiş gibi geldi kurguyu. Bu sebeplerle kitap benim için vasatın üstüne çıkamadı.
  • Oğuz Atay okumaktan çekinenler bu kitaptan Oğuz Atay’ı tanımaya başlayabilirler. Klasik anlatım tarzı olmayan yazar olayları anlatırken iç sesini de kaleme alıyor.

    Kitabı okurken zekasına hayran kalmamak mümkün değil. Kendimi içinde buldum kitabın. Ve inanılmaz tespitlerle dolu kitap.

    Oğuz Atay keşke daha çok yaşasaydın.
    Keşke bu kitabın böylesine yarım kalmasaydı.
  • Kitabın Kimliği
    Sezai Karakoç’a ait bu kitap, Nisan 1966‘dan Mart 1967’ye kadar, Diriliş Dergisinde Diriliş imzasıyla yayınlanan başyazılardan oluşmuştur. Birinci baskısını 1967’de, on birinci baskısını 2012’de yapmış olup Diriliş Yayınları tarafından halen basılmaya devam etmektedir. Diriliş Yayınlarının bütün eserlerinde olduğu gibi bu kitabının kapağı da klasik renk ve zemin üzerinde, yazar ile kitabın isminin yazılmasıyla karşımıza gelmiştir. 68 sayfa olan esere “http://www.kitapyurdu.com’dan” 8.25 TL’ye ulaşabilirsiniz.
    Amaç-Ana Fikir
    “Rönesans’tan sonraki 500 yıla Avrupa Dönemi dense yeridir. Bu dönemde Asya, adeta bir ölüm dalgınlığındadır. Afrika ise yoktur. Osmanlı ise Avrupa’nın taşkınlığından, Asya’yı kurtarmaya çalışmıştır. Bu dönemde Avrupa, Afrika’nın gözünde bir büyücü, Asya’nın gözünde ise bir barbardan ibarettir. O gösterişli büyümenin yankısı, İslam Bölgesi’nde budur.”
    Kitabın başında, İslam Dünyası’ndaki sıkıntıların baş gösterdiği bu zaman dilimini  belli kesitlerle bize sunuyor. Afrika’nın gözünde bir büyücü ifadesi çok yerinde. Zira Rönesans’tan 1900’lü yıllara kadar Avrupa, Afrika’nın yalnız doğal kaynaklarını değil insanını ve dinini de sömürmeye başlamıştır. Başta Portekiz ve İtalya olmak üzere birçok batı ülkesi, Afrika’nın insan kaynağını kendileri için bir köle olarak kullanmak üzere değerlendirmiş ve Afrika’nın saf ve masum insanlarının gözünde korkunç bir büyücü haline gelmeye başlamıştır. Asya’da ise durum bu kadar vahim olmasa da gelecek yüzyıllar için bir endişe kaynağıdır. İlerleyen süreçlerde bu kaygı yerini barbarlığa bırakacaktır…
    Özellikle Osmanlı döneminde zirveleşen İslam düşünürleri, ne yazık ki Osmanlı’nın gerilemesinden sonra güzellikler dini olan İslam’ı kendi halkına ve ecnebilere aktarmada sıkıntılar çekmiştir. Medeniyetin gerilemesi demek, her şeyin gerilemesi demektir. Toplumsal yozlaşma tek bir kurumdan başlamadığı gibi tek bir kurumu da etkilemez. Toplumsal sonuçlar doğurur. Bu noktayı nazarla baktığımızda, medeniyet gerilememiz, medeniyet insanımızın, dolayısıyla İslam düşünürlerimizin de gerilemesi manasına geliyor. Birçok tarihi kaynakta karşılaştığımız gibi, İslam alimleri, batıdaki düşünürlerle yaptığı münazaralarda İslam dünyasının ve kendilerinin yüzünü ne yazık ki yere düşürmüştür. Birkaç istisna hariç.
    Karakoç da toplumsal yozlaşmanın nasıl giderilmesi gerektiğine cevaplar arıyor. Toplumun her kesimine yapmış olduğu çağrıyla da sorularını cevaplandırıyor.
    “Kendinden önce gelen her medeniyet, daha önceki medeniyetlere bağdaşma yoluna gitmiş olsa da, Avrupa, gerçek bir hümanizmden yoksun olarak, kendisine her müsbet alanda öğretmenlik yapan İslam Medeniyeti’ni bütün gücüyle inkara, yıkmaya, yok etmeye çalışmıştır. Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden saygı beklememelidir.
    Şimdi, Asya ve Afrika’ya çevirdiği silahların geri tepmesi bu yüzdendir. Aralarında tek temas aracı silahtır. Asya ve Afrika ilkin Avrupa’ya kendi silahlarıyla cevap veriyor. Sonra da Doğu’ya mahsus silahların sırası gelecek.  Asya ve Afrika’nın intikamı çetin olacaktır. Avrupa bunu gün be gün daha bir şiddetle idrak ediyor. Avrupa Birliği çalışmaları da bu idrakin bir eseridir.”
    Bu cümleler ışığında, özellikle Türk toplumu olarak yıllardır maruz kaldığımız sıkıntılardan sebep, anlıyoruz ki Batı her zamanki gibi kendisi hariç tüm oluşları inkar ve sindirme peşindeydi. Ancak, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir türlü engel olamadıkları İslam’i Dirilişten kurtulmanın yolunu bir küfür ve zulüm ittifakı olan Avrupa Birliği’nde aramaya başlamıştır. Bu anlamda Türkiye’nin de on yıllardır Avrupa Birliği ısrarı garipsenmeli ve bir şekilde bu hatadan vazgeçilmelidir. Zira, AB sevdası, gün be gün daha da gelişen bir İslam ülkesinin, aç kurtların pençesine kendisini bırakmak olduğu gün gibi ortadadır… Bunun bir çözümlemesi olarak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, NATO’nun ülkemize karşı tutumunu, ve şuan gelmiş olduğumuz noktayı kritik edebiliriz.
    “İslam Halklarının yeniden kendilerini bulmaları için, her şeyden önce, “İslam aydını’’nın gelmesi, onun gelmesi için de, bir düşünce dirilişi şarttır. Düşünce dirilişi olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlılıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz. Tanzimat’tan çok önce, bir düşünce durgunluğuna girdiğimiz doğrudur ve gerçektir. Tanzimat’tan sonra da, genel olarak bu durgunluk sonuna kadar gelişerek hiç düşünmemeye kadar varmıştır. Veya daha kötüsü, sağduyuda kaynağını bulamayan ters bir düşünce akımı, o da cılız ve sık sık kuruyarak gelişip durmuştur. Kopya bir düşünce akımı yani.”
    Hepimizin malumudur ki, zamanında yalnız islami anlamda değil; hem medeniyet hem de gelenek bağlamında bir yıpratma operasyonuna maruz kaldık. Ne kadar kutsalımız varsa üzerinden bir silindir gibi geçip, dümdüz etmek istediler. Bizden ne varsa çağ dışı, batıda ne varsa çağdaştır zokasını yutturmak istediler. Kimimiz yuttu. Kimimiz durup bir yutkundu. Zokayı yutanlar, batıda ne varsa aynıyla alıp kullanmayı bir izzet bildi. Bu onların hatasıydı. Yutkunanların da bunun bir izzet olmadığı, aksine zilletin dik alası olduğunu bilmesine rağmen ses etmeyişi, en büyük hata oldu. Bu hata bize koca bir yüzyıl kaybettirdi…
    İçerik
    Kitabımız “İslam’ın Dirilişi” ve “İslam’ın Çağrısı” başlıkları altında on üç küçük başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıklar: “ İslam’ın Dirilişi; İslam’ın Dirilişinde Avrupa’nın durumu, Asya ve Afrika’nın durumu, Düşüncede, İnanışta, Edebiyat ve Sanatta, Aksiyonda Diriliş. İslam’ın Çağrısı; İnsana, Müslümana, Yahudiye, Hristiyana, Doğululara ve Afrikalılara, Din ve Tanrı Tanımazlara çağrı.”, şeklindedir.  Yazar kitapta, Müslüman vicdanı ve İslamcı düşünür kimliği ile baştan sona kadar bir uyum içerisinde fikirleri aktarılmaktadır. Sezai Karakoç, “Yitik Cennet” kitabında olduğu gibi konuları derinlemesine ve ağır bir dil ile anlatmamış, aksine anlaşılır akıcı bir anlatım söz konusudur. Yazarın diriliş serisi şeklinde yayınlanan eserleri içerisinde mahiyeti bakımından bir öncelik belirlememiz gerekirse kitabımızın, “İnsanlığın Dirilişi” ve “Diriliş Neslinin Amentüsü” kitaplarının arasında olduğunu söyleyebiliriz.
    Sonuç
    Okumuş olduğumuz kitap içerdiği bilgi bakımından hayata aktarılması için kalbe konulması gereken özellikte bir kitaptır. Ancak şunu da kesin olarak söylememiz gerekir, kavramların asıl anlamını kavrayamacak okuyucuda, kuru bir hamasatten başka bir şey bırakmaz. Yani “modernizm, aydınlanma, medeniyet vb.” gibi kavramlar şeffaf bir şekilde zihinde yer etmeli, kalp kadar akla konulmalı, anlaşılmalı ve nelerle karşılaşacağımız bilinerek okunmalıdır. Daha sonra “Diriliş”in ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusunda düşünülmelidir.
    Bu hususta yazar bizlere şu şekilde sesleniyor: “Düşünce köklerimiz ve düşünce kaynaklarımız kireç bağlamış gibi, içine girdiğimiz hiçbir değişme oluşunu kritik edemiyoruz. Düşünce alanında tam bir aktarıcıyız. Hatta aktarmaya bile yetişemiyoruz. Üniversiteler tarihini köklerinden koparmış yapma eserlerdir. Fransız, İngiliz, Amerikan veya Rusya kültürü merkezlerinin bir şubesi gibidir. Genel akımında ve ilim alanında bir ekol değerleri ve iddiaları yoktur. Eğitim ve öğretim bütününde ne tarihçi, ne deneyci bir metot vardır. Aktarmacılıktır temel olan. Değil sürekli ilim çalışmaları, günlük önemli siyasi problemlerimizde bile, buradaki peykleri aracılığıyla ‘’Dış Basın’’ denen batı kafası, bize en yarayışsız çözümü empoze eder. Sanki, biz düşünmekten korkarız da bizim yerimize o düşünür. Deneyci metodun düşünce dirilişimizdeki durumu budur. Aktarmacı metot ise, bir ruh ve kafa köleliği olarak, doğrudan düşünceyi öldürür. Çalışmayan zekayı köreltir. Eski muhteva yeni bir terminolojiyle yaşatılmakta, toplumdaki her türlü diriliş davranışları gelecekte vadedilen bir kurtuluş adına boğazlanmaktadır. Yeni modaya kapılan entelektüel, yalnız büyük geçmişimizi değil, kendinin yakın düşünce geçmişini de bir anda unutuvermiştir.”
    Yazarın vurguları kulağımıza küpe olmalı. Biz, bizden olmayanı aktarmayı iftihar vesilesi zannettikçe köreldik. Tutulduk. Başkalaştık. Kendi köklerimizden beslenmeyi, kendi medeniyetimizle bağdaşan kaynakları değerlendirmeyi ıskaladıkça bir yok oluşun eşiğine geldik. Bugün yeni bir varoluş, bir diriliş mevsimi. Evet batı, pozitif ilimlerde, fikirde, sanatta ilerlemiş ve bizi solda sıfır bırakmış olabilir. Ama bu bir atalet vesilesi değil, ibret vesilesi olmalıdır. Ecdad yadigarı fikir yükünü yine sırtlanıp, daha üst seviyelere taşımak için neyi bekliyoruz? Bu kalıpçılık nereye kadar?
    Sözün özü, İslam’ın dirilişi için ne ruhu ve fikri ötelemek, ne de kendimiz olmayanı gücün zemini olarak görmek doğrudur. Kendi ruh köküne bağlı bir fikir ve inanç birlikteliği ile yeniden dirilişin önünü açmak üzere bize düşen gayreti kuşanmak gerekir.
    “Diriliş” Kavramı ile alakalı olarak artı bir parantez açmak istiyorum. Ne yazık ki Bu kavram Türkiye’nin günlük siyasi-politik ikliminde yahut dizi sektöründe dillere pelesenk edilerek klişeleştirilmiş bir kelimedir. Ancak güncelden sıyrılarak, Sezai Karakoç özelinde düşünmeye önem gösterelim…
  • Okumaya geç kaldığım bir klasik daha. Ama böylesi iyi oldu, okuduğum çoğu klasiği hatırlayamıyorum bile.
    Gerçi Uğultulu Tepeler'i hangi yaşta okumuş olursanız olun unutmak mümkün olmazdı sanırım..

    Öncelikle bir klasik için betimlemelerin, karakter çözümlemelerinin, ruh hallerinin yansıtılma şekli bence mükemmeldi. Çoğu klasik eseri anlamak, çözmek güçtür çünkü. Sanatla ilginiz yoksa sizi sıkar bir yerden sonra. Belki de bu çevirinin iyi olmasından kaynaklanıyordur, orasını bilemiyorum ama kitap akıcıydı ve sayfalar ilerledikçe olaylar beni daha çok içeri çekti.

    Romantik bir roman değil. Aşk var mı? tabii var. Ama onun yanında nefret, acı ve intikam da var. Ben nedense kitapta kötü bir karakter var da diyemiyorum. Kötülük var evet, sadece insani zayıflıklarından dolayı hayatı kendine ve etrafındakilere zehir eden bir adam var. 

    Hikayenin geçtiği mekanın anlatılışı en çok takıldığım nokta. Betimlemeler dedim hani, mükemmel işte. Nasıl bu kadar mükemmel olabilir, bir ilk roman? Emily Bronte'in başka eseri de yok okuyabileceğimiz.
    Ayrıca ben Koridor Yayınları'ndan olan baskısını okudum ve tavsiye ederim.
  • Merhaba arkadaşlar! Yine güzel bir inceleme için bir aradayız ve bugün Ken KESEY’nin Guguk Kuşu adlı romanını ele alacağız.

    Yazarın, gençlik yıllarında üniversitede eğitimine devam ederken, ilk taslağını ele aldığı kitabımızın orijinal adı “One Flew Over The Cuckoo’s Nest”tir ve 1 Şubat 1962 yılında Methuen & Co. tarafından yayımlanmıştır. İlk yayınlandığı tarihten bu yana, Ken Kesey'in sıra dışı olan bu ilk romanı, tanınmış bir klasik kitap statüsüne/unvanına kavuşmuştur. Ülkemizde 2007 yılında, Aziz ÜSTEL tarafından Türkçe çevirisi yapılarak, Turkuvaz Kitap tarafından satışa sunulmuştur. Guguk (Cuckoo) Amerika'da 'deli' veya 'çılgın adam' anlamına gelir. Bu sebepten, 'guguk kuşu yuvası' akıl hastalarının tedavisi için kullanılan en uygun terimdir. Ben şahsen bu kitabımızın ana temasında mevcut sistemler ile bireyler arasındaki çatışmaların konu edildiğini düşünüyorum. Ve bu sebepten, 'Guguk Kuşu' temelinde özgürlük yatan, günümüz insanının topluma karşı olan çelişkilerini çok güzel ifade eden ve etkin biçimde ele alan bir romandır.

    "Bu dünya... güçlünün dostum. Varoluşumuz, güçlünün güçsüzü yutarak güçlenmesine dayalı."


    AZ BİRAZ KİTAP HAKKINDA.

    Romanımızda yaşanan olaylar zinciri 1960’lı yıllarda bir akıl hastanesinde geçmektedir. Bu akıl hastanesinde yatan ve Kızılderili Şef’i olarak adlandırılan bir hastamızın deneyim ve gözlemleri biz okurlara anlatılmaktadır. Hastaların müşahede altında oldukları bu akıl hasta hanesi, toplumdan dışlanmış ve orada tedavi amaçlı bulunanları yeniden rehabilite ederek, onları ahlaken ve ruhen toplama kazandırma gayesi ile tıman etmektedir. Başkahramanımız da burada, bu sebepten tedavi gören hastalarımızdan birisidir. İşte romanımızın özü ve ironisi de tam bu noktada başlar. Hayata hep bir sıfır geride başlayanlar, kaybedenler kulübünde olanlar ve hayatta kaybetmiş olduklarına kavuşma gayesinde olan bu insanlar gerçekten neleri kaybetmişlerdir?

    "Belki de insan ne kadar delirirse o kadar güçlü olabilir."

    Konuyu tıbbi açıdan ele alacak, bakacak olursak, her hastalık sürecinde olduğu gibi, bu akıl hastanemizde de tedavi edilebilir olanlar ile tedaviye elverişsiz olan olumsuz vakalar, hastalar vardır. Otuz beş yaşında olan kahramanız McMurphy bugüne dek hiç evlenmemiştir. Askerlik yaptığı dönemde Kore’de bulunan bir esir kampında bazı tutsakların kaçma ve kurtulmasında göstermiş olduğu başarıdan dolayı Üstün Hizmet Madalyası almaya uygun görülmüştür. Ancak hayatta işler her zaman olması gerektiği gitmez ve kendisi bazı sebeplerden kaynaklı emirlere itaatsizliği ve asiliğinden dolayı ordudan atılır.

    “Üstüne üstüne gelen, sana dünyayı zindan etmeye çalışan kişilerin karşısında gülüp söylemek, onları çileden çıkarır.”

    McMurphy kesinlikle düzene sadık kalacak bir adam değildir ve içten gelen asi ruhunun özgürlüğüne düşkün olduğu kadar, kendince o özgürlüğü korumakta da kararlıdır ve bu doğrultuda yaşamayı da esas edinmiştir. Bu arayış ve düşünceleri, onun topluma ve düzene aykırı kalmasında esas olmuştur.

    "Herkes yaşamını, bir başkasının yaşantısını mahvetmek için kullanıyor."

    Çoğu kez toplumsal huzuru bozma, alkol sonrası taşkınlık, kumar ve reşit olamayan bir kız ile yaşamış olduğu ilişki gibi suçlardan dolayı adli makamlarca defalarca gözlem altına alınmış ve sonrasında da tevkif edilmiş bir sabıkalıdır. Bir süre sonra tutuklu bulunduğu cezaevinden, kitabımıza konu olan tımarhaneye nakledilmesine karar verilir. Kendisi için yeni öngörülen bu tımarhanenin kalmakta olduğu hapishaneden çok daha eğlenceli olacağı düşüncesi ile alınmış olan bu yeni karara hiçbir şekilde aksi ses çıkartmamış ve bu kararı kabullenmiştir. Bundan sonraki tüm olaylar, kendisinin deli olduğu şüphesi ile nakledildiği akıl hastanesinde gelişir.

    "Tedavi değerini uzun süre düşünmedikçe sizleri belirli kural ve kısıtlamaları kabullenmeye zorlamıyoruz. Pek çoğunuz dış dünyadaki toplumun kurallarına uyamadığınız için buradasınız. Çünkü siz bu kuralları cesaretle kabullenmeyi reddettiniz. Çünkü siz bu kuralları hileyle ortadan kaldırmaya ve bunlardan kaçmaya kalktınız. Belki bir zamanlar… belki de çocukluğunuzda… toplumun kurallarıyla alay etmenize izin verilmişti. Bir kuralı çiğnediğiniz zaman bunun farkındaydınız. Üstünüze düşülmesini istediniz. Buna gerek duyuyordunuz. Ama o ceza verilmedi."

    "Uykunun o puslu, buğulu kıyısında, aydınlık ve karanlığın arasındaki gri bölgede, uyumakla uyanıklık, yürümek ya da yaşamakla ölmek arasında, artık bilincinin uyandığını, ama henüz günün hangi gün olduğunu bilemediğin, uyandım da ne yapacağım deyip durduğun yerde. Eğer uyanmak için bir nedenin yoksa o kurşuni bölgede uzun süre dolanır durursun. Ama istersen, benliğinle mücadele edip o sisli dünyadan kurtulursun."


    KENDİ GÖRÜŞÜM.

    Filmini birkaç kez izledim ve bu hikâyeyi çok seviyorum. İşte bu sebeptendir ki, bu kitabı okumayı çok istedim. Doğrusu kitabın başlangıçta biraz garip olduğunu düşünmedim değil. Bir okur olarak başlangıçta gerçekten okuduğunuz şeye dikkatinizi vermek zorundasınız. Kitabımız ilk bölümden sonra daha da ilginç olmaya başladı. Şahsen kitabın çok hareketli olduğunu düşünmedim de değil. Hayatta yaşadıkları bazı sebeplerden dolayı burada, akıl hastanesinde olan karakterlerle yeri geldiğinde övgülerde bulundum. Ayrıca, Şef tarafından bizlere aktarılan olaylar, zihinsel bir hasta için çok gerçekçi olduğundan, onların yaşamakta olduğu hayatların iç görüntüsünü de almamıza olanak sağlar. İşte bu sebepten dolayı kendimi bu kitaptan okumaktan alamadım çünkü bu gerçekten beni ilgilendirdi diyebilirim.

    Kitabın sıkıcı olduğunu hiç düşünmüyorum, aksine okura keyif vereceği düşüncesindeyim. Her ne kadar Şef burada ana karakter olmasa da, babası ve gençliği hakkında olan anıları da okumaya değer şeyler arasındaydı ve kendisini de kitapta tanıma imkânına sahip olacaksınız. Benim açımdan güzel ve çok ilginç bir insandı.

    Kitapta konu olan karakterlerin çoğu biraz uçuk ve çılgın kişiliklerdir. Eğer bu böyle olmasaydı, kitap bir süre sonra sıkıcı olmaya başlardı, ama karakterler biz okurları burada şaşırtıyor ve etkiliyor. Eğer doğru hatırlıyorsam ve yanılmıyorsam, Ken Kesey'in bu kitabı yazarken LSD'nin etkisi altında kaleme aldığını bir yerlerde okumuştum, ama bunun üzerinden de bir hayli zaman geçti. Kitabın en çok sevdiğim kısmı sonlara doğru olanıydı ve güzel bir son ile bu güzel romanda burada bitti.


    BENİM BEĞENDİĞİM ALINTILARDAN.

    "Anne babalarınızın bu aptalca yumuşaklığı, hoşgörüsü, bugünkü hastalığınızın mikrobu olabilir. Bunu size, disiplin ve düzeni yalnızca sizin iyiliğiniz için kurmaya çalıştığımızı anlayacağınızı umarak söylüyorum."

    "Hayır. Hayır, dinle beni. Seni öyle yola getiremezler. Sana öyle dümenler çevirirler ki, onlarla mücadele edemezsin. İnsanın içine işlerler. Kafana bir şeyler sokarlar. Senin büyüyüp, işler çevirmeyi tasarladığını anlar anlamaz harekete geçerler. Sen daha küçükken o iğrenç makinelerini çalıştırıp senin canına okurlar. Artık hiçbir şey yapamaz hale gelinceye kadar da uğraşırlar."

    "Şimdi, bana verilen bilimsel ad, psikopat."

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Uğultulu Tepeler bildiğiniz üzere yazarın tek kitabı. Edebi bir makale okurken karşılaştığım karakterlerden yola çıkarak okumaya karar verdiğim bir eser, ara arada karşıma çıkan ismiyle çıkıyordu. Benim karşıma çıkan ismi kitabın bu isminden farklı bir ismi vardı şuan unuttum sonra araştırınca kitap bu ismi ile çıktı karşıma. Hımm dedim şu kitap okuyayım bari. Ve okudum. Öncelikle sürükleyici bir dili var. Kitap uzun olmasına rağmen sürekli bir olay döngüsü kitapta yer alıyor. Buda sıkıcılığını azaltıyor. Üç nesil 2 aileyi anlatan, akrabalık gönül ilişkilerinin ve Her iki aileye hizmet etmiş 40 lı yaşlarda yardımcı kadının ağzından dinlediğimiz bir aile dramı. Babasının seyahatte bulduğu kimsesiz bir çocuğun evlerine getirilmesiyle başlayan iki üvey kardeşin tutkulu aşkaları ve insan ruhuna dair bazen kötü ruha sahip insanların bile ne denli içinde barındırdıkları kötülükle o aşkın (kötülükle bezenmiş) şiddet-aşagılama- alçalma- bencillik- kin ile saf hale gelebileceğini gördüğümüz güzel bir eser. Aşk kavramını genelde iyi ve güzele yakıştırırız. Ama aşk kötü ve çirkinin elinde gerçekten hak ettiği yeri iyi ve güzelden daha iyi doldurduğunu gördüğümüz bir eser. Bencil iki insanın iyilik kavramının arkasına saklanmadan, kontrolsüz Ne denli yaşandığını. Acı çekmekten korkmayan ve her türlü acıya ızdıraba( birbirlerinden gelebilecek) açık olan ve onları kabul eden. Ölmüş olmasına rağmen sevdiği kadın parçalarına çirkinlikle,kinle, şiddetle, sahip çıkan bir adam. Acının tahribatı ile dönüştüğü hali reddetmeyen karakterler, tabi ki her şey karşılığı olduğu müddetçe anlam kazandığı gibi, Romanda ki aksi karakterlerin saflığı, iyiliği ve fedakarlığı ile yazar daha ayırt edici noktaya ulaştırmış anlattığı baş karakterleri.. Bu anlamda 30 yaşlarında bu denli hoş bir klasik eser bırakan yazarımızı da kutlamak lazım. Ölen sevdiğim tüm yazarlar için söylediğim şeyleri bu yazar için de söyleyeceğim. Ölmeseymiş dünya edebiyatına güzel klasik eserler bırakabilecek nitelikte bir yazarmış ve daha insana dair okurlarına neler bırakabilirmiş bunu da düşünmeden edemedim. Kitap daha derin daha anlamlı daha düzgün ve tutarlı cümlelerle karakter analizleri yapılarak daha iyi incelemeyi hak ediyor. Şimdilik üşeniyorum. Bu kadarı yeter :) daha gidip Peyami Safa'nın Yalnızı eserini okuyacağım..
  • BIR çocuğun masumiyetini ruhunuzun derinliklerinde hissedebileceğiniz klasik eserlerden biri çocuk kalbi. Günlük halinde yazılmış her sayfada ayrı bir olay ve konu islenmis. Alt metinlerde aşılanmaya çalışılan eğitimin önemi,okul ödevlerinin birer görev olduğu ve öğrencilerin bu görev bilincine sahip olması gerektiği ulusal bağımsızlığın önemi, bayrak, bayrak uğruna ölmenin önemi,çocuk dahi olsan vatan uğruna ölmenin herşeyden önemli olduğu, aşağı sınıf ve zengin tabakanın önemli olmadığı en aşağı tabakadaki insanın en yukardaki insandan ahlak, cesaret gibi acılardan üstün olabileceği gibi birçok alt mesaj barındırmakta. Kitap da en beğendim noktalardan biride öğretmenlik mesleğinin ne kadar önemli ve kutsal olduğuna, bir öğretmenin davranışlarının nasıl olması gerektiğine ve bu davranışlar sonucunda öğrenciler ve aileler üzerinde hatta ve hatta toplum üzerindeki etklierine değinilmiş olması.. şahsi fikrimce eğitim herşeyin basında gelmeli ki ulusun kalkınmasi kolay olsun bu yolda öğretmenlere çok büyük görev düşmektedir. 1 veya 2 gün içinde bitebilecek sadeliğe ve akılcılığa şahip. Kitabın eksik yöne basımından kaynaklı eksik ve yanlış yazınlarının olması.