• Bu kitabı okurken aklıma Dostoyevski acaba yaşarken cinayet işledi de kimse bilmiyor mu sorusu geldi. Çünkü katilin hissettikleri, sonrasındaki psikolojisi ancak bunu daha önce yaşamış birisi tarafından bu kadar güzel anlatılabilirdi. Sonra aklıma daha makul bir cevap geldi: Dostoyevski bir dahi.

    Gerçekten de kitabın içinden 5 kitap daha çıkar. O basit insanların çok büyük hikayeleri olabileceğini çok iyi hissettirmiş yazar. Bir barda, lokantada veya evde otururken yan karakterlerin düşünceleri bile yepyeni bir roman adeta.

    Kitapta polisiye de var, felsefe de var, sosyoloji hatta siyaset bile var. Belki de bu yüzden bu kadar iyi bir klasik Suç ve Ceza.

    Raskolnikov karakteri aslında okumuş, okulu bırakmış, borç içinde biri. Verilen mesaj ise net: Katil olmak için cehalet şart değil. Toplumla bütünleşemeyen, içinde herkese yardım etme isteği olan Raskolnikov'un toplumun acımasızlığı neticesinde hayal kırıklığına uğraması ve yalnızlaşması çok güzel işlenmiş. Kitap boyunca kendine yakın gördüğü kişilerle, düzene uymayanlarla yakınlık kuran baş karakter sonrasında yaptığı ve başta doğru bulduğu fikirleri sorgulamaya başlıyor. Çünkü Napolyon olma hırsıyla davranırken kendini sıradan bir katil olarak gören çevresinin baskıları altında kalıyor. Bu ikilem içinde de değişken bir ruh haline bürünüyor. Delilik ile dahilik arasında gidip gelen, odasında derin düşüncelerde boğulan birinin iç dünyasını çok güzel yansıtmış roman. Yalnızlaşan, psikolojisi bozulan sadece o da değil; kitaptaki tüm karakterler aslında kendi içinde çok çelişkili ruh haline sahip. Yaşadığı döneme adeta ışık tutmuş Dostoyevski. Sanki Sanayi Devrimi ile feodalite arasında kalarak yönünü yitirmiş Rus toplumunun psikolojisini anlatmış.

    Acaba önümüze çıkan engelleri aşmak için her şeyi yapmak meşru mu? Gerekirse toplumsal kalıpları yıkmak, bunun için de o basit toplumun kutsal saydıkları kuralları çiğnemek bizi kötü mü yapar yoksa unutulmaz mı yapar? Hiçbir işe yaramayan ve aşağılık karakterde birisini öldürerek kendimizce hak eden birisine daha iyi bir yaşam vaat etmek doğru mu? Suç, toplumsal eşitsizliğe bir isyan mı? Yani toplumsal eşitlikle yok edilebilir mi? İşte bu beyin fırtınaları içerisinde geçiyor kitap.

    Kitaptaki betimlemeler ayrıca irdelenmeli. Bazı kitaplarda gördüğüm gereksiz ve uzun tasvirler ile arasında çok fark var. Dostoyevski betimlemeleri yaparken adeta ortamı resmetmiş. Zorlama yok, o kadar edebi ki insanın kafasında kitabın filmi oynuyor.

    Bu kitaba 10 verirken içim o kadar rahattı ki... Daha kitabın başlarında bu kitabın ne denli iyi olduğu anlaşılıyor. Kesinlikle okunmalı. İyi okumalar.
  • Bence Metro 2034 o kadar da iyi bir devam kitabı değildi. Beklentilerimi karşılayamadı. Önceki kitaba yapılan göndermeler çok az. Arada bir Artyom’dan bahsediliyor ama bunlar önceki kitabı pek hatırlatmıyor.

    Öncelikle olay örgüsü ilk kitaptan farklı biçimde işlenmiş. Homer, Saşa ve Hunter adlarında üç karakterin çevresinde şekilleniyor her şey. Yazar farklı bir şey denemek istemiş. Siz Homer’la ilgili bir bölümü okurken kitap bir anda Saşa’ya dönüyor. Bu, anlatıma renk katmış diyebilirim. Tabi bazen en heyecanlı yerinde olması can sıkıcı olabiliyor. Yazarın kitaba aşkı katmak istemesini ise yersiz buldum. Saşa karakterinin ergen ergen hareketleri var. Bazı bölümler aklıma başrole yakışıklı adam-güzel kız çifti seçen dizileri getirdi.

    Mekan betimlemelerini de ilk kitaptaki kadar iyi bulmadım. İlk kitap Moskova’nın tarihi yerlerine götürüyordu bizi. Metro 2034 ise mekana değil, daha çok olaylara önem vermiş gibi duruyor.

    Karakterlere gelecek olursak, hiçbiri bende iz bırakmayı başaramadı. Yaşadıkları duygular çok basık kalmış. Üzüldüklerini, korktuklarını, sevindiklerini hissedemedim. Birkaçı hariç kişiliklerinin derinine inilmiyor. Çok fazla karakter yok. İlk kitapta her istasyonda biriyle tanışıyorduk.

    Bu kitap daha tekdüze ilerliyor. 200 sayfa okuduktan sonra “şimdiye kadar ne oldu?” diye düşündüğünüzde pek bir şey bulamayabilirsiniz. Buna rağmen son 100 sayfada olaylar alevleniyor. Sonu güzeldi.

    Kitap genel olarak 2033 ve 2035 arasında köprü oluşturmak için yazılmış gibi. Dolu dolu olduğunu hissedemedim. Bazı yerlerde klişe bir film izlediğimi sandım. Sonlara doğru olan diyaloglar izlediğim filmleri hatırlattı. Klasik dünyayı kurtarma zırvaları işte :D Her neyse, yine de metro dünyasına tekrar girmek güzeldi.
  • Genelde ya çok beğendiğim ya da hiç beğenmediğim kitaplara inceleme yazarım. Ancak İntibah için söyleyeceğim 3-5 şey var.

    Öncelikle beğenmedim diyemem ancak bayıldığım da söylenemez. Sanırım kitabı tam anlamıyla benimseyememin tek sebebi 'dili' ile ilgili. Namık Kemal'i eleştirmek tabiki haddim değil ancak edebi anlamda beni doyurmayan tam aksine sıkan bir kitap oldu. Cümleler bana çok uzun ve karmaşık geldi. Ki ben klasik sevdalısı bir insan olarak bu durumdan bir hayli rahatsız oldum. Cümlelerin uzunluğunun sebebi edebiyat yapmak için değil de sanki kitabı uzatmak için özellikle yapılmış gibi hissettim...

    Belki de kitaba çok büyük umutlarla başladığım için hayal kırıklığına uğramışımdır, bilemiyorum, ama gerçeği söylemem gerekirse ben kalemi daha sağlam bir roman bekliyordum.

    Size çok ilginç gelebilir ama kitabı okurken Reşat Nuri'yi özledim. Galiba tam anlamıyla tatmin olamadığım için oldu bu. Çünkü Reşat Nuri benim için, kalemi en sağlam romancılardandır.

    Konusu için söyleyebileceğim pek bir şey yok. Gayet tahmin edilebilir bir son ve romantik bir eser. Beni şaşırtan pek bir şey olmadı.

    Yalnız kitaptan aldığım tek ders şudur: "Ah aşk, sen vezir de edersin rezil de.."

    Klasik okumaya yeni başlayacaklar için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüyorum ancak klasik okumaya alışık olanlar rahatlıkla okuyabilir.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Kitabın kapağını gördüğümde ilgimi çekmişti bir iki defa da ınternette gezinirken karşıma çıkmıştı. Alıp okuyayım dedim. Şimdi burda karşıma çıkınca da inceleme yapmak istedim.

    Kitaba ilk bakıldığında klasik bir Katil ve onu yakalamaya çalışan başarılı, hırslı bir dedektif hikayesini anlatıyor gibi durabilir. Diğer polisiye romanlardan çok daha farklı ve bence Bask bir kategoride. Tabiki de evet bir polisiye kitabı ama yazar tarafından katil dedektif hikayesi güzel ve olağandısi betimlenmis


    Bu seferki katilimiz pek yaman öyleki kitabın son sayfasına kadar aklınıza bir kez olsun bile gelmiyor. Şu klasik sherlock hikayelerinde olan konudan en uzak kişinin katil çıkması gibi bir değil bu. Gerçekten son ana kadar aklınıza bile gelmiyor söyle küçücük bir şüphe bile olmuyor. Yazar o kadar güzel ters köşe yapıyor ki ters köşe yaptığını anlamıyorsunuz bile.

    Ben kitabı çok beğendim. Beni çok şaşırttı
    Okunması gereken güzel ve farklı polisiye kitap. Herkes okumalı bence özelikle polisiye kitap hayranları.
  • Eveet serinin ilk kitabı bitti. Tabiki seriye başlamadan önce kitabı birazcık araştırdım ve kitabın film haklarının Harry Potter'ın yapımcılarının satın aldığını okudum. Bu aklımın bir köşesinde durdu ve seriye başladım. Ve kitabı okurken, yapımcıların neden bunu satın aldıklarını anladım. Bir büyü evreni, alışılmışın dışında bir düzen, sade akıcı bir anlatım şekli ve orijinallik. Klasik bir üçleme başlangıcı, karakterlerin geçmişi, evren hakkında bilgiler ve kitabın sonunda ki "vaybee " dedirtme.. Belliki ikinci kitapta olaylar daha da büyüyecek ve 3. Kitap da harika bir aksiyon olacak. Belkide olmayacak bilemiyorum.

    Kitap güzel arkadaşlar, akıcı ve sade, çok fazla kafa karışıklığı yok. Isimlere alismak biraz zaman aliyor okadar. Ilk kitaba puanim 10 üzerinden 8.
  • ‘’Küf kokan bir yazı bu ‘’

    "İnsan ne olduğunu anlamadan insan oldu." (Homo non intelligendo fit omnia.)
    Gianbattista Vico


    Yaşadığımız evrende ne kadar sınırlı bir irademiz olduğunu biz insanlara göstermesi açısından yukarıdaki sözü çok değerli buluyorum. Var olmak, doğmak, doğduğumuz toplum ve coğrafya, anne babalarımız, dış görüntümüz, olanaklarımız gibi kim olduğumuzu/kim olacağımızı belirleyen belki sayfalarca miktarda çoğaltılabilecek koşulların hiçbiri bizim irademizle belirlenmedi. Herhangi bir eğitim, herhangi bir bilgi olmadan insan olmanın ağır yükü bindi omuzlarımıza. İnsan olmak!


    Hemen bütün dinler, doktrinler, ekollerin idealize ettiği bir insan tipi vardır. Bizim dini terminolojimizde ‘’ eşref-i mahluk ‘’ olarak geçer bu insan tipi . Tin suresi dördüncü ayette Allah; ‘’ Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.( Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). ‘’ buyurur. Peki sadece insan olmak ahseni takvim, eşrefi mahluk, ideal insan ve kitabın deyimiyle ‘’ hz. İnsan ‘’ olmak için yeterli mi? Dünyamızdaki trajedilere baktığımızda bahsedilen durumun her insanda açığa çıkabilecek bir potansiyel olduğunu ama bu potansiyel açığa çıkmadığı sürece insan olmanın ‘’insan olmak’’ için yeterli olmadığını rahatlıkla dile getirebiliriz. İnsan idrakiyle tefekkürü, kalbi ile tevekkülü başarabildiği sürece eşref-i mahluktur. İnsan vicdan lügatinden; ahde vefayı, fedakarlığı, muhabbeti, merhameti, letafeti, diğergamlığı, basireti eksik etmedikçe ve bütün bunları; erdemle, ahlakla, zarafetle birleştirip kendi dünyasına bunlarla muamele edebildiği sürece Ahsen-i takvimdir.

    Peki ülkemiz özelinde düşünecek olursak bu ideal insan nerede? Neden etrafımıza baktığımızda kendi dinlerinin en küçük ayrıntısına kadar anlattığı bu insanın tam tersi profilde bir tavır sergileyen insanlarla dolu etrafımız. Her din, her ideoloji, her düşünce ve doktrin eninde sonunda ya ölmeye, ya da ölüp çağının gereklerine göre yeniden doğmaya mahkumdur. Şimdi özellikle burada gelecek itirazları duyabiliyorum. Dinde yeniden doğma olur mu; olur hem de zorunlu olarak olur. Eğer biz Kur’an evrensel ve tüm zamanlara hitap eden bir kitap diye bir iddiada bulunuyorsak bu değişim ve yenilenme bizim dinimiz için de olmak zorunda. Bu şuna benzer genel rölativite kanunu insanlığın ilk var olmasında nasıl geçerliyse şuan da öyle geçerli. Ama ilk insanların bu kanundan yararlanma biçimleri ile zamanımız insanının yararlanma biçimi arasında dağlar kadar fark var malumunuz. Oluşan bu fark, kanun aynı olsa da kanundan yararlanma niteliğimizin değişmesi ve zamana göre yorumlanmasından ibaret, kanunun değiştirilmesinden değil.(keza değiştirilemeyeceği de herkesin malumu)

    Bugün çevremizde gördüğümüz- özellikle Müslüman alemindeki – hemen her sorun; geçmişine hapsolmuş, yüzlerce yıllık gelenek ve göreneklerle karıştırılmış bir dini yaşamaya çalışan, ama aynı zamanda çağın getirdiği olanaklardan da yararlanmak isteyen ve bu ikisi arasında sıkışıp kalmış, kısaca ne uhrevi ne de dünyalı olmayı becerememiş ‘’ hz. Hezeyan ‘’ arketipli insanlardan kaynaklanıyor. İnsan, toplumsal hayatı şekillendiren ona can veren zamanının çocuğu olmayı bağnaz bir şekilde reddettiği sürece, onun manevi dinamiklerine ruh ilka eden zeminini de yitirmeye başlıyor. Bugün yaşadığımız en temel sorun bu zeminsizlik sorunu.

    Müslüman düşünce dünyası ve reel hayatı kendi rönesansını yapmaya muhtaç. Ama batı dünyasından farklı olarak bu rönesansa öncülük edip onu domine edebilecek, Müslüman dünyasının batıya oranla çok daha sabit olan fikirlerini değiştirebilecek, toplumdan kopmadan topluma rağmen radikal tedaviler üretebilecek, hurafelere, mistik söylemlere, kitle şuursuzluğunun ürettiği sadece kulak romantizmine hizmet eden lakırdılara kendisini kaptırmayan, fikren ve vicdanen hür, sadece doğrunun hizmetçisi olmayı kendilerine düstur edinmiş ‘’ fikir işçileri ‘’miz neredeyse hiç yok.

    Böyle yokluklarla örülü bir çölde insanlar ister istemez her seraba acaba vaha olabilir mi umuduyla yaklaşıyor. Dücane Cündioğlu da bu minval üzere arayışta olan insanların radarına girmiş bir ‘’ hazret ! ‘’ Açıkçası piyasada gördüğümüz hepsi birbirinin klonu gibi duran hoca/araştırmacılara muhalif söylemleri dikkatimi çekmişti uzun zaman önce. Ama gerek muhalifliğinin cılız fikirlere dayanması, gerek sosyal medyada sergilediği tavır yüzünden kendisi okuma sıramda baya gerilerdeydi. Hz. İnsan kitabını ise sitede bir arkadaşımın hediye etmesi sayesinde okudum. Ve maalesef öngörülerimde haklı çıktım. Boş muhaliflik insanı aptallaştırır. Savunduğunuz ideolojiden ve fikirlerden bağımsız olarak aptallaştırır ve sizi komik duruma düşürür.


    Karşı durduğunuz fikri fırtına ne kadar güçlü ise, görüşlerinizi dayandırdığınız zemin de en az o kadar güçlü olmak zorunda. Böyle büyük iddialarla ortaya eserler koyuyorsanız şayet, olabildiğince yalın bir dille, olanı daha da fazla karmaşıklaştırmadan ama fazla da basitleştirmeden, tutarlılıkla hareket etmek zorundasınız. Sadece bu kitaptan yola çıkarak değil sosyal medyadan gördüğüm, bildiğim kadarıyla da rahatlıkla söyleyebilirim ki Dücane Cündioğlu bu yazdığım özelliklerden çok uzak biri.


    Özellikle bu kitabından anladığım kadarıyla Dücane beyin kendisine misyon edindiği şey klasik felsefe geleneğini ve tasavvufu modern zaman sosuyla marine edip yeni bir düşünce ekolü oluşturmaya çalışmak ama kendisi amaçladığı şeyden çok uzaklara düşüyor. Kıta felsefesini, analitik felsefeyi, İslam felsefe ve kelamını derinlemesine öğrenip, tahlil etmeden yüzeysel denebilecek seviyede bir bilme ile bir yere varılamayacağının ete kemiğe bürünmüş hali gibi kendisi. Akademik seviyede tartışmalara ve bu alanda yetkin isimlerle fikri çatışmalara giriyorsanız ortaya bir fikir koymak zorundasınızdır. Ama hazretin bütün yaptığı biraz Hegel, biraz Haldun, biraz Arabi, biraz Aristo ile ağızda kekremsi bir tat bırakan yer yer tasavvufa da göz kırpan (yer yer de toplama bilgisayarlara göz kırpan ) eğreti bir şey ortaya çıkarmak.


    Bilgi anlamında öyle bir çağda yaşıyoruz ki bugün eski devirlerde olduğu gibi bir insanının birden fazla alanda otorite olması, o alanlarda uzman olması imkansız gibi bir durum. Her disiplin o kadar çok dallanıp budaklanmış, o kadar çok alt segmentlere ayrılmış durumdaki normal bir insanın bırakın bunlardan birkaçını, doğumdan ölüme birini tam olarak öğrenmesi bile çok zorlu bir öğrenme süreci ile mümkün olabilir ancak. Yaşı tutanlar hatırlar belki. Çocukluğuma denk gelen saçma bir dizi vardı; beşik kertmesi. Orada bir karakterin onlarca mesleği vardı. Kısaca kadın Türkiye'nin her şeyiydi. Dücane Cündioğlu'nun vikipedi sayfasına bakınca istemsizce bu dizi ve karakter geldi aklıma. Kendisi Türkiye'nin yeni her şeyi olmaya niyetlenmiş gibi duruyor. Mantık, hermenötik, dilbilim, felsefe, teoloji, psikoloji, tasavvuf, tarih, edebiyat, çeviri, sanat, mimarlık, sinema ve son zamanlarda da tıp, matematik ve hukuk alanlarda çalışmalar yapıyormuş kendisi.

    Biraz ağır bir deyim olacak ama sergilediği tavır entelektüel anlamda madrabazlık yapmak. İki üç tane aforizma kasarak, uzmanı olmadığı konularda janjanlı birkaç cümle kurarak, her temayüz gösterene peygamber muamelesi yapan entelektüel anlamda yerlerde olan bir ülkede zühd pazarlayarak parlak bir kariyer gösterebilir kendisi. Ki sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın genelinde yeni trend bu. Bilimin b’sini bilmeyenler bilim felsefesi yapmaya çalışıyor. Planck’ın kim olduğunu bilmeyenler kuantumun hayatımıza zottiri etkileri diye aforizma büktüğü kitaplar yazıyor, ve bilmedikleri konularda ahkam kesip duran bu insanlar peşlerinden sürükledikleri yığınlar sayesinde göz kamaştıran! kariyerler kuruyorlar.


    Dücane Cündioğlu eğer gerçekten bir aydın olmak istiyorsa ve alanında başvurulan kaynak konumunda eserler vermek istiyorsa önce bu kafa karışıklığından kurtulmalı. Kendisine çerçevesi belli bir alan seçmeli ve hayatının sonuna kadar da bu alanda çalışmalı. Bir insan bir konuyu ancak o konuda yazılmış 50-100 kitap okuyarak ve teorik olarak 10000 saat çalışarak kavrayabilir ancak. Bu kadar çok çeşitli alanda böyle bir çalışma disiplinini tutturmak imkansız olduğundan bu alanların hepsinde birden bulunayım derseniz de dile getirdikleriniz ahkam kesmekten öteye gitmez. Böyle yapmadığı sürece kendisi gözümde bir imaj gurusu ve müstemleke aydını olmaktan öteye gitmez.


    Son olarak kitabın biraz daha içeriğine odaklı birkaç şey söyleyip bitireyim lakırdılarımı. Deneme türünü sevmeme rağmen bağlam konusunda o kadar zayıf kalınmış ki kitabın sonunu getirmekte baya zorlandım. Literatüre hakimim, bu jargonu yaladım yuttum demek adına o kadar çok tanım cümlesi kurmasına, onca kelime tüketip el netice dile getirdiği hiçbir fikrini doyurucu bir biçimde açıklayamamasına sebep yukarıda anlattığım faktörler olmalı. Bir sayfada anlatılacak şeyleri sündüre sündüre uzakmaktan ve konunun etrafında dolanıp durmasından dolayı fazlaca sıkıyor insanı. ‘’ İnsan insanı insanda tanır, insan insan insanın amacıdır. ‘’ gibi mottovari kapalı cümleler yazdıklarını ağdalı dilli edebiyattan öteye götüremiyor maalesef. Arada kullandığı çok güzel cümlelere ve tespitlere rağmen fikrin sonunu getirmediği ya da denemenin sonunda bir iki cümle ile geçiştirmeye çalıştığı için denemelerin içine girmek pek mümkün olmadı benim açımdan. Kitabın sonuna geldiğimde ise bir çamaşır leğeni dolusu patlamış mısırı yemiş gibi oldum. Çenem yoruldu, doymadım ve basenlerimde birikecek yağ da yanıma kar kaldı.


    ‘’ Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli ve helak edici düşünceler. Şeyhi ekberin işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuhun ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhataplarına makamınca hitap edemediğini söylemiştir.
    Nuh , Varlık’ın birliğine değil, tanrının birliğine çağırdı; tanrının ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. ‘’ teşbihi bırakın, tenzih edin O’nu!’’ dedi. Tanrı ile Varlık’ı ayırdı. Putperestleri lanetledi. Ortakkoşucuları.
    Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli. Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. Ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları gemiye almadılar. ‘’


    Yukarıdaki metin kitabın başında geçiyor. Bu bölümü okuyunca aklıma bir Bektaşi fıkrası geldi. Bektaşinin biri bir gün camiye gider. Hoca vaaz vermekte ve Allah'ı anlatmaktadır. “Allah, hiçbir şeye benzemez, doğmamıştır, doğurmamıştır. Ne yerdedir ne göktedir, Yemez, içmez, yatmaz, uyumaz mekanı yoktur, zamanı yoktur, eli, kulağı, dili yoktur. “ diye sıralarken, Bektaşi dayanamamış: “Hoca, hoca sen şuna yok diyeceksin de dilin varmıyor!” demiş. Dücane beyinki biraz bu fıkra misal. Bazı şeylere yok diyecek ama dili varmıyor gibi. Hem muhalif olayım hem inanan kesime de göz kırpayım çabasının çarpıklığı bu biraz. Kuran’a inanmış her insan bilir ki (ya da bilmesi gerekir) Peygamberlerde iki özellik bulunur; Resul ve Nebi. Nebilik bir sıfattır, Resul ise görev. Nuh peygamberin gemiye kimi alıp, kimi almadığı resullüğü ile ilgilidir ve bu alanda hata yapması, kusur işlemesi kitaba inananlar açısından imkansızdır. Peygamberlerin hata veya kusurları peygamberlik görevleri ile ilgili değil onların insan sıfatı ile ilgilidir. En hafif tabirle böyle kulağa hoş gelen afaki söylemlerle bir peygambere hem de risalet görevi üzerinden iftira atmaktır bu yaptığı.


    Tasavvuf kapsamı ve sınırları belirsiz kaygan bir zemin. Kişi nefsinden emin olmadan böyle yüksekten sallayınca yapabildiği tek şey küfre depar attırmak olur ki, yanlışına bir de farkında olmayan okuyucularını da ekleyip yapılan yanlışı daha da alevlendirmiş olur.


    Yanlış hatırlamıyorsam Arabi der ki; kişi henüz ulaşamadığı makamın virdini dile almakla bile küfre girebilir. Misal Yunus ‘’ Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri ‘’ derken halini dışa vurur. Yunus vardığı yerde Allah'a o kadar yaklaşmıştır ki O’nun zatından başka (cennet nimetleri dahil hiçbir şey) kendisine görünmemektedir. Yunus bu sözü dile getirirken o anki kalbi halini dışa vurur, samimidir ve onun açısından dile getirilmesinde bir sakınca yoktur. Ama dünyaya mahkum olmuş insanların böyle cümleleri kurarken dikkatli olması gerekir. Zira dile getirilen bu romantik cümleler Allah'ın zatından başka bir şeyi görmemeye değil cennet nimetlerini küçümsemeye dayanan küfür kokulu söylemler olmaktan öteye gitmez. Arabi kitapları içerisine sonradan çok fazla ekleme yapılmış kitaplar. Kitaplarında yazanların çoğu kendisine ait bile değil denir. Sanmıyorum ama velev ki Arabi bunu demiş olsun. Söylenen söz belli, işaret edilen mana belli. Bunun inandığınız kitaba ne kadar uyduğu da sizin vicdanınıza kalsın.


    Pierre Bourdieu; ‘’ Reyting bu evrenin gizlenen tanrısıdır. Zihniyete hükmeden şeydir. ‘’ der. Popüler kültür zihinlere hükmeden yeni tanrımız. Bu put zihniyetimize ve hükmettiği sürece de kulak romantizminden ve bizi bir yere götürmeyen beylik laflardan, aforizmalardan kurtulmamız imkansız. Dücane beyin özelinde bu putlardan kurtulmak dileğiyle…