İsmail | Synergy, Bir Ses Böler Geceyi'yi inceledi.
 13 May 18:28 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Ahmet Ümit'in ilk polisiye romanı olarak ''Sis ve Gece'', ilk romanı olarak da ''Bir Ses Böler Geceyi'' adlı eser olmuştur. Sitede polisiye uzantısı altında yerini alsa da bu kitap bir polisiye değildir. Aslında Ümit'in acemilik döneminde yazıldığı için polisiye roman türünde yazacağı eserler için bir antrenman diyebiliriz. Bunun yanında sosyal ve dini dokusu altında az da olsa polisiye kalıntılarını görebiliriz. Zaten puanlama ve yorumlarda da, diğerlerinin aksine bu eserin zayıf kalması, -demin söylediğim gibi- acemi ve toy bir yazar olduğu zamanın ürünü olduğu içindir.

Ahmet Ümit'i bilmeyenemiz yoktur zaten. Niye bilinmesin ki? Sade, okuyucuyu anında kurguya hapseden güzel anlatımıyla hemen hemen herkesin sevdiği bir yazar olmuştur. Eh, Dünya'da olduğu kadar, ülkemizde de (klasiği ayrı değerlendirirsek) edebiyat türlerinin içinde en çok polisiye sevilmiştir. Peki yabancı yazarlarda iyi bir polisiye yazarı var da bizde yok mu? Elbette var. Tahtını pek kaptırmayan Ahmet Ümit bunlardan bir tanesidir. Sağlam kurgusu, yormayan anlatımı, üst düzey betimlemeleri, okuyucuların beğenmesi için en büyük nedenlerdir. Bu eserde de hem siyasi-politik hem de dini açıdan bol bol zengin bir bilgiyle karşılaşıyoruz. Hocasını terminalden alması gereken Fakülte çalışanı Süha, arabasıyla gece çıktığı yolda ansızın yaptığı bir direksiyon hareketiyle kaza yapar. Gözlerini açtığında ise kendini bir mezarlıkta bulur. Etrafını şöyle bir yokladığında ise korkunç sesler duyar ve kıyıda duran tek başına bir mezar görür. Bu durum Süha için adrenalin dolu bir hava yaşamasına sebep olur.

Yazarımız küçük bir mezarlık fikri ile daha sayfanın başından okuyucuyu etkiliyor. Korku ve gerilim yaşarken, birdenbire diğer sayfalarda klasik edebinin içine giriveriyoruz. Süha korkunun verdiği şokla bir yandan geçmişini düşünürken bir yandan da gördüklerini anlamaya çalışır. Kitabı okudukça, 1980 öncesi ülkemizde yaşananlar ve üniversite öğrencilerinin bu duruma etki ve tepkilerini öğrenirken, bir yandan da, diğer bir sorun olan Alevi insanlarının hem ülkemizde hem zihinlerde nasıl yankı bulduğunu, nasıl yalnız olduklarını keşfediyoruz. Yazar, bizi(okuyucuyu) bir anda 30-40 sene öncesine götürebildiği gibi, aynı anda da küçük bilgilerle, farklı inançlara bağlı insanların hayatlarını büyük bir hayret ve merakla öğretmeyi iyi beceriyor. Tabii ilk sayfalarda verilen heyecanı ortalarda bulamayınca, özellikle ilk başlardaki konunun birden sönüvermesi benim için biraz üzücü oldu. Bunun haricinde sade ve güzeldi. İyi okumalar...

{Ç News}'te Bugün;
Merhabalar Efendim...!

Hava'nın bugün kafası karışık gibi. Ne güneşli ne güneşsiz. Grimsi bir tonla yukarıdan bize bakıyor.. Birazda sisli gibi..

Kahvenizi alıp dışarıyı izlemek ne keyif verirdi. Özellikle bu havalarda doğada bir yerlerdeyseniz yeşillik alanlara baktığınızda, yeşilin elli tonu'nu görebilirsiniz. Gri'nin değil efenim yeşilin elli tonu.. :)

Kahveler hazır olsun, biz geldik..! {Ç News} Yayında..!!

Bugün Klasik Türk Mûsikîsi (Türk sanat müziği) etkinliğimizi sonunda yapıyoruz.. Biraz hüzün dolacağız gibi geliyor... Sevdiğiniz TSM parçalarını yoruma bırakırsanız, gün boyu 1K şenlenecektir. Bizim paylaşımımız en altta olacaktır.. TSM paylaşımlarınızı yoruma bekliyoruz..!!

Günün Sözü:

"Kalp için hayat basittir: Atabildiği kadar atar. Sonra durur."

~ Karl Ove Knausgaard, Kavgam

Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
Hazırsanız, haydi başlayalım....!

Toplanın... Anayurt Oteli, Aylak Adam gibi kitaplarla edebiyatımızda oldukça değerli bir yere sahip olan Yusuf Atılgan'ın saklı kalmış bir eseri, ilk defa gün yüzüne çıkıyor...
 https://kayiprihtim.com/...at-yasayasiniz-diye/

Bir çok okur kitap listelerini sevmez ama yeni çıkan bu 25 kitaba bir gözatın.. Belki liste'de okuma zevkinize uygun bir tat yakalarsınız..
 http://www.neokuyorum.org/...yeni-cikan-25-kitap/

Ursula K. Le Guin üzerine çok güzel bir makale.. Keyifle okuyunuz.. Saygıyla analım bu güzel insanı..
 https://dusunbil.com/...a-bir-tane-yarattim/

Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;

Semih 'in ->> #27973955

https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz 'nin ->> #23818900

Hesna 'nın ->> #26536293

 "Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;

Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

~

"İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki?"

Otomatik Portakal, Anthony Burgess #29315765

~

"Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi ;akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi."

Siddhartha, Hermann Hesse  #29321243

~

"Bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. Parasız öğrenim vermediği için toplum suçludur; yarattığı karanlığın sorumlusu odur. Bir ruh eğer karanlıkla doluysa, günah orada işini görür. Suçlu, günah işleyen değil, karanlığı yaratandır."

Sefiller, Victor Hugo #29325303

~

"Alıntıların sonlarında ki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

Bugüne Özel Üç Adet TSM Paylaşımı:

Zeki Müren: https://youtu.be/g942qom8HqM

Müzeyyan Senar: https://youtu.be/phG5uwmPWIo

Gönül Yazar: https://youtu.be/_RhQR9OUgYQ

İlk aklımıza gelenlerden bizim seçkilerimiz bu şekildeydi. Sizlerin sevdiği Türk Sanat Müziği parçalarını yoruma bekliyoruz...

Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız...

Keyifli günler dileriz...

Hergün;
Üç Haber, Üç İnceleme, ve Üç Alıntı ile sizlerleyiz...

Sağlıcakla kalın....!

{Ç News}

Yusuf Çorakcı, Yeraltından Notlar'ı inceledi.
28 Nis 19:03 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Rus edebiyatının önemli isimlerinden Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin hapisten kurtulduktan sonraki kült eserleri öncesinde yazdığı Yeraltından Notlar, son derece ilgimi çeken ve keyif verici bir kitap oldu benim için. Sitede okuyan çok görüyor ve olumlu görüşler ediniyordum bu nedenle hayranı olduğum yazarın bu kitabını bir de ben okuyayım dedim. İyi ki okumuşum; hem Dostoyevski hakkında daha çok şey öğrendim, hem de kalemini daha yakından tanıma şansına eriştim. Kendisinin bambaşka bir iç dünyası var gerçekten, anlattıkları herkesin yazmak isteyeceği türden hikayeler değil. Kitaba başlarken soğuk rüzgarlar esiyor önce, bu adam ne anlatıyor böyle diyorsunuz fakat devamında kendi dünyasına öyle bir çekiyor ki, anlat anlat heyecanlı oluyor moduna giriyoruz. Dili sade değil, son derece detaylı ve içsel bir anlatım var, klasik Rus edebiyatı işte dedirtiyor. Dikkat ettikçe sevdiriyor kendini kitap, olayların içine daldıkça boğulmak umrunuzda olmuyor. Eser yeraltı ve notlar olarak iki bölüme ayrılmış. Yeraltı dediği yer yazarın uşağı Apollon ile yaşadığı kendi evi aslında, pek misafirin kabul görmediği köhne bir mesken. Notlara girdikçe Dostoyevski'nin başlarda kendiyle ilgili anlattığı özellikler daha iyi kavranılıyor ve haklısın dedirten olaylar zincirini okuyoruz. Yazarın samimiyeti ön planda, günümüzde yazmış olsa baylar yerine kardeşlerim, ablalarım, kankalarım diyecek sanki. Kendisinin bu eseri yazarken ayık kafayla yazdığını düşünmüyorum çünkü bunları yayınlamak cesaret işidir. Yazar itiraf ediyor zaten insanın kendine bile söylememesi gereken şeyleri vardır diye, fakat o bunları kağıda döküyor. Arkadaşları ve diğer insanlarla yaşadığı oldukça ilginç anıları var, genel olarak yaptıklarından pişmanlık duyan ve içinde kalanları gerçekleştirme hırsını görüyoruz. Yeraltından Notlar pek çok yeraltı edebiyatı yazarını etkilemiştir diye düşünüyorum, hem yeraltı sözcüğü var hem de gizli saklı olayları anlatma içgüdüsü. Dostoyevski bu kitabıyla edebiyat dozunu hızlıca veriyor. Biraz daha açmam gerekirse; bir kadeh viskiyi yavaş yavaş küçük yudumlarla değil de, tek dikişte saniyelik sürede içirtiyor. Çok kolay bir kitap değil ancak okumaya değer kesinlikle. Kısacası oldukça beğendim. Bazı bölümleri tekrar tekrar okunacak kadar güzel bence. Sayfa sayısına bakmayın, dopdolu bir kitap sizi bekliyor.

Kitap endüstrisi yalnızca bir dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır. Kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme stantlarını en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. Dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkânında ki alanın çoğunu kaplar.

Her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. Sözüm ona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar.

Bu son nokta çok mühimdir: Endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır; zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. Aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. Entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.

Günümüz yayıncılık endüstrisinin büyük çoğunluğu, engin ve derin kitaplar okumayı teşvik etmek yerine, tek boyutlu nesneler, yüzeyden ibaret olan ve okura keşif imkânı tanımayan kitaplar yaratmaktadır.

Formüllere başvurarak yazmayı reddeden sayısız yazar olduğu ve kimisinin bu yolla başarı kazandığı muhakkaktır; ancak bugün büyük yayıncılık şirketleri tarafından üretilen kitapların çoğu, değişmeyen bu endüstriyel modeli izler.

Okuyan kesimin büyük bir kısmı bu nedenle belli türden bir "konforlu" kitap beklentisinde olacak biçimde eğitilir. Ve daha da tehlikeli olan, okurların kısa betimlemeler, televizyon dizilerinden kopyalanmış diyaloglar, tanıdık marka isimleri ve dolambaçlı yollar takip eden olay örgüleri peşinde, çetrefilliğe ya da belirsizliğe asla izin vermeyen belli türden "konforlu" okumalara alıştırılmasıdır.

Alman felsefeci Alex Honneth, György Lukacs tarafından geliştirilen bir terimi kullanarak, bu süreci "şeyleşme" olarak adlandırır. Lukacs'ın şeyleşmeden kastı, deneyimler dünyasının, ticari alışveriş kurallarından türetilen tek boyutlu genellemeler vasıtasıyla sömürgeleştirilmesidir.

Yaratıcı hikâyeler dolayımıyla değil, yalnızca, bir şeyin ne kadara mal olduğuna ve bir kimsenin onun için ne kadar ödemek istediğine göre değer ve kimlik biçilmesidir söz konusu olan. Bu ticari fetişizm, bilinç de dâhil olmak üzere insani faaliyetlerin tümünü kapsar ve insan emeğine ve endüstriyel metalara bir tür aldatıcı özerklik yükler, öyle ki, bizlere onların itaatkar izleyicisi olmak düşer.

Honneth bu kavramı, öteki'ne, dünyaya ve kendimize dair algılayışlarımızı da kapsayacak biçimde genişletir, diğer bir deyişle, insanları ve var oldukları alanı yaşayan varlıklar olarak değil de tekil kimliklerden yoksun şeyler ya da nicelikler olarak gören bir toplum anlayışını katar kavrama.

Honneth'e göre bu kavramların en tehlikelisi "kendi kendine -şeyleşme" dir ki bu da iş görüşmeleri, şirket eğitim programları, sanal seks siteleri, role-playing (karakter yönetme) video oyunları gibi türlü faaliyette kendimizi diğerlerine sunma biçimimizde kendini gösterir. Ben bunlara, zekâmızı yadsıyan ve hak ettiğimiz yegâne hikâyelerin bizim için önceden sindirilmiş hikâyeler olduğuna bizi ikna eden edilgen okuma alışkanlıklarını da ekleyeceğim.

Bu edebiyatın her edebi türde örnekleri vardır; duygusal kurmacadan kana susamış gerilim romanlarına, tarihi aşk romanlarından mistik palavralara, gerçek itiraflardan gerçekçi dramaya kadar. "Satılabilir" edebiyatı eğlence, dinlence ve meşgalenin, dolayısıyla toplumsal açıdan yüzeysel ve nihayetinde lüzumsuz olanın alanıyla katı bir biçimde sınırlar.

Gerek yazarları gerekse okurları çocuklaştırır; ilkini yaratımlarının daha iyi bilen biri tarafından hale yola sokulması gerektiğine inandırır; diğerini ise daha zekice ve karmaşık anlatılar okuyacak denli akıllı olmadığına ikna eder.

Bugünün kitap endüstrisinde, hedef kitle ne kadar geniş olursa, yazardan da o kadar itaatkar bir biçimde, basit olgusal ve dil bilgisel düzeltmeler kadar olay örgüsü, karakter, mekan ve başlık değişikliklerine de karar verme gücüne sahip editörlerin ve kitap satıcılarının (son zamanlarda aynı zamanda edebiyat ajanslarının) talimatlarına uyması beklenir.

Bununla birlikte, bir zamanlar anlaşılması güç ya da akademik olarak değil de yalnızca zekice olarak nitelenen kitaplar bugünlerde esasen üniversite yayınevleri ve mucizevi bütçeleri olan küçük firmalar tarafından yayımlanıyor.

Aldous Huxley'nin 1932 tarihli romanı Brave New World'deki denetimci, bu taktikleri kısa ve öz bir biçimde şöyle açıklar: "Bu, istikrar uğruna ödememiz gereken bir bedeldir. Mutluluk ve yaygın deyişiyle yüksek sanat arasında bir seçim yapmak zorundasın. Biz yüksek sanatı feda ettik."

Kitap Endüstrisi | Şeyleşme

~Alberto Mendal ~

Agatha Christie severlerin büyük ihtimalle seveceği klasik polisiye tarzında keyifle, merakla okunan sonuna kadar sırrını/gizemini koruyan bir kitap oldu. Yazarı ve kitabı 1000kitap sayesinde tanıdım ve aldım. Türkçe polisiye edebiyat dahilinde yazarın da ilk polisiyesi olması itibarıyla takdir edilecek eser.
Gerilim yaratmada ve polisiye tempoyu arttırmada 300 sayfalık bir roman için eksiklikler olsa da bestseller durumdaki saçma sapan psiko seri katil romanlarına göre çok daha keyifli bir deneyim. yazarın ikinci kitabını da merakla takip listeme aldım.... tavsiye ederim.

Kütüphanede Kafka, Nostromo'yu inceledi.
16 Nis 08:51 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir görüşe göre 20. Yüzyılda İngilizce yazılmış en büyük roman, bir görüşe göre klasik romancılıktan modern romancılığa geçişin köprülerinden olan Nostromo, gerçek bir edebiyat destanı. Sık sık geriye dönüşlerle okuyucunun işini zorlaştırsa da, okumaktan alınan zevki azaltmıyor. Yazarın yarattığı kahramanlar bir yana olayların geçtiği ülke bile hayali, ancak yazarın anlatımı ile önünüzde gerçekmiş gibi canlanıyor. Bu arada betimlemelerin okuyucuyu sıkacak kadar fazla olmadığını söylemeliyim. Romanın kahramanları konusunda da yazar oldukça başarılı.
Güney Amerika’nın yaklaşık günümüzde de sık yaşanan yönetim anlayışı kitapta güzel anlatılmış. Sık sık değişen bir yönetime sahip bir ülkede bütün dikkatleri üzerine çeken bir gümüş madeni üzerinden olaylar anlatılıyor. Romanın asıl kahramanı Nostromo adında bir İtalyan. Diğer kahramanların bir çoğu yine Avrupalı azınlık. Yerli olanların da birçoğu Avrupa’da yetişmiş kişiler. Bu yönüyle biraz Avrupalı (özellikle İngiliz) yanlısı yazılmış olması dikkatimi çekti. Tabi yazarın İngilizce yazmayı tercih eden Polonya asıllı biri olduğunu unutmamak lazım.
Roman şu an iki farklı yayınevinden yayımlanıyor. Şanssızlık ilk aldığım kitabın çevirisi kötüydü. Bu yüzden, kelime kelime okuyan bir kişi olarak kitap elimde 4 gün süründü. Daha sonra İletişim Yayınlarının çevirisi geçti elime de kitabı okuyabildim. Maalesef sadece kitap basmak için yapılan çeviriler yüzünden okumanın zevki de kaçıyor.
Altını çizebileceğiniz çok fazla yer bulunmuyor. Yine de büyük keyif alarak okunacak bir şaheser. Tabi bir günde biten çerez romanlar gibi değil. Bir fincan kahve alın, sessiz bir köşeye çekilin ve ağır ağır, sindire sindire okuyun en iyisi.

Beyhude, bir alıntı ekledi.
12 Nis 12:55

DUYURU : Sansürden yanayım
Hükümetin sansür koyarak sinema ve tiyatroları destekleme
kararına karşı ben de hükümetıi desteklerim. Sansür,
sanatın korunması demektir. Sansürün olmadığı zaman,
Eşrefin söylediği şu «Önce söyletirler sonra severler
valdeni» dizesindeki söz gerçekleşecek demektir. Sansür,
işlenecek suçu önlemek v0 sanatÇıyı korumak içindir. Sansüre
karşı olanlar, ya hükümete güvenmiyorlar yada san-sürden
kaçırmak istedikleri gizli bir niyetleri vardır. Sansürün
salt sinemaya, tiyatroya değil, bütün sanatlara ve
özellikle romana, şiire, hikayeye, anı defterlerine, not defterlerine,
mektuplara da konulmasını, böylece yazarların
ve tüm yurttaşların suç işlemekten, daha baştan önlenerek
korunmasını dilerim. Koruyucu hekimlik, koruyucu polislik
gibi, sansür de koruyucu hukuk dernektir. Edebiyata
sansür konularak, hem ulusal gelenek, görenek ve törelerimiz
korunmuş olur, hem de bu vesileyle hükürnet, edebiyat
diye, yazar diye Türkiye'de bişeyin var olduğunu da öğrenmiş
olur. İşte bu nedenlerle sanatı destekleyen hükürneti
ben de destekliyorum.
Ancaaaaak, Türk sinema ve tiyatrosunu herkimler destekleyecek
ve sansür edeceklerse, hiçbir kitap karıştırmadan,
kimseye sormadan, hiçbir kimseden kopya almadan
lütfen şu soruları yanıtlasınlar:
ı - Çok değil, on klasik film adını bir kağıda yazınız.
2 - Çok değil, on çağdaş oyun yazarı adı yazınız.
3 - Klasiklerden on dram, on da komedi adı yazınız.
4 - On değil, beş büyük rejisör adı yazınız. '
s - Yurtdışı gezilerinizde, süpermarketler ve pornofilm
gösteren sinemalar dışında, gittiğiniz ön müze, on t.iyatro,
on sinema adını yazınız.
6 - Hepsinden vazgeçtik be, doğru dürüst on çağdaş
Türk yazarı adı yazın yeter.
Yazabilenlerin alnından öpülecek, yazamayanların da
alnı karışlanacaktır.

Ah Biz Ödlek Aydınlar, Aziz NesinAh Biz Ödlek Aydınlar, Aziz Nesin