• Ilk kitabı bitirdikten sonra hemen başladım ama sonra bir plan değişikliği ile kitabi yarim birakip baska kitapalra devam ettim. Çok kopukluk hissettirecek bir seri olmadığı icin aradan baya zaman geçtikten sonra tamamladım ikinci kitabi. Sarai bittikten sonra tamda şöyle düşünüyordum;
    "Sarai, hayata berbat bir başlangıç yapan biri için yeterince güçlü ve aldığı kararlar yada takındığı tavır kurgu itibari ile göze batmıyor.
    Hızlı ilerleyen, kolay okunabilecek bir ilk kitaptı. Herşey çok hızlı ve kabullenişler çok kolay oldu diyebilir miyiz? Bence hayır. Sarai'nin Victor ile karşılaşmadan yaşamak zorunda olduğu hayat ile kıyaslayıca bundan sonra yaptığı ve yapacacağı seçimleri normal karşıladım. "

    Ki normal karşılamaya devam ediyorum. Yoksa kitaba akil sir erdiremem. Yani kitabin adi Katiller Cetesi ise gozu kara tetikcilere ihtiyac vardir. Izabel-sarai- de intikam istegiyle dolu biri olunca tum bunlara kolay adapte olmasi cok fazla rahatsiz etmedi beni. Sadece Victor ile olan aski sevdasini okurken cok sıkıldım, cogu bolumu atlayarak okudum . Izabel bir köleden tetikciye nasil dönüşür, bir ekibe dahil olmak icin geçtiği testler ve katlanmak zorunda olduğu işkenceler , aşkı sevdayı bulması derken kitap birden bitiverdi. Devamı olmayacak gibi bitmesi de ayrı bir durumdu açıkçası 🤔 Çok mükemmel olmasa da okunur mu okunur. 🤷‍️ serinin tüm kitapları elimde olduğu icin okumaya devam edeceğim. bakalım daha neler olacak?
  • Sabahattin Ali herhalde en çok romanlarıyla bilinir ama öykülerini okuyanlar, onun asıl öykücü olduğunu düşünür bana göre. Değirmen'i bitirdiğimde yine bir gece vaktiydi ve üstünde düşünecek çok şey vardı elimde. Değirmen'in içinde 3 kısıma bölünmüş 16 hikaye var. Beni en çok etkileyenin 1. kısın olduğunu söylemeliyim ama her öyküsünde yazara olan saygım ve sevgim kat be kat arttı. Kendimi çok şanslı hissettim çünkü birçok hikaye biliyordum artık. Anlatacak çok şeyim vardı. Sabahattin Ali bizlere çok büyük bir hazine bırakmış. Toplum eleştirileri o zamanda bile aynıymış dedirtiyor. Ne aşklar varmış, nasıl kurabilmiş kafasında bunu? Bir insan bu hisleri yaşamadan yazamaz bu öyküleri diye düşünmekten kendimi alamadım ve Sabahattin Ali ile tanışma isteğim yine baş gösterdi. Mutlaka ama mutlaka okuyun. Hatta yazarı hiç okumadıysanız Değirmen ile başlayabilirsiniz. Ağır bir dil olacağı düşüncesini kafanızdan atın, kolaylıkla okunur bir dili var yazarın. Değirmen, Viyolonsel, Kırlangıçlar... Bütün hikayeler büyüleyiciydi. Okuyun ve daha çok kişiye ulaşsın bu güzellikler.
  • "Neden yazılır bir şiir
    Neden okunur bunca yazı
    Çünkü nasıl alışabilir başkaca
    İnsanın karmaşıklığı"
  • Öyle bir hikaye hayal edin ki kitabın henüz ilk sayfasında sonu açıklanmış. Ancak bu kitabın "baştan sonu belli olan ucuz bir roman" olduğunu kesinlikle göstermiyor.Zira yazar klasik cinayet romanlarında görülen "cinayeti kim işliyor" sorusuna değil "cinayet nasıl işleniyor" sorusuna cevap olarak yazmış kitabı.

    Kitap ile ilgili birkaç husus hakkında düşünülürse kitabın daha iyi anlaşılacağı açık. Şöyle ki yazar bu kitabı yaşamış olduğu kasabada yaşanan gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış. Marquez incelik gösterip kasabada olayı bilen son kişi de öldüğünde kitabı yayımlatmış. Kitabın bu yönü bilinerek okunur ise sanıldığından çok daha gerçekçi olduğu görülecektir. Ayrıca yazarın en iyi eserim dediği bu kitabın yazarın diğer eserlerinden önce okunması gerekir diye düşünüyorum.

    Kitabın konusuna gelince kahramanımız Santiago Nasar'ın namus cinayetine kurban gideceği ve bunun Vocario kardeşlerin elinden olacağı en başta belli ama bu cinayetin öncesindeki 24 saat içinde yaşananlar hikayeyi ilginç hale getiriyor. Bu cinayetin işleneceği kasabada herkes tarafından biliniyor fakat umursamazlıktan mı ya da başkaca sebeplerin bir araya gelmesinden mi bilinmez göz göre göre cinayet işleniyor. Cinayetin ardından bölgeye gelen savcının kasabada yaşayan olaydan haberi olan herkesten aldığı ifadeler kitabın büyük bir kısmını içeriyor. Bu ifadeleri okuyunca ister istemez herkesin cinayetin işlenmesine iştiraki olduğunu düşündüm. Sonuçta her suç her zaman için toplumun az veya çok katkısı sonucunda işlenir ama bu sefer bu katkı kast derecesine yaklaşıyor.

    Kitap sayesinde öğrendiğim ilginç bir bilgi:Güney Amerika'daki Arap asıllı kişilere de Türk deniliyor.

    Kitapla ilgili aklıma takılan tek şey Santiago Nasar'ın iftiraya maruz kalıp kalmadığı. Her ne kadar bu durum cinayeti meşru hale getirmese bile.

    Kitap çok ince ve bir iki saat içinde okunabilir. Okuyun pişman olmazsınız.
  • Ivan Aleksandroviç Gonçarov’un 19. yüzyılın ortalarında Rus edebiyatına kazandırdığı başyapıtı Oblomov, ilk olarak 1849 yılında “Oblomov’un Rüyası” adıyla bir dergide yayımlanmış ve sonrasında bir ay kadar inanılmaz kısa bir süre boyunca yapılan çalışmanın ardından roman haline getirilmiştir. Gonçarov, Oblomov’u bu kadar kısa sürede nasıl yazdığını ise şöyle açıklıyor:
    “Bu büyük romanın bir ay içinde yazılması belki de imkansız görünür. Ama unutmayın ki, bu eseri yıllarca kafamda taşıdım ve onu ancak kağıda geçirmek kalmıştı.”

    Gonçalov’un Oblomov’u batı ile doğu arasında sıkışıp kalan Rus kültürüne, insanına karşı bir yergi, eleştiri niteliği taşıyan bir eserdir. Rus aristokrasi olan Oblomov, kitabın başkişisi. Kendisi ile ilgili sürekli yeni planlar yapmasına rağmen, tembelliği ve boşvermişliğinden dolayı bu planlarını bir türlü uygulamaya koyamayan, etrafında, ülkesinde olanları umursamayan veya umursamak istemeyen, her ne olursa olsun öfkelenmeyen bir roman kahramanı. Ayrıca fazlasıyla alçakgönüllü bir karaktere ve temiz kalbe sahip. Tam ayağa kalktı derken tekrar eski boşvermişliğine geri dönen ve bu konuda ben dahil çoğu okuyucusunu sinirlendirmeyi başarabilen bir karaktere sahip. Ben kendisni bugünün işine yarına bırakmak ustası olarak da tanımlıyorum.

    Romanın bir diğer ana kahramanı Stoltz ise Oblomov’un aksine olarak çalışmayı fazlasıyla sever, ve disiplinlidir. Sürekli Oblomov’u ayağa kaldırmak için elini uzatsa da dostunun elini tutacak takati bulamamasından dolayı çabaları beyhude kalmaktadır.

    Gonçalov’un Oblomov ile Ştoltz karakterlerini kitabında ydost olarak tanımlaması biraz ilginç. Ben bu durumu esasen klasik bir doğu-batı karşılaştırması olarak görüyorum. Oblomov, tembel, umursamaz, işbilmez, kalkınmadan, gelişmeden, üretmeden doğu insanını temsil ederken; Ştoltz ise çalışkanlığı, aklı, aydınlanma çağını temsil ediyor.

    Kitapla birlikte kelime lugatımıza giren oblomovluluğu da değinmek istiyorum. Bence oblomovluluğu sadece fiziksel tembelliğin simgesi olarak tanımlamak yetmez. Oblomovluk aynı zamanda hayatın anlamsızlığını, hiçliğini farkedip hayatın her alanlarınından kendini geri çekmenin ve boşvermişliğin simgesidir. Keza Oblomov’un kendisi bunu kitapta şöyle açıklıyor:

    Stoltz : Ama bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle.
    Oblomov : Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de açgözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar, birbirini tepeden tırnağa süzmeler. Konuşmalarını dinledikçe insan budalalaşıyor. İlk bakışta zeki adamlar sanırsın, yüzlerinde ciddilik okunur, ama bütün söyledikleri şu biçim şeyler: "Falanca veya filanca, bilmem ne satın aldı, bilmem neresini kiraladı." Başka birisi: "Aa! Olur şey değil; niçin acaba?" Ya da: "Falanca dün akşam kulüpte müthiş para kaybetti, bir başkası üç yüz bin kazandı." İllallah bunlardan. Bunlar arasında insanlık nerede? İnsanlığın yüceliği, bütünlüğü nerede kaldı? İnsanlık ufak paralar haline gelmiş.

    Velhasılıkelam, Oblomov, içimizin karanlıklarında saklı duran tembelliğin, Ivan Aleksandroviç Gonçarov kalemiyle Rus edebiyatındaki yansımasıdır. Oblomov, kendilerinin bile ne olduğunu bilmediği Rus aristokrasine karşı bir yapılan göndermedir. Oblomov, hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlamış insanların boşvermişliğidir. Oblomov, Oblomovluğun kitabıdır.

    Oblomov'u okuyun, okutun. Ama, okurken kendinizi fazla oblomovluğa alıştırmayın:)

    Herkese şimdiden keyifli okumalar.
  • Bütün medeni ülkelerde aynı şikâyet: Okumuyoruz. Kitaplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de birçokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşünmek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar.duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir. Her matbua’ya saldırırlar. Kimi yansını okur kitabın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (meselâ gazete tiryakileri.) Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur.” Bu tiryakilik tembelliğin marazi bir şeklidir, yazara göre. “Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvurmak, alışkanlıkların en kötüsü. “Kitapta okudum, gazete yazıyor” gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşın ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup bitenleri göremez, anlayamaz. Marazı okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hâdiseleri unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olaylara bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına muhakeme edemez olur.”
    Cemil Meriç
    Sayfa 127 - İletişim yayınevi