Geri Bildirim
  • Huzursuz Kitap.. Nasıl olur böylesi, her sayfadan huzursuzluk taşar. Bazı kitaplar yastığa sırtını dayayıp sükunet içinde rahatça okunur, bazıları masa başında yanında kağıt, kalem ve ciddiyet ister. Bazıları da sırtını oturduğun rahatsız sandalyeye bile dayayamadan, rahatsız bir pozisyonda okunur (daha şimdi yazarken fark ettim, her halde anlatılanlara karşı elden gelen sadece bu olduğu için)

    Hakikaten merak ediyorum; Füruzan Türk edebiyatında neden bu kadar az tanınıyor? Sitedeki okumaları bile çok az. Bu benim okuduğum ikinci Füruzan kitabı, onunsa ilk kitabı. Ve sadece iki kitap ile beni öykücülüğüne öyle çok hayran bıraktı ki.. İlk okuduğumu -Kuşatma- daha çok beğenmiştim, belki de gittikçe ustalaştığı için.. Elimizdeki kitapta bile görüyoruz bunu zaten, ilk öykü ve son öykü arasında epey büyük bir fark var. Yine de genel olarak bakınca çok ama çok kaliteli bir öykü kitabı Parasız Yatılı.

    Şu girişte huzursuz kitap demiştim ya. Mübalağa yapmadım. Lisede edebiyat öğretmenimiz durum öykülerini anlatırken "Olay öyküleri gibi değildir durum öyküleri, kısa bir zaman sonra aklınızdan uçar gider onca okuduklarınız" demişti. Şimdi o geldi aklıma, daha yeni okumayı bitirmeme rağmen bu kitaptaki 12 öyküden aklımda kalan o kadar az ki.. Ama okurken hissettiklerimi yıllar sonra bile sorsanız, sanki somut bir şeymiş gibi tasvir ederim o huzursuzluğu, öylesine garip izler bıraktı. Füruzan da gençliğinde yoksulluk çekmiş hayat öyküsünde yazana göre ama yine de anlatılan bunca korkunç hayat hikayesi nasıl böyle ustaca betimlenir, ben bunu çok sorguladım. İşte hayran kalmak kaçınılmaz.

    Sözü daha fazla uzatmak yersiz. Dilerim öyküleri hak ettiği değeri Füruzan henüz hayatta iken bulur.
  • Uzun öyküleriyle tanıdığımız Avusturyalı yazar Stefan Zweig'dan bir başka uzun öyküsü olan Amok Koşucusu, kısa sürede bitirdiğim kitaplardan biri oldu. Oldukça olumlu yorumlar aldığını görünce merak edip sepete ekledim ve bir de kendim görmek istedim. Zaten sevdiğimiz yazarın kitabını okumak için bahaneye ihtiyacımız yoktur. Amok nedir bilmiyordum ve kitap sayesinde öğrenmiş oldum. Okumak önemli işte yeni şeyler öğrenmek amacı olunca. Dil ve anlatım bildiğimiz Zweig. Uzun cümlelerini konuşturan yazar başta sıkıcı gibi görünse de, hafif ağır diline alıştırıyor hemen. Kişi ve ortam betimlemeleri gayet başarılı ve psikolojiyi güzel veriyor. Zaten kendisinin en iyi yaptığı işlerden biri, böyle olunca o içten hissettiriş okuma isteğini arttırıyor. Hikayeye gelecek olursak; Hollanda sömürgesinde iyi bir ücrete çalışan bir doktorun yanına zengin ve güzel bir kadın gelir ve ondan yardım ister. Kadının kibrine sinir olan doktor gurur yapar ve yardım isteğini geri çevirir. Ancak pişman olan doktor kadını bulup istediğini vermek isterken o yörede yerel bir hastalık olan amoka yakalanır ve koşmaktan kendini alamaz. Bütün bunları gemide tanımadığı bir adama anlatan doktorun ağzından bir anı şeklinde okuyoruz. Ilginç bir biçimde kitapta hiç özel kişi ismi yok. Ülke ve şehir adları mevcut fakat kişileri, unvanları ve fiziksel görünüşleriyle bize aktarıyor yazar. Bazı olaylar biraz oldu bittiye gelse de dikkat çeken bir olaylar zinciri var. Bazen kızdığımız, bazen üzüldüğümüz kitabın sonu biraz acele gibi geldi. Doktor olmanın ne demek olduğunu, hastalıklarla ve hastalarla olan ilişkiyi, hasta bir doktorun nasıl hissettiğini gayet güzel anlatıyor kitap. Sanki gurbet ellerde doktorluk yapan kendiniz oluyorsunuz ve başarılı ya da başarısız olmanın getirdiği psikoloji sizi buluyor. Bunların dışında eşitsizlik ve ırkçılık konusu da işlenmiş. Sömürge olmanın ne demek olduğunu eserde görmek mümkün. O yıllarda alt ırk denen kişileri hor görmek normal karşılanıyordu ve yazar bunu bize aynen anlatıyor. Aslında kadından önce hoşlanmayan doktorun kibri o kadar küçük değil. Özellikle sonlarda olaylar sonuçlanınca ya ne olacaktı dediğim oldu. Ancak doktorun iç dünyası ilgi çekici ve onun için okunur. Genel olarak güzel bir kitap benim için. Bir doktorun bu kadar viski delisi olması ilginç geldi. İçsin tabi parasında gözüm yok, sadece öyle kaldı işte. Amok Koşucusu için hiç tıp terimi içermeyen doktor öyküsü diyebiliriz herhalde.
  • Lisbeth Salander,geçirdiği kötü çocukluğu ve dış görünüşü yüzünden toplum tarafından dislanmis ama zekasiyla herkesi alt üst eden bir hacker. Hergün daha fazla hayranlık duyduğum...Okurken karakteri tanıdıkça 'yok artık 'diyeceksiniz. İlk üç kitabındaki gibi heyecan bir türlü dinmiyor. Profesör Frans Balder. . . Amacı İnsanlar gibi düşünebilen bir bilgisayar yapmak,insan beynine benzeyen bilgisayarlar yani yapay zeka. Düşünmesi bile heyecan verici ...Otistik ve savant sendromlu August . . . Frans Balder 'ın oğlu. ..Savant nedir mi? Kitap sadece bunun için okunur, nasıl bir yeteneği olduğunu okurken kesfedeceksiniz ve vazgeçilmez adamımız Mikael Blomkvist. Nefeslerinizi tutun, heyecan verici kitap sizleri bekliyor.
  • Tarık Tufanla yol devam ediyor..
    Nerden düştüm bu Tarık Tufan belasına bilmem,hani öyle kötü belalardan da değil bakmayın,aksine gayet de güzel belalardan bu.Bir Kerede de değil de yudum yudum alınanlardan..Bir gün bitmesinden korkulanlardan..

    Bilir misiniz “bir solukta okunan,sizi alıp çok uzaklara götüren” dediğimiz o kitaplar vardır.Biraz klişe bi tanımdır ama olsundur.He bu seferkinde bir solukta okunan kısmı doğru fakat çok uzaklara götürme kısmı biraz şüpheli.Hatta tam tersine sizi yakınınıza getiriyor.Mahalle..Bakın mahalle çok farklı bi kavramdır.Böyle her gün selam verdiğiniz,gördüğünüz,gülüştüğünüz insanların hikayesini hiç merak ettiniz mi? Ya da hayatlarında olup bitenlere ne kadar hakimsiniz? İnsan mahallenin içindeyken anlamıyor da çıkınca anlıyor bunun önemini.13 yaşıma kadar ananemlerin olduğu bir mahallede büyüdüm.Evlenecek kızların dügünü için tüm ahali yemek yapılmasına,yazın kışlık için yapılan tarhana turşu salça gibi şeylerde nasıl yardımlaşmalar olduğuna şahit olma fırsatım oldu.En basiti biri bir şey yapmaya kalktığında,tehlikede olduğunuzu hissettiğinizde hiç çekinmeden bahçe kapısını açıp içeri girebilme ihtimalinizin olmasıdır bence.Eğer Türkiye’de yaşayan bi kadınsanız bence bu ihtimal oldukça önemli ve güzel..İşte 13 senemi böyle mahallede geçirdim.Ananemin özellikle uyarılarıyla kapı önünde oturan komşulara “Sefanız artsın.” Mahalle bakkalına “Günaydın,nasılsınız ve çıkarken iyi günler.” Demeyi alışkanlık haline getirdim.Şimdi selamsız sabahsız geçemeyen bir insanımdır,çok şükür:) İşte böyle 13 senenin sonunda pat diye mahalleden çok uzak bir yere taşındık.Apartmanlı bir eve..Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı,kimsenin kimseye halini hatrını sormadığı,yardımlaşmayı bırakın apartman kapısını tutup selam verecek diye kaçar adım ilerleyen insanların olduğu bir yere gittik.13 sene dediysem benim de her insan gibi belli bi yaşa kadar olan anılarım ordan burdan dinlemelerimle ama genel olarak şüpheli elbette.Annemse 34 yaşında mahallesinden ilk kez çıkıyordu.Bir süre kendine gelemedi,hatta cok uzun bir süre.Mahalleyi çok özlüyorduk.Kapı önünde oturmalarını,samimiyeti,komşuluğu..Ve 7 sene sonra birkaç ay önce yeniden mahalleye taşındık.Şu anda bunları 7 sene önceki çıktığımız evin hemen yan dairesindeki yeni evimizden Yazıyorum.Dedim ya içindeyken anlamıyorsunuz;fakat o mahalleden cıkınca bir burukluk oluyor İşte..Şimdi kitaba dönelim bir mahalleyi anlatmış Tarık Tufan..Sizin mahalleniz nasıldı bilmiyorum fakat bizimkinde kitapta anlatıldığı gibi taksicilerin girmek istemediği gibi olmasa da oldukça sık kavgalara,yaralamalara şahit oldugumuz bir mahalleydi.Öyle bir mahalleyi anlatıyor ki aslında çoğumuzdan kesitler var orada..Kenar mahallelerin hikayeleri ne kadar ilginizi çeker bilemiyorum genelde gazetelerin 3. Sayfalarını okumaktan zevk alanlar için ideal olabilir tabii.Ben 3.sayfa haberlerini okumayı sevmem,anksiyetem filan tutuyor,geceleri uykularım kaçıyor,gittikçe kötüleşen durumu gördükçe içim acıyor.Kafamı kuma gömmek olarak algılamayın rica ediyorum bunu,fazla hassas bir kalbim olabilir ziyanı Yok..Neler yok ki o mahallede işte,neler neler..Ben okurken derin derin iç çektim.Yoksulluk denen şey zor,az çok bilirim.İnsana neler neler yaptırır.Kaç anayı ağlatır,kaç babanın omzuna yük olur bilinmez.Tarık Tufanın naif kalbi için bile okunur kitap,aha da sonra Merve demişti dersiniz.Hadi bakalım okuyacak olan varsa hiç mi hiç durmasın,keyifli okumalar :)
  • Budizm felsefesi ve Hacı Bektaş Veli felsefesi nasıl da birbirine benziyor...
    Kitap kolay okunur ve budizm felsefesini harika bir üslupla anlatıyor. Merak edenlere tavsiye ederim.
  • Neredeyse herkesciklerin okuyup popülerliğinin azaldığı bir dönemde okuduğum bu güzel mi güzel kitabı nasıl yorumlayacağım hiç bilmiyorum. Ama şunu demeliyim ki HARİKA bir şey bu kitap yahu. Konunun özgünlüğü, akıcılığı, yazım dilinin sadeliği, olay örgüsü ve kahramanlar insanı içine çekiveriyor.

    Lafı daha fazla uzatmadan konusundan bahsedeyim; gelecekte bir zaman diliminde insanlar ve aylılar diye bir ayrım söz konusu. Cinder Yeni Pekin'de çok ünlü bir mekanik ustası, tabi yolda androidlerle insanların yan yana dolaştığı bir dünyada düşünün ne kadar meşhur olduğunu:) Ancak bir sorun var ki bu da veba salgını oluyor, herkesin eli kolu bağlı. Çıkartılan bir yasayla insanlardan daha değersiz görülen sayborglar üzerinde bazı deneyler yapılıyor ki bu vebaya çare bulunsun. Cinder ise Prens Kai'ye duyduğu gizli hayranlık ve sayborg olmanın gerektirdiği şeyler altında ezilen birisi, tabi üvey annesi ve kız kardeşlerini saymıyorum bile.

    Böyle masal tadında ama maceranın da dört bucak gezdiği kitaplardan hoşlananlar için bu kitap ilaç niyetine gelecek bir nimet. Hatta sırf Cinder ile Kai için bile okunur. Iko'yu da unutmamak gerekir:)
  • “Neden yazılır bir şiir
    Neden okunur bunca yazı
    Çünkü nasıl anlaşılabilir başkaca
    İnsanın karmaşıklığı.”
    Edip Cansever
    Sayfa 72 - Yapı Kredi Yayınları