• Tarih felsefesi, tarihi süreçte rol oynayan etkenlerin çıkış noktalarını, topluma yansımalarını ve sonuçlarını inceler. Toplumları doğrudan etkileyen bazı sebepler vardır. Bunlar ekonomik krizler, dini farklılıklar ve bazen de siyasi çatışmalar olabilir. Tarih felsefesi, bu sebepleri bir arada değerlendirerek, tarihi süreci anlamlandırmayı sağlar.  Her felsefecinin bir tarih anlayışı ve yorumu vardır. Fakat tarihi, felsefeci nazarıyla mı yoksa tarihçi nazarıyla mı ele almalıyız sorusu önemlidir. Bu soruya Prof. Dr. Tuncer Baykara, “Bir tarihçi olarak, tarihçilerin algıladığı nispette tarih felsefesinin daha yararlı olacağı kanaatindeyim.” cevabını vermiştir.

    İbn Haldun’a göre, tarihte olup bitenlerin sebeplerini toplumların bizatihi kendisinde aramak gerekir. Toplumları var eden sebep ise asabiyedir. Bu asabiyenin her toplumda farklı tezahürleri vardır ve kendi içerisinde dışa kapalı şekilde gelişir. İbn Haldun, toplumları bir canlıya benzetir ve her toplumun doğup, büyüyüp, gelişip ve yok olacağını vurgular. Kant’ın tarih felsefesinde, geleceği ön plana almak ve şimdinin üzerinde durma düşüncesi vardır. Eğer şimdiki zaman ‘ahlak ile politika’ düzleminde ele alınırsa, gelecekte toplumlar ve toplumlararası ilişkilerde daha sağlıklı adımlar atılacağını savunur. Voltaire ise tarih felsefesi babında, kişinin toplumdan ve şahsi yargılarından sıyrılarak, tarihe, eleştirel ve bağımsız gözle bakılmasından yanadır.

    Tarih felsefesi çatısı altında, Türk-İslam Tarih Felsefesi üzerine çalışmış araştırmacılarımızın eserleri henüz arka plandadır. Bu alanda yapılan çalışmaları diri tutmak elzemdir. Meraklıları için “Tarih Felsefesi”, “Türk Tarih Felsefesi”, “Türk-İslam Tarih Felsefesi” içerikli çalışılan bazı eserleri, Hasan Karakuzu ve Erhan Acar’ın “Türkiye’de Tarih Felsefesi Çalışmaları Bibliyografyası“ isimli önemli çalışmalarından naklediyorum.
     
    Bibliyografya
    AHMET VEFİK PAŞA, Hikmet-i Tarih, Çizgi Kitabevi, Konya 2013.
    AKKAYA, M. Şükrü, Ankara Tarih-Dil-Coğrafya Fakültesi Tarih Metodu ve Felsefesi Notları: Tarih İlminin Tarihi, Ulus Basımevi, Ankara 1938.
    AKKAYA, M. Şükrü, Tarih İlminin Tarihi 1.Kısım, Ulus Basımevi, Ankara 1938.
    AKKAYA, M. Şükrü, Tarih İlminin Tarihi 2.Kısım, Ulus Basımevi, Ankara 1938.
    AKSU, Şener, Hegel ve Tarih Felsefesi, Anı Yayıncılık, Ankara 2006.
    ARSLAN, Ahmet, İbn Haldun, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009.
    ATASAY, Fahri, Sorokin’in Tarih ve Toplum Felsefesi, Seba Yayınları, Ankara 1997.
    ATEŞOĞLU, G.,Tarih Felsefesi Seçme Metinler: Herder-Kant-Fichte-TurkishSchelling-Hegel- Schopenhaur, Doğu-Batı, Ankara 2006.
    AYSEVENER, Kubilay, Collingwood’un Tarih Felsefesi, 1. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara 2001.
    AYSEVENER, Kubilay, Tarih Felsefesi, Say Yayınları, İstanbul 2015.
    BAKAR, Osman, İslam Bilim Tarihi ve Felsefesi, (çev. Işık Yanar), İnsan Yayınları, İstanbul 2012.
    BIÇAK, Ayhan, Tarih Bilimi: Aristoteles’te Tarihin Temellendirilmesi, Çantay Kitabevi, İstanbul 1999.
    BIÇAK, Ayhan, Tarih Düşüncesi I:Tarih Düşüncesinin Oluşumu, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004.
    BIÇAK, Ayhan, Tarih Düşüncesi II: Felsefe ve Tarih, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004.
    BIÇAK, Ayhan, Tarih Düşüncesi III: Tarih Felsefesinin Oluşumu, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004.
    BOLAY, Süleyman Hayri, “Filozofların Tarih Görüşleri”, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Fırat Üniversitesi Yayınları, Elazığ 1990.
    CASİM, Sultan, İslam Toplumunun Yeniden Doğuşu -3-: Tarih Felsefesi Stratejik Tarih Yorumu, (çev. Abdurrahim Şen), Mana Yayınları, İstanbul 2012.
    CİHAN, Mustafa, Jose Ortega Y Gasset’de İnsan ve Tarih Felsefesi, Çizgi Kitabevi, Konya 2010.
    ÇALEN, Mehmet Kaan, II. Meşrutiyet Döneminde Tarih Düşüncesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013.
    ÇEVİK, Mustafa, Tarih Felsefesi, Anı Yayıncılık, Ankara 2014.
    ÇOTUKÖKEN, B., Tarih Felsefesi Üzerine, Cumhuriyet Dergisi Kitap Eki, 2010.
    ÇUBUKÇU, İbrahim Agâh, Türk Düşüncesinde Felsefi Hareketler, TTK Yayınları, Ankara 1991.
    DALKIRAN, Sayın, İbn Kemal ve Düşünce Tarihimiz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1997.
    DAYANIR, Yahya, İbn Haldun’un Tarih ve Devlet Felsefesi,1973.
    ERTEN, Cihat, Hegel’in Tarih Felsefesinde Temel Kavramlar, 1979.
    ERTEZİ, Gönül, Hegel’de Dialektik Kavramı ve Tarih Felsefesi, 1982.
    FINDIKOĞLU, Fahri, İbn Haldun’da Tarih Telakkisi ve Metod Nazariyesi, İstanbul 1951.
    GÖKBERK, Macit, Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1948.
    GÜLFİDAN, Kemal, Nietzsche’nin Tarih Felsefesi, 1970.
    İBN HALDUN, Mukaddime, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, Cilt: 1-2, İstanbul 2005.
    İSLAM FELSEFESİ: Tarih ve Problemler, Editör; M. Cüneyt Kaya, İSAM Yayınları, İstanbul 2013.
    KARAKAYA, Ayşe Okumuş, R.G. Collingwood’un Tarih Felsefesi, 2004.
    KARAYILAN, Necati, Hegel’in Tarih Felsefesi, (y.y), 1977.
    KAYNARDAĞ, A., “Macit Gökberk’le Felsefe, Tarih, Dil ve Atatürk Devrimleri Konusunda Söyleşi”, Felsefecilerle Söyleşiler İçinde, Elif Yayınları, İstanbul 1986.
    KILIÇ, Seda, “Tarih Felsefesi Açısından Kıssalar”, I. Kur’ân Sempozyumu Tebliğleri, 1. Baskı, Bilgi Vakfı Yayınları, Ankara 1994.
    KOÇ, Ahmet, Tarih Felsefesi, Hira Yayınları, 1996.
    KORLAELÇİ, Murtaza, Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, İnsan Yayınları, İstanbul 1986.
    KÖSEOĞLU, Nevzat, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1990.
    NİYAZİ, Mehmet, Türk Tarih Felsefesi, 2. Baskı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009.
    METE, İzzettin, Kâinat ve Tarih Felsefesi, Türkiye Yayınları, İstanbul 1996.
    METE, İzzettin, Kâinat ve Tarihin Felsefesi, Türkiye Basımevi, 1966.
    MUMCU, Ahmet (ve öte),Atatürkçü Düşünce Sisteminin Temelleri, Yükseköğretim Kurulu, Ankara 1997.
    MÜSLÜMANIN DİN KİTABI: İslam Dini’nin Esasları Tarihi ve Felsefesi, Maarif Kitaphanesi, İstanbul 1953.
    ORTAYLI, İlber, Osmanlı Düşünce Yapısı ve Tarih Yazımı, Editör; Ali Berktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2008.
    OZAN, Hüseyin Avni, Tokadîzade Şekip Hayatı, Felsefesi, Eserleri, İzmir Halkevi Dil, Edebiyat, Tarih Şubesi, İzmir 1933.
    ÖZBARAN, Salih, Güdümlü Tarih: Eğitim Politikalarının ve Medyanın Tutsağındaki Tarih Üstüne Düşünceler, Cem Yayınevi, İstanbul 2003.
    ÖZBARAN, Salih, Tarih, Tarihçi ve Toplum: Tarihin Çağrışımı, Doğası, Tarihçilik ve Tarihi Öğretimi Üstüne Düşünceler, Yay. Haz. Nurettin Pirim, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2005.
    ÖZÇELİK, İsmail, Ana Hatlarıyla Tarih Felsefesi(Ders Notları), Ankara 1996.
    ÖZDEN, H. Ömer, Estetik ve Tarih Felsefesi Açısından Yahya Kemal, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002.
    ÖZLEM, Doğan, Bilim, Tarih ve Yorum, İnkılâp Yayınları, İstanbul 1998.
    ÖZLEM, Doğan, Tarih Felsefesi, Dokuz Eylül Yayınları, İzmir 1998.
    ÖZTÜRK, Mustafa, Tarih Felsefesi, 2.Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara 2010.
    SALTUKLU, Zübeyir, Tarih Felsefesine Giriş, Fenomen Yayıncılık, Erzurum 2012.
    SANAY, Eyyüp, İbn Haldun ve Düşünceleri, Gün Yayıncılık, Ankara 2007.
    ŞENERGİN, İsmail Metin, G.W.F. Hegel’in Tarih felsefesinde Yöntem ve Temel Kavramlar, 1980.
    TANJU, İzzet, Felsefe, Tarih, Edebiyat Üzerine, Özener Matbaası, İstanbul 2008.
    TANJU, İzzet, Tarih Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009.
    TEKELİ, İlhan, Birlikte Yazılan ve Öğrenilen Tarihe Doğru, 2. Basım, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2011.
    TİMUR, Taner, Felsefe, Toplum Bilimler ve Tarihçi, Yordam Kitap, İstanbul 2011.
    TİMUROĞLU, Vecihi, Tarih Felsefesi Açısından Gençler İçin Atatürk, 1.Basım, Somut Yayın Dağıtım, Ankara 2006.
    UÇAR, Şahin, “Tarih Felsefesine Yeni Bir Yaklaşım” Tarih Felsefesi Sohbetleri, Esra Yayınları, Konya 1996.
    UÇAR, Şahin, Tarih Felsefesi Açısından İslam’da Mülk ve Hilafet, Konya 1992.
    UÇAR, Şahin, Tarih Felsefesi Açısından Mülk ve Hilafet, Domino Yayınları, İstanbul, 2007.
    UÇAR, Şahin, Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir Yayınevi, İstanbul 1997.
    UÇAR, Şahin, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları, 4.Baskı, İstanbul 2012.
    UÇAR, Şahin, Varlığın Anlamı: Tarih Felsefesinin Epistemoloji ve Metafizik Bahislerine Mukaddime, 2.Basım, Domino Yayınları, İstanbul 2007.
    UĞUR, Kazım, Voltaire ve Condorcet’de Tarih Felsefesi, 1967.
    ÜLKEN, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 8. Baskı, Ülken Yayınları, İstanbul 2005.
    ÜLKEN, Hilmi Ziya, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İbn Haldun, Kanaat Kitabevi, İstanbul 1940.
    YÜCESOY, Sabri, Sokratik Konuşma: Tarih-Kuram-Uygulama, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006


    http://www.edebifikir.com/...bibliyografyasi.html
  • /eskiden/
    şimdi yine ‘ortodoks’ toplumcuları kızdıracağım
    ama, ne yalan söylemeli, bu şiir bir kaçış şiiridir:
    çocukluğa kaçış! faşizm bastırınca, ortalığı inanılmaz
    bir baskının soluk aldırmayan ağırlığı sarınca,
    çocukluğumda, yine o sıralarda oturduğum
    karşıyaka çamlık’ım dolaşırken yaşadığım bazı
    izlenimler belleğimin perdesine yansıyor. 71 yılında
    artık o çamlık yoktur ama, içimde öyle resimler,
    öyle duygular kalmıştır ki, bu şiiri yazmadan
    edemiyorum.
    işin güzel yanı, varlık’ta yayımlanınca, hiç beklemediğim
    birisinin, baki suha’nın cumhuriyet’te
    aşağı yukarı bir yazısını buna ayırması oluyor. 3 mart 1972’de yayımlanan bu yazının başlığı ‘edebiyat
    sohbetleri’, yazar giriş bölümünde öteki
    ozanlarımıza biraz takıldıktan, bunların ‘yazdıklarına
    gülmemek elden gelmiyor’ dedikten sonra,
    şu satırlarla yazısını tamamlıyor:
    “ fakat hemen ilave edeyim ki, kurunun arasında
    yaş da yanar derler, ozanlarımızın hepsini birden
    kötülemeye de hakkımız yok. içlerinde adları
    ozana çıktığı için, ne olursa olsun, sanki mecburmuş,
    memurmuş gibi ısrarla yazmakta devamla,
    her yazdığımı hikmet sayanlar yanısıra, bize
    gerçek şiirin, öz şiirin pınarından yudum yudum
    da olsa tattıranlar yok değil.
    “ işte bunlardan biri attilâ ilhan, biraz teatral,
    gösterişli üslubuna rağmen, onda gerçek şiire bir
    saygı vardır daima, eskiyi de bilir, yeniyi de zannımca.
    bir gazetenin genel yayın müdürlüğü gibi
    ağır bir yükün altında ezilirken, zaman zaman
    kolumuza girerek, serin suların aktığı şiir bahçelerine
    çekip götürüyor bizi.
  • ŞAİR HASAN HÜSEYİN İLE ÖĞRETMEN AZİME’NİN BİTMEMİŞ AŞK HİKAYESİ...

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikayesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire aşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...

    TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

    İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

    Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

    Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hala uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

    Birden...

    Kanallardan birinde bir haber:

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet öldü.

    Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

    Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Nazım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

    ’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

    Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

    Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Nazım’ın şiirlerini okudu.

    Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Nazım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

    Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

    O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

    Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

    Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti, Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

    Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

    Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

    Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

    Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

    Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

    Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

    Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

    Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

    MEKTUPLAR... MEKTUPLAR

    Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

    Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

    "Azime Karabulut merhaba!"

    Mektup beş sayfaydı.

    "Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

    Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

    Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

    Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

    Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

    Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

    Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

    Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

    "Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

    Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

    Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

    ’SESİNİ DUYMALIYIM’

    Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

    Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

    Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

    20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

    Toparlandı hemen:

    Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

    Bu kadar sıcak mıydı sesin?

    Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

    Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

    Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

    Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

    Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

    Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

    Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel “diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

    Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

    Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

    Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

    Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

    İLK KARŞILAŞMA

    17 Ağustos 1963.

    Ankara Tren İstasyonu.

    Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

    Tren istasyona girdi.

    Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

    İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

    Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

    El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

    Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

    Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

    Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

    Sessizliği Azime bozdu:

    "Yalnız mısın?"

    Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

    Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

    Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

    Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

    Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

    EVLENİYORLAR

    Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

    Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire aşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

    Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

    11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

    Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

    Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hala ilk günkü heyecanla sürüyor.

    376 gün yoğun bakımda kaldı

    4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

    Annesi Gülşan.

    Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

    Şairin yedi kardeşi vardı.

    Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

    Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

    Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

    Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

    Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

    K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

    Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

    Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

    Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

    27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

    İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

    1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

    1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

    1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin “öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

    1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

    Şiirleri Nazım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Nazım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

    1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

    Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

    Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

    Ancak kurtarılamadı.

    26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

    Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.

    Soner Yalçın
  • 536 syf.
    Gustave Flaubert: Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi

    Kitabın Arka Kapağından

    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. On dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

    “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” [Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869]

    “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.” [Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı]

    “Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.” [Marcel Proust]

    Gustave Flaubert

    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın Konusu

    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir. Kalbi bir kelebek gibi uçup duran Frederic’i bu bir süre oyalar. Bir taraftan Frederic bir işin ucundan tutmaya da çalışmaktadır. Hukuk eğitimini bırakmıştır ancak kültürlü bir gençtir. Bir konuda kitap yazmaya kalkar, sonra politikaya atılmaya karar verir. Ancak bunlardan sonuç alamaz. İlişkilerini de çıkarları doğrultusunda ayarlar. Can dostu Deslauries ile ilişkisine sınır koyar, çünkü bu genç, sınıfça kendisinden düşüktür. Bir ara Frederic’e amcasından miras kalır, bu rahat yaşayabileceği kadardır. Zaten çok fazla lüks harcaması vardır. Annesinin evinde Roque baba isminde zengin ama asil olmayan bir adam komşularıdır. Bu kişi soylu ve unvan sahibi Dambreuse ailesi için kâtiplik tarzı bir iş yapmaktadır. Roque babanın Louise isminde bir kızı vardır. Zamanında Frederic bu kıza ağabeylik yapmış, ona kitaplar okumuştur. Ancak bu kız şimdi evlilik çağındadır, kaba saba ancak güzel ve tutkulu bir kızdır. Nasıl olduysa bu kızın Frederic’le evlenmesi fikri gündeme gelir, Frederic düşüncesizce hareket eder her zamanki gibi, bu kızla evleneceği yolunda laflar söyler ve ardından Paris’e arkadaşlarının yanına döner. Genç adam düşüncesiz ve bencildir ancak çoğu zaman başkaları tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Madam Arnoux onun kendisine olan zaafını bildiğinden bunu kocasına yardım toplamak için kullanılır. Rosanette hem parası için hem de başkalarını kıskandırmak için kullanır. Deslauries ve diğerleri de parası için onu ellerinde tutmaya çalışırlar. Frederic çoğu zaman bunları görmez, özellikle kadınlara karşı zayıftır. Madam Arnoux ile aşklarını itiraf ederler ama kadın ne olursa olsun ailesine bağlı kalır, aralarında bir şey yaşanmaz. Rosanette’ten bebeği olur ama bu onun içinde hiç bir duygu oluşturmaz, hatta çocuk ölünce onun ölüm döşeği başında bile kocasını yeni kaybeden ve kendisine tutkun olan Madam Dambreuse ile evliliği sonucu ne kadarlık bir servete konacağının hesabını yapar. Ancak rahmetli Bay Dambreuse’un karısına hiç bir şey bırakmadığı ortaya çıkınca bu evlilik de suya düşer. Bütün bu olaylar sırasında kral yanlısı ve halkçı karakterler arasında siyasi sebeplerden darılma ve benzeri şeyler de olur, zaman zaman halk isyanlarına da kitapta yer verilmiştir. Roman uzun yılları kapsamaktadır, 1840’da başlar ve 1867’de son bulur. 1867 yılında ellili yaşlardaki Frederic durumunu şöyle anlatılmıştır:

    “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.”

    1867’de bir gün Frederic yaşlıca bir adamken Madam Arnoux onu ziyarete gelir. Kocası ölmüştür, zamanında lüks bir yaşam süren bu kadının şimdi eskisinden çok farklı bir hayatı vardır. Buna rağmen kadın, zamanında Frederic’ten aldığı borç parayı getirmiştir, bu da o zaman Frederic’i parası için kullandığını düşündüğümüz kadını bize affettirmektedir. Sevgisinin saflığından emin oluruz, çünkü yaşadığı fakirliğe rağmen bu parayı Frederic’e hem de onun hiç ihtiyacı olmamasına rağmen getirmiştir. Aşklarından konuşurlar, Frederic ona hiç evlenmeyeceğine dair yemin eder ama bilir ki âşık olduğu kadın Madam Arnoux’dan çok, kendisinin hayalinde yarattığı bir kadındır, zaten ona sahip olamadığı için sürmüştür aşkı bunca zaman. Bu yüzden belki ona kendisini teslim etmeye hazır bu kadını alı koymaz. Aşklarından kalan Madam Arnoux’un ona verdiği bir tutam saçtan ibarettir.

    Son bölümde kitabın diğer karakterlerinin neler yaşadığından kısaca bahsedilir. En son olarak Frederic ve dostu Deslauries hayatlarına şöyle bir bakarlar:

    “İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frederic ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Deslauriers. Sebebi neydi acaba?
    -Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frederic.
    -Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.
    Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar.”

    Çoğumuzun yaşlanınca; alın yazımızı, koşulları ve yaşadığımız çağı suçlayacağımız aşikâr değil midir? Bir taraftan da yaşamın öyle çok da hesaba gelmeyeceği aktarılmıştır. Kitabın en can alıcı kısmı, bütün romanın bir değerlendirmesi gibidir bu. Neredeyse aşk için yaşayan Frederic dört farklı kadınla şansını denemiş ve aradığını bulamamıştır. Üstelik te tüm bu kadınların ona âşık olmasına rağmen!

    Kitabın sonsözündeki Philippe Desan’ın makalesi: Flaubert’in romanı yazdığı sırada arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan parçalar vardır. Romanla ilgili diğer kaynaklarda yapılmış bazı eleştirilere yer verilmiştir. Bunlar romandaki bölümlerin bir kısmındaki devamlılığın eksikliği ve tarihi olaylarla ilgili bir takım eleştirilerdir. Devamlılık eksikliği pek göze batmıyor olsa da, olaylar o kadar çok ki çoğu zaman konuşma olmayan kısımlarda kısa kısa paragraflar halinde, neredeyse özet olarak verilmiştir.

    Takdire layık olan durumsa; roman boyunca Frederic’in mizacındaki değişime tanık olmamızdır. Bu genç adam yaşı ilerledikçe farklı davranışlara bürünmektedir. Kanımca, Flaubert bu romanı –aslında kendi hayatını- yazarken, bir insanın zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe zihinsel değişimini de yansıtarak, romanının neden günümüzde de başucu kitaplarımızdan biri olduğunu bize kanıtlamaktadır.

    Sonsöz

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d.1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu. Yayıncı, toplumun önceleri beğenerek okuduğu bir ürünü, tekrar okuyucunun beğenisine, kitaba bir sonsöz de ekleyerek sunmuştur. Ürünün üretildiği koşullara ve zamana bakarak, günümüz beğenileriyle karşılaştırmaya kalktığımızda, hala alıcılar tarafından beğeniliyor ve okunuyor olmasının nedeni, Flaubert’in George Sand’e yazdığı bir mektuptan da anlaşılıyor: “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku!”.

    Elbette Flaubert’in dehasıyla, kendi hayatını, kitabının içinde de 25 yıllık bir süreçte bu cevheri tırnaklarıyla ufak ufak kazıyarak yoktan var etmesi ve roman kahramanının da yazarıyla paralel bir süreci romanın kurgusu içinde yaşaması, Süreya’nın Tanrı vergisi çeviri edimiyle birleştiğinde, ürünün dolaşımda 133 yıldır kalabilmesini sağlıyor. Beğeniler değişse de üründen beklenenin hala aynı olması ve elden ele dolaşmasının asıl nedeni; kaynak kültürden erek kültüre aktarım esnasında ürünün aslından bir şey kaybetmeden ve hırpalanmadan alıcılara, okuyuculara aktarılabilmesinde yatıyor sanırım.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Kasım 2013
    ***

    Kitabın Künyesi:

    GUSTAVE FLAUBERT
    Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi
    Çev: Cemal Süreya
    PHILIPPE DESAN’IN SONSÖZÜYLE
    İletişim Yayınları 1231 *Dünya Klasikleri 36
    1-3. BASKI 2007-2010, İstanbul (4.BASKI 2011, İstanbul)
    496 Sayfa
  • https://www.gzt.com/...-benim-dedem-3498265

    Hayâti İnanç, kendi ağzından... :))

    Medine pazarından satın alınmış bir köledir benim dedem...

    Kendine has gülümsemesi, ezberden okuduğu beyitler, gençlerle yaptığı sohbetler… :)) Hayati İnanç, Denizli’nin en küçük ilçesinde başlayan hayat hikayesinin en güzel anılarını ‘Doğduğum Ev’ için anlattı. Medine köle pazarından satın alınan Sudanlı bir kölenin torunu olan İnanç, saz kursuna giderken kendisini Kuran kursunda bulduğu günleri, lise yıllarındaki Sosyalist Devrimciliğini, ‘zehirlendim’ diye tarif ettiği şifa arayışını, 80 darbesinin tam ortasında İstanbul Üniversitesinde yaşadıklarını, radyo ve televizyon programlarına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.


    Yıl 1961, Denizli’nin Çameli ilçesi. Hayati İnanç nasıl bir evde doğdu?

    1961 yılında doğduğum hususu tevatürle sabit, ben bilmiyorum tabii. Şubat ayıymış. Denizli'nin Çameli ilçesi, en küçük ilçedir. Babam devlet memuru. Mahrumiyet bölgesi sayılan, Ege'de memurlara ‘mahrumiyet zammı’ verilen tek ilçedir burası. Kiradaydık. Doğduğum evi sonradan gördüm. Köhne, ahşap-taş karışımı… Fakat çocukluğumu geçirdiğim evi iyice hatırlıyorum. Yine kiradaydık, bahçe içindeydi. Önünde bir ceviz ağacı vardı. O ağaçtan düşen cevizler ayakkabılarımızın içine düşer ve biz onları yememek için titizlik gösterirdik. Alır, atardık. Öyle öğretilmiştik, ‘helal değildir’ diye. Bunu ev sahibi öğrendiği zaman çok hislenmiş, 'bu çocuklar nasıl yetişiyor böyle’ diyerek. Sonra bize izin verildi, yemeye başladık. O bahçenin içinden babamın, özellikle ramazan günlerinde akşam namazı için hafifçe koşarak yarım adam boyundaki duvarı biraz da telaşla atlayarak karşıdaki küçücük ahşap camiye gidip akşam namazını kılıp geri gelişini ve tarhana çorbasına kaşık salladığımız oruçlu günleri dün gibi hatırlarım. Elektriğin olmadığı bir ev, gaz lambası ışığında iftardan önceki yarım saatte hüzünle babamın Kuran'ı Kerim okuyuşu da gözümün önünden ve kulaklarımdan gitmeyen hatıralardan biridir. 4 kardeştik, en büyükleriyim ben. Gariplik hakimdi ama 'mutlu muyduk?' Evet, çok mutluyduk. 14-15 yaşlarına geldiğimizde, altıncı yedinci kiralık evden çıktığımızda kendi evimizi yaptık. Halen o evde oturmaktadır babam (85) ve annem (75). Betonarme bir ev yapmıştık. Büyük heyecandı. Yani ev bittiğinde zafer kazanmış kumandan edasıyla girmiştik…

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. 14-15 yaşında Medine pazarında satın alınıp getirilmiş bir köledir benim dedem. Sudanlıyız.

    Büyük dedenizin çok özel, çok farklı bir hikayesi var değil mi?

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. İşte o dedemin dedesinin babasıymış gelen 1850'lerde. Gelişi de dediğiniz gibi farklı bir hikaye. Hacca giden Muğla Ortacalı bir ağanın, dönüşte Medine pazarında satın aldığı bir köledir benim dedem. 14 - 15 yaşındaymış getirildiğinde. O zamanlar böyle bir adet var, hacca gidenler bir köle satın alıp getiriyorlar. 3 maksat gözetliyor; birincisi çiftliklerde çalışacak kişi lazım, bu iş için uygun oluyorlar. Köle azat etme sevabı var, bunu kaçırmak istemiyor zenginler. Bir de delil oluyor, hacca gidip geldiğine delil. Yanında siyahi bir çocuk bulmuş gelmiş, belli ki her yerde yok bunlardan... Hacca gittiğine örfi bir delil teşkil ediyor. Sudanlıyız yani. Kendisi satın alınan bir köle olan büyük dedem çok detay veremiyor. Nakille bize kadar gelen bilgi bu. Sudan ahalisi Türk'ü çok sever. Ziyarete gittim Sudan'a bir vesileyle, hava alanındakarşılaştıklarım dahil olmak üzere gidip gelene kadar kime gözüm değdiyse, kiminle göz teması kurduysam, herkes amca oğluyla karşılaşmış gibi bir yakınlık gösterdi. ‘Kan çekiyor’ dedim…

    Sizin bu durumu öğrenmeniz, bununla yüzleşmeniz nasıl oldu?

    Şüpheleniyordum da dedem anlattı etraflıca. Hüzünle karışık bir hikaye olarak bizzat dedemden dinledim. İyi ki anlattı, onu kaçırsaydık bir daha bu bilgiye ulaşamayabilirdik. 15 yaşındaydım, baştan sona anlattı. “Adı Seyit Hüseyin'dir, benim dedemin babasıdır” dedi. “Muğla Ortaca'da köle olarak filan çiftlikte büyüdükten sonra azat edilmiş, beyaz bir Türk kızıyla evlendirilmiş. Ondan sonra o nesilden bize kadar hep Yörük beyaz Türk kızlarıyla evlendirilmişler. Bize muamele çok enteresandır" dedi. Bu durum tabii sosyolojik olarak, tarihi olarak çok mühim bir noktaya da işaret ediyor. Köleye yapılan bu muamele, bugün derstir insanlığa. Yani ezmek, üzmek, kalbini kırmak şöyle dursun, tersine olarak onun duasını almak, onun gönlünü kazanmak gayesini güdüyor efendi. Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onu hoş tutmak gibi bir öğreti var.

    Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender

    Şimdi Batı alemine bakıyoruz, bize benzer durumda olanların orada çektikleri, yaşadıkları tahammül edilir gibi değil. İnsanın içini parçalayan zulüm hikayeleri var. Bizim coğrafyamızda böyle bir şey hiç olmadı tarih boyunca. Canlı bir şahit olarak biz ortalıkta kravatla dolaşıyoruz gördüğünüz gibi... Dedem bu hikayeyi anlattı ve anlattıktan sonra ettiği nasihat de şu oldu; "Oğlum heves etme zenginliğe, bizden zengin olmaz, dibimiz köledir, en iyimiz kendine yeter" dedi. Bir de bu aile içinde en çok okuyan ben oldum. Yüksek tahsil yapıp, bu kadar okuyan olmadı. Babamın ısrarı, benim ısrarım, Cenabı Hakkın ihsanıyla buraya kadar geldik. Bundan sonraki nesilde artık epey var da, yetmişli yıllarda bu aileden üniversiteye giden tek kişi bendim.
    Anam okuma yazma bilmez ama benden çok okudu

    İlkokula yaşıtlarınızdan erken mi gittiniz?

    5 yaşını yeni doldurmuşken merak saikiyle ısrarla gittim, kayıt da edemediler okula. Anam her gün benimle gelir giderdi. Onunla birlikte okuduk, okuma yazma bilmez anam ama benden çok o okudu. Götürürdü getirirdi, bir yıl doldu böyle. Bir gün de “ben okula gitmek istemiyorum” dememişim. Çok hevesliymişim. Öbür sene 'artık kaydedelim çocuğu' dendiğinde de ikinci sınıftan kaydedilmişim. Böylelikle de erken bitirmiş oldum.

    11 yaşınıza kadar da doğduğunuz ilçeden hiç çıkmamışsınız?

    Hiç çıkmadım, evet. Devlet parasız yatılı okul imtihanını kazandığım için 11 yaşımdayken orta ikiyi okumak üzere Aydın'ın Nazilli ilçesine yatılı olarak gittim ve 5 sene, lise sona kadar oradaydım. 1977'de mezun oldum.

    Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. 'Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun' der.

    Aynı dönemde bir de kurs döneminiz var. Arapçaya ilgi duymaya başladığınız yer burası mı?

    İlkokulu bitirip ortaokula kaydımızı yaptırdık. Ortaokula başlayacağım yaz tatiliydi. Dereceyle mezun oldum daha doğrusu okulun birincisi olarak mezun oldum diye babam beni ödüllendirmek kastıyla ilçede bulunan cezaevinde yatan bir ahbabına gönderdi. Orman suçundan yatmış, usule uygun olmayan ağaç kesmiş falan. Açık cezaevi, orada piknik yapıyorlar adeta. Bağlama çalmayı bilen biri bu kişi aynı zamanda. Elime bir bağlama verildi. Ben gideceğim de cezaevinde saz öğreneceğim… 2, 3 gün devam ettim, açmadı beni. Pek de beceremedim zaten. Bağlamayı nereye koyduğumu bile bilmiyorum, kaybettim. Sonra evin önünden, yokuşlu bir yoldan gitmekte olan bir akranımı gördüm. Bir kitabı saygıyla göğüslerine bastırmışlar yürüyorlar. Sordum, 'nereye?', 'Kuran kursuna gidiyoruz.' dediler. 'Ne öğreniyorsunuz?' dedim, açtılar, harfleri tanıdım. Nereden tanıdım? Babam Kuran'ı Kerim okurken takip ediyordum ya. Takıldım peşlerine, kursa gittim. Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. “Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun” der. 3 ay doldu ve ben Kuran'ı Kerim'i yüzünden rahatlıkla okuyabilir hale geldim. İşte bu bende bir soru hasıl etti. Hani 'yıllarca çalışılıyor da okunamıyor bu harfler?' diyordunuz, niye yalan söylüyorsunuz diye bozuldum ben o işe. Yani bana yalan söylenmesi canımı sıktı... Kuran'ı Kerim'i artık yüzünden okuyabiliyordum. Ve bu arada kelimelerin üzerinde duruyordum. Bize detaylı bir biçimde öğretilmiyor ama Arapça'dan Türkçe'ye giren kelimeler var. Hem de çok, adım da buna dahil. Bunu fark edince bir kapı açıldı. Sonra başka kelimeler gördüm o kurallara uymayan, onlar da Farsça'dan Türkçe'ye gelmiş. Üçünden bir birlik, bir zenginlik, bir derinlik hasıl olmuş. ‘Hiçbir şey’ terkibinde olduğu gibi. ‘Hiç’ Farsça, ‘şey’ Arapça, ‘bir’ Türkçe. Bunu fark ettiğimde önümde bir dünya açıldı. Hala o izi takip ediyorum.

    Lisedeyken hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimciydim

    Lisede farklı görüşlerin etkisi altında kaldığınız doğru mu?

    Tabii. Fevkalade etkileniyorum ve hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimci oluyorum. Lise 1-2-3 kuvvetli bir devrimciyim. O zamanlar hayat basitti; biz ilericilerdik, bizim gibi düşünmeyenler gericilerdi, faşistlerdi. Bir de bize biraz benzeyen fakat yoldan çıkmış Sosyal Faşistler vardı. Hayat çok yalındı. Üçe ayrılıyordu bütün insanlık... Sonra kafamız karışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu ideolojik öğretinin tesiri altında bunalarak, rahatsız olarak, asla içime sinmeyerek ama ısrarla da müdafaa ederek bir çelişki yaşadım. 1977'de liseyi bitirene kadar bu ideolojik fırtına beni hep meşgul etti. Ancak burada bir noktaya işaret etmem lazım. Beni oraya davet edenler, yani sosyalist olmamı isteyenler, beni yönlendirenler, dini de olmayan bir din dersi öğretmeninin başkanlığındaki 3-4 arkadaşlık bir gruptu. O öğretmen bizi uzaktan yönetiyordu. Bana bir yalan söyleniyordu, yalan şu idi; aileden getirdiğim samimi dindarlığım bilindiği için, “Bunun dinle bir alakası yok, İslam’la bir karşıtlığı yok, hatta benzerlikler bile var. Nasıl ki İslam’da zekat sadaka varsa burada da fakiri gözetmek var, görüyorsun” diyerek amiyane tabirle beni dolduruşa getiriyorlardı. Lise sonda özel bir eğitimden geçtik, bir yıl süren. Josef Stalin'in kitabı, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm. Kitabın son sayfasında bakla ağızdan çıktı ve meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. 5 kişilik darbe ekibiyiz ve diğer dördü 6-7 ay sabretmişler beni yola getirmek için. 'E ne diyorsun Hayati?' dediler. Benim küfür söylemem, dinden çıkmam isteniyor. Teklif bu. Orada radikal bir cevap verdim. Benden beklenmeyen bir şeydi. Yani zayıf bir çocuktum, keyif için dövenler bile vardı beni. Fiziki gücüm böyle gösterişli değildi. Buna rağmen, “Bakın bugüne kadar yalan söylediniz, yalan açığa çıktı, şimdi benim imandan çıkmamı istiyorsunuz, cevabımı veriyorum. Eğer ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah' diyerek devrimci olunuyorsa varım. Ama olmuyorsa, ki olmayacağı anlaşılıyor, kararı siz vereceksiniz” dedim. "Ben Allah derim, Resulullah derim, başka da bir şey demem. ‘Postüla’dır benim için." O zamanlar öğrendiğimiz matematik bir kavramdı, ‘ispat istemeyen hakikat’ manasına gelen. Bendeki bu sert ve net çıkış çok şaşırttı onları. Şansım, kısa bir süre sonra okulun bitecek olması ve onları bir daha görmeyecek olmamdı. Öyle de oldu. Hayırlısıyla kazasız belasız o dönemi atlattık. Mektepten ayrıldık, bir daha da hiçbirini görmeden 30 yıl geçti. Beni benden koparan, İslamlıktan uzaklaştırma tehdidi içeren bir ideolojik fırtınadan kurtulmuş olmak daha sonra yol arayışımda çok etkili oldu. Yani hasretimi, iştiyakımı arttırdı. Ve hızla sarıldım, arzuyla sarıldım. Zehri temizlemek için panzehir... Bugünkü konuşmaların sebebi de odur işte.
    Ya Rabbi, beni kurtar.. Beni Zehirlediler

    1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyorsunuz ve İstanbul'a geliyorsunuz. Ne umdunuz ne buldunuz?

    Gelirken doğrusu epey heyecanlanmıştım. Ancak şaşkınlıkla ayak bastım. İlk geldiğimde tutuldum İstanbul’a. Hayran oldum, sendeledim. Böyle biraz ayağım yere basmadan mecnunane tanıştım. O haleti ruhiye hala değişmemiştir. Hele hele Suriçi'ne gittiğimde hala pek makul olmam yani. Böyle âşıkane dolaşırım. Fakat mesele şu, erken gelmişim. On altıyı yeni doldurmuşsunuz, hukuk talebesisiniz. Arbede var, anarşi var, ortalık çok karışık. Babamla kaydımızı yaptırdık, İstanbul’la tanıştık ama götürdü beni ve ‘bir yıl dinlen’ dedi. Bu anarşi devam ederken ben seni İstanbul’a göndermek istemiyorum dedi. 1 yıl geçti ve ben o 1 yıl boyunca Denizli Çameli'nde düşündüm. Tefekkür ettim, içim yandı. Aldığım zehirden kurtulma ihtiyacım had safhadaydı. Namaza başladım bir gün. Durup dururken camiye gittim. Çocukluğumda zaten namazı biliyordum, çok da seviyordum da araya giren o 3 yılda kafamız karıştı ya. Ve bir seher vakti sabah namazının o ilk vakitlerinde güneşin doğacağı yere bakıp, “Ya Rabbi beni kurtar, beni sevdiklerine kavuştur. Beni zehirlediler, bana ilaç nasip et, bana yol göster” diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti.

    Müteakip sene İstanbul’a geldiğimde de 1 yıl boyunca yine okula gitmeyerek, 2. yılı harcadım. İstanbul’da ne kadar kitapçı varsa, İstanbul kazan ben kepçe… Derdime derman arıyorum. Aradığım şey de tam olarak şu; çocukluk yıllarımda adını duymuş olduğum İmamı Gazali Hazretlerinin aşığıyım, meftunuyum. 400 küsur kitap sahibi, 55 yıl yaşamış 1111'de vefat etmiş. Kitaplarından birkaçı bugün dahi Oxford'da ders kitabı, ki onların başında gelen de bana derman olan Tehâfütü'l-Felâsife. Filozoflara, felsefeye cevap... Bu kitabı aramaya koyuldum. 17 yaşında bir talebe İstanbul’da bu kitabı arıyor. Garip karşılandım, takdirle karşılandım. Bir kitabevine gitmiştim, vilayetin karşısında. Bunu sorunca, 'otur bakalım delikanlı' dedi. Oturdum çay söyledi bana. 'Sen nereden geliyorsun?', 'sen kimsin?' dedi. Tehâfütü'l-felâsife arar mı senin yaşında biri, dedi. Dedim ki, babam Kimya-ı Saadet isimli Mahmut Gazali Hazretlerinin kitabını 1973'te almış. 12 yaşındaydım içer gibi okudum. Hakikaten de öyle okumuştum, o kitabı okurken yaşadıklarımı anlatmak zor. Etrafıma bakardım garip garip. Bu kitap burada ve bu insanlar bunu bilmiyorlar mı? Saygı duyduğum adamlar var etrafımda. Öğretmenler, müdürler, kocaman kocaman adamlar.. Biliyorlar da dikkate mi almıyorlar, bu insanlara ne oluyor diye acıyarak bakıyorum etrafıma. Bana öyle iyi geliyor... O kitabın önsözünde Tehâfütü'l-Felâsife’yi duydum gördüm dedim. “Ben zehirlendim, bana zarar verildi, onun için arıyorum” dedim. “Bulsan da anlaman mümkün değil” dedi. Yani anlayamazsın o Türkçeyi. 40 yıl önce biz bastık ama elimizde 1 nüsha bile yok dedi, bunu arayan yok soran yok… “Ben bulacağım, bulduktan sonra da anlamayı düşüneceğim” dedim. “Allah maksadına kavuştursun” dedi, beni uğurladı. Arayış sonuçlandı hamdolsun, buldum. Ve 2 bin sayfaya yakın kitabı okudum 2 ay içinde. İştiyakla. Çok susuz kalmış hani çölde susuz kalan ördek diyorum ya, kendimi ona benzetiyorum. Nasıl ferahladım, nasıl rahatladım, nasıl bir derin nefes aldım. Kelimenin tam anlamıyla yaşamaya başladım. 1978 Kasım, tadı damağımda olan bir hadisedir. İşte o zamandan beri benim halimde olan, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir ızdırabı yaşayan gençlere ulaşma kaygısıyla yaşıyorum.

    1980 yılında, İstanbul Üniversitesinin Beyazıt kampüsünde okuduğunuza göre darbenin yakın şahidisiniz. Nasıldı o günlerde orada olmak?

    Okula gitmeyi denemedim değil. Hatta bir defa gittim. İstanbul Hukuk Fakültesinde büyük amfide kapıya yakın bir yerde oturdum. Kolay kaçmak için. Arbede çıkarsa diye. Ama teneffüste karşıma biri dikildi, ‘biz bilmem neleriz, bu okul bizim’ dedi. Yanlış yere oturdun, sana yazık olur, dedi. Tehdit açık yani. “Öbür tarafa geç, eğer geçmek istemiyorsan ortadan git gel, biz onlara ot deriz” dedi. Anladım ki bize göre değil orası. Zaten pek de gönüllü değilim. İkinci yıl da bitti, ben hala okula siftah etmiş değilim. Sadece kaydım var, kuru bir kayıt duruyor orada. Üçüncü yıl artık biraz sakinleşir gibi oldu. Biz 18 yaşına geldik. Geldim okula, derslere devam etmeye başladım. İşte o üçüncü yılın sonlarına doğru Eylül 1980… Bir anda süt liman oldu. Askerler okulda olmaya başladı, polis okulda olmaya başladı. Dersler yürüdü artık, herkes kuzu gibi oldu. 4 yılı da 4 yılda bitirdim. Ama kaygımız yanımıza kar kalmış oldu. Çok sonradan anladık neyin ne olduğunu. Yani, ne oyunlar yapıldığını ne tezgahlar çevrildiğini. Fakat o güne kadar okulda bulunmak, ders takip etmek çok zordu. Özellikle işin içinde değilseniz. Ben o dönemi kendime yol arayışına harcadım. Ki çok karlıyım, hamdolsun. Hayır varmış yani. Yıllar geçtikten sonra anlıyorsunuz bunu. Dediğiniz gibi tabi İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Kampüsü bütün olayların merkezi. Kaydımı yaptırdım memlekete gittim, kitapları almak üzere. Geleceğim, o ana kapıya bomba atıldı, 13 kişi öldü. Sekizi olay yerinde beşi hastanede. Atan belli değil. Öldürülmek istenen kimler belli değil. Yani tam bir kaos ortamı. Ne tuzaklar kuruldu ülkemize biliyorsunuz…
    Bir ermişle evliyim ben

    1984 yılında, 7 yıl süren hukuk öğreniminiz bitiyor ve mezun oluyorsunuz. Evli ve çocuklu bir öğrenci olarak... Okul bitmeden evlenmenizin özel bir sebebi var mıydı?

    Vardı. Başkası alır diye endişe ettim. Neuzü Billah, onu göze alamazdım. Evlendiğimiz gün itibariyle ben 20, o 16 yaşındaydı. Yani bugün böyle bir şey yapana ağır hapis cezaları var. Evleniyorsunuz, hanımı bırakıyorsunuz anne babaya. İstanbul'a gidiyorsunuz. 3 yıl tahsil, 1 yıl staj ve 7 yıl avukatlık müddetince toplam 11 yıl kayınvalidenin sultası altında, aralıksız tahakküm altında geçen bir ömür var. 11 yıl… Buna tahammül edebileceğini düşünen hanım kız var mı bilmiyorum bu zamanda. Mitolojik hikaye gibi geliyor insana. Böylelikle erdi yani, bir ermişle evliyim ben. 3 yıl net bir ayrılık. Siz İstanbul'dasınız, hanım anne baba yanında. Ne kadar ayrılık şiiri varsa ezberliyorsunuz tabii. Kabiliyet artıyor, insanın zihni açılıyor. Şiirlerle bu kadar ilgilenmiş olmam, içli şairleri tanımış olmamda elbette bunun belirleyici etkisi vardır.

    Okul bittikten sonra mesleğe başlamak için neden memlekete dönmeyi tercih ettiniz?

    Kolayıma geldi. Ekonomik durum elverişli değildi. Gelsem ev tutmam lazım. Ağır masraflar devreye girecek, askerlik yapmam lazım. Hiçbir hazırlığım yok onun için. Ancak şu da var; babam arzuhalci benim. Asıl mesleği o. Arzuhalcilik taşrada avukatlığa çok benzer. Hatta ahali anlamadı bile, babasının yerine oğlu geçti dediler. Memlekette yaşamak bana daha kolay geldi. 7 sene avukatlık yaptım bu şekilde. Çocukları yetiştirme noktasında yeterince faydalı olamadığı hatta zararlı olduğunu görünce meslekten de feragat ederek İstanbul’a geldim.

    10 yıl sonra İstanbul’dan Ankara’ya yerleşiyorsunuz. Neden yaşamak için Ankara’yı seçtiniz?

    Mesleğe dönmem gerekti. Ankara'da yüksek yargı merkezli bir hukuk mesleği teklif ettiler. Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı'yla, tek bürokrasiyle, devletin merkeziyle tanışmamda fayda gördüler. İyi de yapmışlar. Bundan beklenenin dışında fayda da hasıl oldu. TRT'de program başladı. İstanbul'da elde edemediğim birçok imkan ve fırsatı bu sayede Ankara'da buldum. 15 yıl öyle geçti. Müddeti hayatımda aralıksız olarak en uzun süre kaldığım yer Ankara oldu. Hiç beklemediğim, hiç düşünmediğim, hiç tasarlamadığım bir biçimde. Ama ona da 8 ay önce son vererek, torunlar da artık büyümeye başladığı için İstanbul'a avdet ettik. Eyüp Sultan'a defnolunma muradıyla da buradayız.

    Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız değil mi?

    Hiçbirini becerememenin itirafıdır aslında o. Fazla iş yapan birisi demek ki beceremiyor da ondandır. Ancak şartlar böyle getirdi, avukatlıktan ayrıldıktan sonra 1993 yılının başında bir dostumdan yardım istedim. ‘İstanbul'a geleceğim. Ama bana orada hayırlı ortam ve iş, çocukların din eğitimini, ahlak eğitimini rahatlıkla verebileceğim bir ortam arzu ediyorum’ dedim. Buna uygun bir biçimde yapılanma oldu. İşte o arada sunuculuk, dergi yayıncılığı, fuarcılık, eğitimcilik yaptık. Ama oradaki eğitim şirketlere yönelik mesleki eğitimdir. Bu arada radyo programcılığı başladı, o sayede de şiirlere ilgi artık sistematize oldu. 2002 yılına geldiğimizde de bir televizyon sunuculuğu imkanı doğdu. İlk 3 gün dilim damağım kuruduysa da sonra 'bu iyi bir televizyoncu olacak galiba' dediler. O günden beri ekranlardayız. Gençlere daha kolay ve daha etkili ulaşmanın bir vasıtası olarak kıymet arz ediyor.
    Namaz kılıyor mu diye sordum, başka bir şey sormadım

    Şiire olan yatkınlığınız biliniyormuş ama medyada yer alma kısmında sizi kim keşfetti?

    Bir radyo yöneticisi büyüğüm vardı, Emekli Deniz Albay. Nitelikli, çok saygın bir insan, muteber bir büyüğüm, İlhan Apak. Gençlerle cereyan eden sohbetlerimi takip etmiş ve orada çocuklara faydalı olduğum kanaatine varmış. “Çocuklar, gençler seni seviyor, istifade ediyorlar, sen çok okuyorsun, bir de bunu anlatırken içten anlattığından olacak gençlere olumlu tesir ediyor. Radyoda sana haftalık bir program vereceğim. Millete moral ver” dedi. Çok çekinerek ürkerek başladım ama o program beni yetiştirdi. 5 yıl süreyle haftada bir gece 12'de başlayıp 3'te biten canlı sohbet programı…

    Ve programın içinde başka kimse yok. Tek başıma konuşuyorum. 3 saat konuşacaksınız dersinize çalışmanız gerekiyor. Mevcut ilgimi artıran zenginleştiren bir fırsat oldu. 5 yılın sonunda da 2002'ye gelmiş olduk. 2002 sonları ekonomik kriz vardı. Ben de esaslı bir krizdeydim. Kızım istendi, verdim. Düğün yapacağım metelik yok. Maaşım yok, fevkalade zor durumdayım yani. ‘İnci, sancı mahsulüdür’. Gözümüz yaşlı, hep ağladım ben. Kız veriyorsun, 17 yaşında kızın gidiyor. İlk isteyene verdim tabi bu arada… İsteyene sordurdum, 'namaz kılıyor mu bu çocuk?' 'Beş vakit kılar' dediler. Tamam dedim, başka bir şey sormuyorum. İsabet etmişiz. Cenabı Hakkın ihsanı. İşte o günlerde televizyon sunucusu lazım ama kriz ortamı olduğundan para yok. Yani ne lazım, para istemeyecek bir sunucu lazım. Kriz bir fırsat doğurdu, hiç aklımdan geçmeyen bir şey. Kendimi televizyonda buldum. 30 gün üst üste devam eden programda biz de bu işe alıştık. O program ramazan programıydı. Her gece değişen konuklarla sohbet ediyorduk, kritik bir saatti, 1 buçukta başlayıp 3’te bitiyordu. Yani sahura kalkacaklar henüz kalkmadı, işi olanlar da yattı. Ortada seyirci yok yani… Cem Karaca'dan tutun da Uğur Işılak, o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna gibi ünlü tanıdıklara sohbetler edip bir miktar geliştirdik bu işi. Sonrasında bu birikimin üstüne 2008 yılı geldiğinde TRT genel müdürlüğü bizden düzenli bir program istedi, hamdolsun mahcup olmadık. Onun üzerinden de 11 yıl geçti. Artık her yerde konuşur hale geldik.

    Hayati İnanç, dedesiyle ilgili hikayeyi ilk kez paylaştı

    Zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var

    Radyo yöneticisi büyüğünüzün sizi gençlerle olan sohbetlerinizden öğrendiğini söylediniz. Gençlerle nerelerde bir araya geliyordunuz?

    Evlerde! Hala devam ederim ona. Haftada bir yetiştiremiyorum, çok geziyoruz, vakit bulamıyoruz ama gençlerle hayatı konuşuruz hep. Geçen gün de 35-40 kişilik bir genç grubuyla bir evde çay sohbetindeydik yine. Orada 10 yaşında çocuk da var, 40 yaşında adam da var. Sohbetin konusu da 32 farzı gözden geçirmekten tut da amentüyü şöyle bir okumaktan geç de, tarih sohbeti, edebiyat sohbeti, velhasıl bize ait olan her şey... Şimdi biz bir noktayı atladık. Kısa bir hikaye anlatayım, neyi atladığımızı oradan görelim. Haccac-ı Zalim çok zulüm ediyor diye şikayet edildi anasına. Belki anasını dinler diye. Oğluna git söyle, artık bu iş haddi aştı, merhamet etsin biraz dediler. Haccac, öyle mi diyorsun ana dedi, bekle... Perde gerisine annesini koydu makam odasında. Sokaktan tutup birini getirmelerini emretti iki adamına. Gelen adama sordu, adamın ödü patladı zaten saraya gelince. Sağ çıkmak zor diye düşündü. İlim sahibi misiniz? dedi. Hayır efendim, cahilim ben dedi. Dünya nedir, ahiret nedir? Sorular soruyor üst üste… Dünya bir damladır, ahiret denizdir dedi. Ne iş yaparsın? Zeytinciyim, dedi. Anlat bana zeytinciliği, nasıl budanır, nasıl yağı çıkarılır, pazarlama nasıl yapılır? Güzelce anlattı. 32 farzı sayar mısın, dedi. Arz ettiğim gibi cahilim efendim, dedi. Amentüyü oku, ‘işte dedim ya cahilim efendim’ dedi. Namazın farzları nedir? Aynı cevap. Cahilim… Dedi ki; dünya damla, ahiret deniz dedin. Dünya için ne lazımsa çok güzel söylüyorsun ezberden. İyi de biliyorsun, aferin. Ahiret için ne sorsam cahilim diyorsun, cahilsen dünyayı da bilme. Ben seni şimdi ne yapayım, dedi. Sonra perdeyi araladı. “Anne gidenler böyle gidiyor işte” dedi.

    "Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın."

    Bizim kendimizle ilgili bir gaflet halimiz var. Bunu itirafa, bundan tövbeye mecburuz. Bize o gerekiyor. Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın. Ben gençlerimizin bu noktada mahrum bırakıldığını görüyorum, müşahede ediyorum gittiğim her yerde. Üniversitede konferans veriyorum, çocuklar garip garip yüzüme bakıyorlar. ‘Ya hocam biz hiçbir şey duymamışız’, duymadınız tabii ki. Duymuyorsunuz, mesele de o zaten. Yani bizim ‘zorunlu dün dersleri’ne ihtiyacımız var. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe bilen meslek sahibi olur ama din, tarih ve edebiyat tahsil eden kişilik kazanır. Sohbetlerimizin konusu işte onlardır. Ankara'da 14 yıl aralıksız Altındağ Belediye Başkanlığı nezaretinde aylık sohbetlerimiz olurdu. Kabakçı Konağı sohbetleri bir klasik olmuştu. Şimdi İstanbul’a gelince artık onu bıraktık. Oraya devam eden bir hanım kız vardı, lise sondaydı ilk geldiğinde. Şimdi evli, anne, hakim... Babasıyla beraber gelir giderdi, dördüncü yılın sonunda babası bir gün beni kenara çekti, ‘hocam kızımız namaza başladı’ dedi. İyi dedim, iyi olmuş. Bu derslerle sohbetlerle oldu, dedi. Ben sohbetlerde namazdan mı bahsediyorum? dedim. Yok, dedi. “Sen namazdan bahsetmiyorsun ama o anladı” dedi. Yani aslı kaybediyoruz. Gaflet, şuursuzluk, bilgisizlik, ben hiçbir şeyden korkmam da cehaletten korkarım. Bulaşıcı hastalık gibi bir şey bu. İşte sohbetlerimizin konusu gençlerle temasımızın teması bu.

    Ezberden okuduğunuz beyitler sizinle özdeşleşti. Rivayete göre sayıları 7 binin üzerinde. Ezber bir kabiliyet mi, bir tercih mi, bir metod mu?

    Üçü de. Metodu nedir denilirse, ısrardır derim. Isrardır ve istikrardır. Lüzumsuz ilgilerden kendinizi kurtarabildiğiniz kadar kurtarmak önemli. Ve asrımızın zannımca önemli problemlerinden biri de bu. Dikkatler dağınık, kendini toplayamıyor gençler. Yani eskilerin dediği 'eli tencerede gözü pencerede' durumu var. Bir türlü odaklanamıyor. Davud-u Tai Hazretleri 'bu kemali nasıl buldunuz?' sualine şöyle cevap veriyor. “Kedi fareyi beklerken takip ettim. O kadar dikkatli ve konsantreydi ki, bir lokma et için kedideki bu dikkatin çok fazlası bir insan olarak bana lazım' dedim ve derslerimi dikkatle aldım” diyor. İstikrar, ısrar etmek önemli. Tanımadığınız, anlamadığınız bir kelime, bir kavram ile karşılaştığınızda öğrenene kadar peşinde olmak, lügat karıştırmak önemli. Bu işin, bu faaliyetlerin gençlerimize armağan etmesini umduğum meyve bunlar. Allah bu kabiliyeti herkese veriyor aslında. Yani 7 bin beyit ezberledi diye büyütmenin anlamı yok. 10 yaşında hafızları görelim. Bilmediği lisanda 600 sayfayı ezberleyen çocuk 10 yaşında. Bu bize ne öğretiyor, elbette Kuran'ı Kerim'in mucizesi apaçık meydanda, güneş gibi meydanda ama insanlarda bir kabiliyet var, bir potansiyel var göz ardı etmeyelim.

    İnternet sitenizde diyorsunuz ki, ‘Her Türk erkeğinin ezberinde en az 10 beyit yer almalıdır’. Niye 10 beyit, niye her Türk erkeği?

    Hanımlara bir şey söylemek haddimizi aşar. Onlar şiirlerin mevzuudur. Yine ezberlemek isterlerse elbette mahsuru yok ama ben delikanlılara, hemcinslerime söylemek isterim. İfadenin yumuşaması, tatlanması, ruhta incelme için faydalıdır. O beyitlerin arka planındaki dünyadan haberdar olma nokta-i nazarından önem arz ediyor. Geçen Şeyh Galip’in bir beytini anlatırken kem küm ettim. İzahta güçlük çektim.

    Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

    Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

    48 mısra bir şaheserdir o. Yani onu öğrenme halinde, onun üzerinde yeterince odaklanabilme halinde bütün kültür meselelerini kökten halledeceğiz biliyorum da odaklanamadık bir türlü. Sistem olarak, millet olarak. Olacak ama ben ümidimi kesmedim. Onu izah ederken, ‘baban Adem Aleyhisselam'a benze onun gibi davran, iblise çekme, secdeler et, reddedilme, tard edilme’ gibi şeyler söylüyor. Bu da bizi hikayenin başına götürüyor. Meleklere secde emri verildi. Kıble Adem Aleyhisselam idi. İblis itiraz etti, ben ateşten yaratıldım, toprağa secde etmem diye… Mesele malum. Bunu izah etmeye çalışırken, dinleyenler arasında Nurullah Genç hocam da vardı. Meseleye vuzuh getirdi. O dedi, toprak kültürüyle ateş kültürünün başlangıç noktasıdır. Toprak kültürü Hazreti Adem'i, ateş kültürü iblisi temsil eder. Toprakta tevazu, verim, bereket esas. Ateşte, kibir, yakıcılık, yıkıcılık hakim… Tam oturan bir izah yani Allah razı olsun, eksik olmasın. Bu bana da faydalı, müfid oldu. İşte on beyti oku, öğren, ezberle derken arka planına yaptığı atıf ile tanışıyorsun bu sayede. Ve fakat bununla birlikte temel bilgiler edinilmeden şiirler meşguliyetin bir anlamı, bir faydası olmayacağından, web sayfama tavsiye ettiğimiz kitaplar diyerek haddizatında vasiyet ettiğimiz kitapları koyduk. Bizi ciddiye alan herkese dedik ki, buradan başlamak elzemdir. Bu altyapı olmadan şiirden de bir şey alamazsın. İkisi de Sultan Fatih merhumun hocaları tarafından kaleme alınmış, biri ilim biri aşk kitabıdır. İkisinden de behredar olmadan şiirle meşguliyetin de bir anlamı olmaz.
    Beş kelimeyle bugüne geldik; Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim

    Konuşmalarınızda 19. asra birçok atıf yapıyorsunuz. Buradaki kastınız nedir ?

    19. asır, Türk'ün en zor asrıdır. 1830'larda başlayan, yerin ayağımızın altından çekilmesi… Özetin özeti, biz beş kelimeyle bugüne geldik. Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim… Beşi de bize ait olan her şeyi yıkıp, enkazı üzerinde bilahare plan yapma gibi bir lakaydi içeriyordu. Her şeyimizi giyotine verdik. Acımasızca harcadık. Dil devrimi ile 1940'lı yıllarda giriştiğimiz cinayeti tanımlamak bile zordur. Bizi getirdiği nokta şudur, 50’li, 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda eser vermiş bir çok üstadı bugün anlayacak kadar Türkçe üniversite mezunlarımızda bile yok. Yahya Kemal Beyatlı 1958, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı 1973, Veysel Öksüz 1993... Yazdıkları eserleri okuyorum, karşımdaki üniversite mezunu maalesef yabancı dil görmüş gibi bakıyor. Sebep, adına dil devrimi denilen facia. Son perde.

    “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık. Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık” diyor Ziya Paşa. Bir oyuna girdik kaybettik, hasar ortada da bilmiyorum ne kazandık, diyor. 19. yüzyıldaki çatırdama, çok çetin bir çatırdama oldu. 20. yüzyıla geldiğimizde de artık o istikamette birçok şuursuzca işler cereyan etti maalesef. Şimdi geldiğimiz noktada kendimizle tanışmamız şart. Zorunlu dün dersleri demem o. Kendi birikimimize, kaynaklarımıza, samimiyetle dönme... Çakır dikeni suladığımız yetsin. Tövbe edip, gül fidanı sulama zamanıdır.

    Yine bu bağlamda tarihi bir zincirden bahsediyorsunuz, nedir o zincir?

    Recep Tayyip Erdoğan, 12. Cumhurbaşkanımız ve 75. liderimizdir. Bu coğrafyaya millet olarak biz 1040 yılında geldik. Tebriz başkent olmak üzere Anadolu'da ilk devletimizi kurduk. Alparslan merhum işi ele aldı. Malazgirt'ten geçti iyice perçinledi. Oğlu Melikşah geldi. Onun dönemine biraz önce andığım İmam Gazali Hazretlerinin hizmetleri bütün dünyaya intişar etti. Berkyaruk, Sencer. 27. isim olarak da Ertuğrul Gazi. Sonrasında Osmanlı Devletimiz kuruldu. 36 isim de orada var, eder 63. 12 de Reisi Cumhur gördük 75. Bunu böyle görmekte gördüğüm fayda şu; aksi halde yeni yetme, köksüz, sadece birkaç on yılı olan bir millet, bir devlet gibi bakma arızasına, paranoyasına mahkum oluyoruz. İstanbul'da sadece bir bölgede yer alan 3 kütüphane Beyazıt, Nuruosmaniye ve Süleymaniye, bir İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından 51 yıl incelemeye konu olabiliyor da günümüzün okumuşlarının ilgisini bile çekmiyor. Ve böylece Türkçe kitapları okumayan, okumuş Türker olarak garip bir tablo çiziyoruz. Ben kendimizle tanışma, birikimimizle kucaklaşma manasında bu meseleyi mahsus ortaya bu şekilde koyuyorum. 1040'dan beri sabit olan beş şeye dikkat çekmek istiyorum, yönetim biçimi değişti diye tarihi süreklilik değişmez ya. Din aynı, dil aynı, vatan, millet devlet aynı. Köklerimiz en mütevazı yaklaşımla o zamana kadar uzanır. Bu coğrafyada, bu devlet, bu vatan, bu millet, bu din ve dil ile geçirdiğimiz bin yılı hatırlamak ve hatırlatmak babında söylüyorum.

    Daha önce görmediğiniz bir beyit keşfettiğinizde ilk tepkiniz ne oluyor?

    Boncuk bulmuş çocuk gibi oluyorum.

    Peki eşiniz hanımefendi bu heyecanınıza katılıyor mu? Yoksa 'bıkmış’ bir hali mi vardır?

    Yok, ‘bıktım’ demez, Allah razı olsun. Ama biraz acıyarak bakar. Yüzüme karşı takdir ettiğini söyler belki nezaketen. Ama gıyabında bizim adam biraz garip, diyor olabilir. Haklıdır, normal şeyler değil bunlar. Kitabı eline almış, gülüyor, neşeleniyor, hüzünleniyor. Kendi başına, insana ihtiyacı yok. Yani akıllıca şeyler değil bunlar. Ama aşk ile akıl bir yerde olmuyor tabi, biri gelince biri gidiyor.

    36 yıl geçti. Ümid ediyorum, Arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim.

    Üniversite yıllarınızda merhum üstat Necip Fazıl Kısakürek'le bir anınız var beni çok etkilemişti. Sizden dinleyebilir miyiz?

    Sözlüyüm, İstanbul’dayım. Şartlar dramatik, gözümüz yaşlı. Ve her gün gelip geçtiğim banliyö treni Erenköy’den geçerken Necip Fazıl merhumun orada evi olduğunu biliyorum. Birçok şiirini ezberledim, ezberliyorum. Çok meraklıyım, kendisiyle tanışmayı arzu ediyorum. Tabi bizde öyle bir cesaret yok, birisi beni götürsün diye bekledim. 5. istasyon Erenköy'dür, 12. istasyon Cevizli. Ben Cevizli'deydim. Birkaç yıl böyle geçti. 1983'e geldik, artık evliyim. 22 yaşındayım. Ne olacak da görüşeceğiz falan diye beklerken Mayıs ayının sonlarına doğru Beyazıt Camii'nin avlusunda derse girmeden önce satın aldığım gazetede Necip Fazıl merhumun tam sayfa resmini görünce içim cız etti. Anladım vefat ettiğini. Altta bir beyti vardı, resmin altında. İlk anda okuyamadım. Cesaret edemedim, biraz düşündüm. Gazeteyi koltuğumun altına aldım. Epey bir düşündüm orada düşüp kalacağım diye. Sırtımı sağlam bir yere dayadım, acaba ne yazıyor diye bir taraftan düşünüyorum. Rahmetlinin ölüme dair harika mısraları var tabi, birçoğu koyulabilirdi oraya. Aklımdan geçtiler:

    “Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse! /Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse.”

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    “Şu gideni çevirsem tutup da eteğinden / Soruversem haberin var mı öleceğinden?”

    Ve diğerleri...

    Bunlardan biri konmuştur zannıyla gazeteyi kendime yaklaştırdığımda şu beyti gördüm:

    “Genç adam yollarımı adım adım bilirsin.

    Erken gel beni evde bulamayabilirsin.”

    Sendeledim, Beyazıt tepemde döndü. Dünya böyle bir yer, dünya ayrılık dünyası. Görüşemedik ama gam değil. Orada görüşürüz, dedim. 36 yıl geçti. Ümid ediyorum, arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim. Hanıma mektup yazamayan, 22 yaşında bir delikanlı, cesaretini toplayıp da Necip Fazıl'ın karşısına nasıl çıkar? İmkan mı var? Şimdiki gençlere imreniyorum. Hoşuma da gidiyor, böyle her istedikleri yere gidiyorlar, tanışıyorlar. Böyle yürekli olmak lazım. Herhalde onlarınki daha doğru. Bizim zamanımızda çekingenlik hakimdi.

    Nuriye Çakmak Çelik, Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender
  • 136 syf.
    ·2 günde
    İmgelere Temel Oluşturan Kavramlar: ölüm, sevgi, tedirginlik, güven, iletişimsizlik, korku, arayış, kaçış, yalnızlık, yabancılaşma, umutsuzluk, cinayet, kaza, intihar, gizem, hesaplaşma...

    Metnin Türü: Metin! Karasu’nun kendi arzusu üzere yazdıklarını metin olarak sınıflandırmak doğru olacaktır.

    Yer: Yazı çalışmalarında Karasu’nun özel hayatında da tercih ettiği bilindiği üzere bir deniz kenarında yer alan ancak gerçek hayatta nerede olduğunu bulamayacağımız kurgusal bir mekan olarak Turunç seçilmiştir. Ne zaman ki kitabın sonuna varılıp, yazacak bir şey kalmadığı görülür, o zaman Ankara (karasal bir gerçek mekan) yolculuğu başlatılır.

    Bakış Açısı: Ben anlatıcı ( Karasu’nun bu bakış açısı ve anlatıcı türünde yazdığı tek eseri olması ilginç)

    Anlatım:
    Metin boyunca bizimle bilinçli olarak kurgulanmış oyunlar oynamak suretiyle dikkatimizi çekici yollarla anlatının kurgusal yapısını bozma girişimlerinde bulunuyor Karasu. Metin içinde Uğur’un yazmış olduğu metin önümüze konularak, yazılmış olan metnin kurmaca olduğunun altını çizilmekte ve gerçeği sorgulamamız istenmekte. İşte postmodernizm! İşte üstkurmaca!
    Ya metinlerarasılık? Metinlerarasılık illa ki yazılı metinler aracılığıyla mı sağlanır? Hayır! Metinden yeni anlamlar üretmeyi sağlamak amacıyla okuru anlamlandırma sürecine daha etkin olarak katmaya çalışan yazar metinde Verdi’nin Un ballo in maschera-Maskeli balo uvertürünü, Goya’nın El sueno de la razon (Aklın uykusu canavarlar yaratır) tablosunu ve belki biraz zorlama da olsa Huzur’un İhsan ve Mümtaz karakterlerinin çağrışımlarını kullanarak metinlerarasılık yaratmaya çalışmış denilebilir. Demek ki değişik sanat dallarını edebiyat teknesinde yoğurarak daha lezzetli bir metin yaratma çabası içinde denilebilir. Neden? Edebiyat yaşamın yansıması ise; yaşam da sanatın çeşitli dallarıyla ifade edilmeye çalışılıyorsa birbirinden ayrılmaz bir bütün değil de nedir?
    Metin içinde metin yer alarak üst kurmaca tekniği kullanılmıştır ki bu durum metnin çok katmanlı bir yapıya bürünmesine yol açmıştır.

    - Kitabı Okumamışlara Uyarı(Spoiler)! -

    Karakterler:
    ( Tek kadın karakter Eminanım’dır ki o da sadece temizlik vb. ev işlerinde varlığını sezdirmektedir. Neden? İlginç...)

    Mümtaz: Karasu’nun sekiz dil bildiği ve fakültede ders veren bir hoca olduğu bilgisinden yola çıkılırsa, Mümtaz karakterinin kitapta felsefe yapması, İtalyan ve Fransızlarla sohbet edebilecek dil bilgisine sahip olması, öğrencisine ve yazı yazmaya çok değer vermesi gibi ipuçları sayesinde Karasu’nun kendisinden bir parçayı Mümtaz karakteriyle ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bu kitabın yazıldığı dönemin de Karasu’nun olgunluk dönemlerine denk geldiği düşünülürse Mümtaz ile Karasu’nun yakınlığının artacağı aşikar sayılabilir. Karasu’nun intihar konusundaki eğilimi, ölüm ve hayat arasındaki ikilemde kalışı Mümtaz’da farkedilmektedir. Mümtaz’ın gerek İhsan ile gerekse İsviçre kökenli turistler ile yaptığı konuşmalarda sarkaç gibi hareket halindeki düşüncelerini izlemek kafidir.

    Uğur: Düş ve gerçek düzleminin birbiriyle kesiştiği bir hayatın aktörüdür. Karasu’nun hayatına damgasını vuran kiracılık ve maddi zorluklarla boğuşma mücadelesini bu karakter yoluyla yansıttığı farkedilebilir. Ayrıca eşcinsel olduğunu farkettiğimiz Uğur, Karasu’nun bunu okurlarına duyurması için örtük cinsellik unsuru sayılabilir.Uğur, metindeki metni yazan yazardır. Refakatçilik yaptığı yaşlı bilgin Mümtaz Hoca sayesinde on yedi günlük bir sürede usta çırak ilişkisi içinde kendisini yenileyen bir süreç yaşamıştır. Bilinçaltına işlemiş olan suçluluk ile mücadele içinde olan Uğur, düşler ve gerçekler arasında gelgitler yaşarken bunu metinleştirir ve okurlar olarak bizi de bu gelgitlere dahil eder. Hesaplaşma hususunda hem kendisiyle hem ölümünden kendisini sorumlu tuttuğu Bülent ile hem de hayatla hesaplaşır. Bu noktada Bülent’in ağabeyi olduğunu öğrendiğimiz Yılmaz; kurguladığı plan sayesinde bu hesaplaşmaya zemin hazırlamıştır. Bu süreçte muhtemelen Uğur’un eski sevgilisi olan ve onun ahını aldığı için ölümü hak ettiğine inanan Bülent ile ağabeyin de bir ruhsal hesaplaşması söz konusu. İlginç olan şu ki İhsan ile Uğur’un arkdaşlıktan öte yakınlaşmasının farkına varan Yılmaz, bir daha kendisini fiziksel olarak onlarla iletişime sokmuyor. Neden? Kardeşinin hatırasına saygısızlık mı saymakta bu durumu yoksa kendi çatısı altında böyle bir yakınlaşmayı kabullenememekte mi? Belirsizlik...

    İhsan: Gölge kişilik özelliklerini metin ilerledikçe farkettiren, gizemli, Uğur’un gölgesi misali, düşünsel açıdan sağlam bir yönü olan, sorgulamalarıyla Mümtaz Bey’i düşüncelere salan, Yılmaz Bey’in özel şoförü. Öyle anlarda Uğur’un yanı başında beliriyor ki sanki Yılmaz, Uğur’a zarar verecekmiş de onu korumaya çalışıyormuş gibi. Neden? Yılmaz, ölen kardeşinin intikamını Uğur’dan almak için bir cinayet planı mı hazırlamıştı? İhsan bunu farkedip Uğur ile tesadüfen arkadaşlık mı kurmuş gibi görünmüştü onu korumak için? Bir sürü bilinmezlik... Ne zaman ki Yılmaz’ın Uğur’u kardeşinin bir hatırası olarak yakınında tutmak istediğini öğreniyor o zaman kıskançlık damarlarında akarak ölüme birlikte gitmek pahasına arabayla bir nevi intihar teşebbüsünde bulunuyor. Elbette, bu benim okumamdan çıkarılabilecek bir çıkarım sayılabilir. Olmayabilir de...

    Başlık: Kılavuz
    NEDEN? Kılavuz, metinde yer aldığı üzere bir lastiğe takılarak kumaşın içinden geçirilmesini sağlayan bir araç. Ya kılavuz olmazsa, lastik ne durumda olur? Sönük, işlevsiz, kısalmış... Ya kumaş? İşe yaramaz. Bu metaforlara baktığımızda kılavuzun akıl olduğunu düşünüyorum. Lastik de bireyler olarak metinde karakterler, hayatta ise bizleriz. Aklımızı uyuttuğumuzda canavarlaşan bir dünyaya yol alıyoruz. Kumaş da dünyamız denilebilir. Hepsi birbiriyle o kadar bağlı ki düşünsel olarak gelişim, felsefe ve birey ilişkisi müthiş işlenmiş. Başlık çok şey anlatmıyor mu?

    İçerik ve Metindeki Olay Örgüsü:
    Üç temel bölümden bahsedilebilir.
    1. Gazete ilanı ile işe giren Uğur’un İhsan ile tanışması, cinayetler ile dolu düşler ve gerçek ilişkisinde bocalaması, eski arkadaşı (muhtemelen sevgilisi) Bülent ile yeni işvereni Yılmaz arasındaki benzerliği farketmesi ve işi bırakmak istemesi ancak bir şekilde işe devam etmesi
    2. Mümtaz, Uğur ve İhsan’ın sevgi, dostluk, ölüm, yazı vb. konularda derin sohbetleri ve Yılmaz’ın dönüşü ile işin sona ermesi
    3. Belirsizlikler cümbüşü...
    *“Akılın uykuya dalması canavarlar üretir” sözünün basılı olduğu Goya resminin Yılmaz tarafından Uğur’a hediye edilmesinin sebebi nedir? Kardeşinin ölümü üzerine aklını uykuya daldıran Yılmaz, Uğur’a mesaj mı vermekte?
    * Yılmaz, Bülent’in ağabeyi olduğunu neden Uğur’dan gizledi? İyi niyetli mi kötü niyetli mi?
    * Mümtaz, Uğur ve İhsan neden Yılmaz’ı geride bırakarak Ankara’ya dönmeye karara verdiler aniden? Tehlike mi seziliyor? Turistleri de öldüren Yılmaz mıydı? Yılmaz’ın hocası ve amcası sayılan Mümtaz, olay mahalinden Uğur ve İhsan’ı uzaklaştırarak onları mı Yılmaz’ı mı koruyor? Yoksa her iki tarafı da mı?
    * Yılmaz’ın hiçibiriyle fiziksel temas kurmadan vedalaşmasında ve her birine mektupların yanı sıra taş ve kaset bırakmasının sebebi neydi? “Pathos” yani “acı” yazan taşın İhsan’a hediye edilmesinin sebebi ne? İhsan neden bu taşı bulmak için kazı yapmış? Bunu bilen Yılmaz neden taşı ona hediye etmiş? Acı taşa kazındığı gibi kalbinde de böyle işlenmiş ve taşıması çok ağır bir kaya mı demek istemekte? Ya kaset? Taşın altında ezilen kaset- düşlerin deposu- taşın acısıyla mı yok edilebililr ancak? Tesadüf mü?
    * Neden Ankara’ya varmak üzereyken ortaya çıkan gerçekle yüzleşme sonucu trafik kazası yaşanmakta? Ankara’ya varılsaydı her şeyin üstü mü kapatılacaktı? İhsan, Uğur’u kaybetmekten mi korktu? Beraber yaşayacakları mutlu anın öncesinde bu mutluluğun hayalinin gerçekte bozulmasından mı kaygılandı İhsan?
    Sorularla bizi baş başa bırakan, metin üzerine düşündürüp kazı çalışması yapan bir metin arkeoloğu gibi hissettirerek insanı heyecanlandıran, keyifli bir Bilge Karasu eseri...
  • 550 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kayıp Zamanın İzinde serisinin 4’üncü kitabı olan Sodom ve Gomorra’da Marcel Proust, diğer 3 kitaba göre kendisini daha da samimi olarak dile getirmeye, duygu ve düşüncelerini, hatta kişiler hakkındaki gözlemlerini çok daha açık bir şekilde biz okuyuculara yansıtmaya başlamıştır.
    Adından dolayı en çok merak ettiğim kitaptı. Sodom ve Gomorra kentlerinin tarihteki yerini ve livatalıktan dolayı gelen bir tufanla yok edildiğini büyük bir çoğunluğumuz bilmekteyiz. Üstün bir zekaya sahip olan Proust, “Kitabına bu ismi boşuna koymamıştır” düşüncesi beni haksız çıkarmadı. Zaten kitap bu yüzden şok bir başlangıca sahip. Fransız yüksek sosyetesindeki düklerin, düşeslerin, prenslerin, prenseslerin, markilerin, markizlerin, baronların ve tüm diğer soyluluk ünvanlarına sahip olan veya olmayan kişilerin kibarlık ve gösteriş yarışına girdiği bu ortamda, eşcinsel ilişkilerin “neredeyse” alenen yapılması, yüksek tabaka erkek ve kadınların normal hayat ve ilişkilerini sürdürürlerken, bir yandan da eşcinsel ilişkiler içinde bulunmasını kaleme alan Proust’un, bu tarz ilişkilere hangi gözle baktığını tam olarak anlayamıyoruz. Çünkü kimi zaman ve hatta çoğunlukla buna bir hastalık gözüyle bakarak tiksinmesi, kimi zaman da (nadiren) normal olarak görmesi akıllarda gerçek hayatındaki “Marcel Proust eşcinseldi.” söylentileri hakkında soru işareti yaratıyor. Büyük bir çoğunluğun gerçek hayatında eşcinsel olduğu yönündeki fikirleri yüzünden, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu belirtmesi acaba bir kamuflaj mı sorusunu da akla getirmiyor değil. Ama sanırım dönemin Fransa’sında her ne kadar bu tür ilişkiler gizlilik içinde kurulsa da sosyetede yaygın ve normal bir davranış olarak görüldüğü anlaşılıyor.
    Kitabın büyük bir bölümü Balbec’te geçiyor. Yine davetleri, bu davetlerdeki diyalogları, dedikoduları, yüzlere karşı övgü dolu sözler sarf edilirken hemen sonrasında gıybete geçmeleri, kitaplar-tablolar-müzikler-gösteriler hakkındaki sanatsal sohbetleri eğlenceli bir şekilde okuyorsunuz. Ayrıca dikkat çeken önemli bir konu da, Proust’un Albertine’e olan aşkını bol bol dile getirmesiydi. “İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş.” misali Albertine’e sert-kötü çıkışlarını, tripler yapmasını, aşkının büyüklüğüne rağmen inişli-çıkışlı/ayrılıp barışmalı bir davranış sergilemesini de dikkatle izliyoruz. Hatta duyduğu bu aşkın büyüklüğü bana ilk kitaptaki Swann-Odette aşkını anımsatsa da bu inişli-çıkışlı davranışlarına bazen anlam katamadığım anlar oldu.
    Benim için kitabın etkileyici bölümünü sona saklamak istedim. Kitabın “Gönül Tutkunlukları” adlı bölümü bana göre en çarpıcı, hatta sarsıcı bölümüydü. Guermantes Tarafı’nda anneannesinin hastalık ve ölüm sürecini anlattıktan sonra bu konu hakkında bir daha yazmayan Proust, bu bölümde Balbec’e gidip ailesi ve anneannesi ile kaldığı aynı otel odasına yerleşince, onun ölümünden sonraki hislerini ani bir “duygu patlaması” şeklinde dile getiriyor. “Gerçek hayatın başladığı an” diye tabir ettiği rüyalarında bol bol gördüğü anneannesi ve birlikte yaşadıkları anıların yarattığı duygu yüklü satırlarda, sanki kendi yakınınızı kaybetmişsiniz gibi etkileniyorsunuz. Yaşadığı bu hüzün dolu sahneleri, kitabın en etkileyici bölümü olarak gördüm.

    5. kitap olan “Mahpus”ta görüşmek üzere…
    Tüm kitapsever dostlarıma iyi okumalar dilerim.