• Roussel'in deliliği ancak bizim de deliliğimiz olduğu ölçüde, kendi içimizden değil, ait olduğumuz dünyadan ve o dünyayla kurduğumuz sapkın iletişim biçiminden gelen bir delilik olduğu ölçüde konuşur bizimle.
  • İletişim ve ulaşım araçlarının sindirici, susturucu ve aptallaştırıcı etkilerinin boyutları o derece büyüdü ki, cep telefonu kullanmanın henüz yaygınlaştığı ve abartılı bir prestij göstergesi sayıldığı günlerde bazı yoksul vatandaşlar, soygun esnasında oyuncak tabanca kullanan hırsızlar gibi, gerçek izlenimi uyandıran plastik [yani sahte] cep telefonları taşıdılar yanlarında.
  • 264 syf.
    ·763 günde·Puan vermedi
    Oğuzcan’dan Dörtlüklerin Var Oluşları: Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse

    Dörtlükler, şiir dilinin anlam ve biçim itibariyle birbirini tamamlayıp bütünlük sağlamasıdır. Dört satırlık şiir birimidir. Varlığında var olan bir duygu, his ve iletişim aracıdır. Türk şiir dünyasında da en çok kullanılan dörtlükler olmuştur. Divan ü Lügat-it-Türk’teki şiir parçaları bu türün ilk örnekleri olmuştur. Kültürümüzün bin yıllık tercih edilip, sahip çıkılan ve baş tacı edilmiştir. Bazen bir annenin yavrusuna duyduğu şefkatin, merhametin tercümesi olup mani biçimindeki dörtlükler olmuştur. Bazen de bir aşığın dilinden sevdiğine duyduğu aşk halinin dörtlüklere dönüşüp akması, yazılması olmuştur.

    Seven ile sevilen arasındaki hisler, sevgiler, aşklar Anadolu da hep dörtlükler halinde dile getirilir:

    A benim bahtiyarım
    Gönülde tahtı yârim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yârim

    Bazen düşüncelerden gezinen, dünya sahrasına bakan, kendini ve varlığı yorumlayan toplumumuz hep dörtlükleri kullanmıştır:

    Mal sahibi, mülk sahibi
    Hani bunun ilk sahibi
    Mal da yalan, mülkte yalan
    Var biraz da sen oyalan

    Fuzuli çağının rubai türündeki “Şairler Sultanı”ydı. Kıt’a ve dü-beyit diye adlanan dörtlükler Divan edebiyatının en rağbet görülen türüydü. Fuzuli’nin meşhur bir dörtlüğü:

    İlm kesbiyle paye-i rif’at
    Arzü-yu muhal imiş ancak
    Işk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıl u kal imiş ancak

    Şairler düşünce felsefelerini, hayata bakışlarını, gezip gördüklerini dile getirmek istediklerinde en çok “Rubai” türünü kullanmışlardır. “Rubai” İran Edebiyatından İslam Edebiyatına armağan edilen tek türdür. Yirmi dört tane “Rübai” vezni vardır, bunlardan on iki tanesi iki gruba ayrılır “ahreb” ve “ahrem” diye ayrılır. Fars şiirinde rübaiye “terane” de demişler.

    İran şairlerinden Hamandalı Tahir, Edu Said, Şeyh-el Ensari gibi rubaicilerden nesiller boyunca rubaileri doya doya okunmuş, ezberlenmiştir.

    İnsanlık sevgisi adına, hümanisttik heyecanın dili tercümesi yine rubailer olmuş ve tarihin eskimeyen capcanlı kalan en önemli ve en ünlü dörtlükleri Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Baz a baz a harencihasti baz a” mısraıyla başlayan rubaisidir:

    Gel, yine gel, her neysen, kimsen yine gel,
    Kâfirsen, ateş ve put seversen yine gel:
    Girmez ki umutsuzluk bizim dergâha.
    Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel.

    Rubailer ki Mevlanalara giden yollar olurlar. Tam yedi yüzyıl süren tek nefes var.Bizimle yaşar, bizimle nefes alıp verir. Her yerde karşımıza çıkar ve yerinde hiç durmaz yaramaz bir çocuk gibidir. O çocuğa kızamazsın da çünkü ruhumuza ferahlık veren bir çocuktur.

    Dünyaya üç ölmez kişi gelmiş, biri o
    Çağdan çağa şirin uzayan zinciri o
    Bilmem yedi yüz yıl mı geçen, bir gün mü?
    Her an o kadar sağ, o kadar dipdiri o.

    Ömer Hayyam, rubai türün en uzun soluklu olanı ve en büyük temsilcisidir. Etkisi Doğu ve Batın dünyasının edebiyat, kültür ve felsefe alanında geniş ve etkili olmuştur. Ömer Hayyam’a duyulan hayranlık hiç bitmemiş, halende büyük bir rağbet görmüş ve görmektedir. Türk edebiyatında Ömer Hayyam, en çok sevilen, okunan, tanınan İranlı şairlerden biridir. Ömer Hayyam’ı en çok bize tanıtma ve eserlerini çevirme zahmetinde bulunan, çok emek harcayan Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal “Hayyam” adlı rübaisinde Ömer Hayyam’ıçok güzel özetlemiştir:

    Hayyam ki her bahsi açar sagarden
    Bahsetmedi cennette akan Kevser’den
    Gül sevdi şarap içti gülüp eğlendi.
    Zevk aldı tıraşide rubailerden

    Rubai sanatı, Cumhuriyet devrinde Türk şiirinde doruğuna çıkartan Yahya Kemal olmuştur. Rubailerinde gerçekleri, hayatı çok duru bir gerçekle ve etkileyici bir dille rahat bir solukla karşımıza çıkartır. “Ömür” başlıklı rubaisinde mükemmellik zirvesindeki sanatkârlığın ünlü örneklerinden biridir:

    Bir merhaleden güneşle derya görünür
    Bir merhaleden her iki dünya görünür
    Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer
    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

    Yahya Kemal’in diri tuttuğu rubai geleneğini Cemal Yeşil ve Arif Nihat Asya günümüze kadar sürdürdüler. Orhan Veli de bir kaç tane çok güzel rubai yazdı ve çevirdi. Nazım Hikmet, aruz veznini bir kenara iterek “Modern Rubailer” yazdı. Ümit Yaşar Oğuzcan, çağımızın en dikkat çekici ve etkileyici dörtlükleriyle rubaileriyle gönüllerdeki derin düşünceleri ve sürükleyici bir duygu prizmasından geçerek var olma halini alarak karşımıza bu türün çağdaş üstatlarından biri olarak çıkar. Oğuzcan, rubaileriyle gönüllere sığmayan bir sevgi, düşüncelerden var olan bir felsefe, gerektiği yerde konuşan toplumun bir sesi olarak toplumsal eleştirisiyle rubai ve dörtlükler tarzında karşımıza çıkar. Ölümle hayatın anlatışını kuru bir yaprak ile bir ağaçtan rubai yaratarak bakın bize nasıl anlatır:

    Her gün yeni bir can yaratır hak bende
    Ergeç yeşerir kupkuru yaprak bende
    Son meyvesiyim ben bir ölümsüz ağacın
    Binbir tohumun sürdüğü toprak bende

    Seven ile sevilenin karanlıklar ülkesinde ki doğan güneşi olur sevenin sevilenin karşısındaki hali... Birlik olup sırt sırta verilen yüreklerin iyi gününün kötü gününde, kötü gününün iyi gününde, yağan yağmurda beraber ıslanmanın adıdır, aşk Rüzgârın esişindeki ferahlatıcı serinliktir Mecnun’un Leyla’nın gözlerinde gördüğü, hissettiği; güven dolu, sevgi dolu, bakışlar... Hal dili ile ruh dili ile sevmenin; sevenin sevilen kişiye duyduğu Mecnunluk halidir, sevgi ile muhabbetin gölgesinde...

    Bir bakıp gözlerime her şeyi anlarsın ya
    Benimle kederlenir, benimle ağlarsın ya
    Şu sonsuz karanlıklar hiç umurumda değil
    Batmayan güneş gibi içimde sen varsın ya

    Bir basamağın narin zarif esişinde sevgilinin hacmi bir ömre sığmaz taşar, kelimelerdeki ünlü ile ünsüz harfler dualara dönüşür soluksuzca koşan bir atın sırtında Allah’a gider. Ölüm ki dış manada yaşamıştır, ölümsüzlük ki iç manada şekillenip sevgi olmuştur. Bir dağın en ucunda gören bir göz, görülen ile görülmeyeni gören bir göz, sevdiğini seçer bütünlükten arındırır en yüksek makamda ki yücelik makamına taşır.

    Bir ömre değer sevdiğimin bir gecesi
    Ağzımda duadır adının her hecesi
    Fani yaşayıp böyle ölümsüz sevmek
    Âlemde bütün sevgilerin en yücesi

    “Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ham dolsun.” (6/45) Ayetin haberiyle mazlum ve mazlumun yanında olanlara bir müjde olarak indi. Kökü kesilen zalim ile zulmü görmemezlikten gelenlere ise hak ettikleri ve gidilmesi gereken yerlerin neresi olduğunu çok acık ve kesin olarak söylenen bir hakikatin varlık haberi oldu bu ayet. Oğuzcan tarihin sayfalarından bize yaşanan hakikatleri zulüm eden ile zulme uğrayanların rubai türünden dörtlüklere sığdırarak anlatıyor. Oğuzcan’ın sesini duyarız, duyduğumuz ses bize şunu söyler:

    Hep zulmederek halkı soyup gitmişler
    Eller keserek, gözler oyup gitmişler
    Yıllar yılı çaldıkları dünya malını
    Bir gün yine dünyada koyup gitmişler.

    Oğuzcan’ın dörtlükleriyle “Bekleyişler” ölümden öteye gidilen bekleyişler olur mutluluklarla, sevinçlerle... Ne keder duyulur, ne de çile tadılır bir annedeki bekleyiş, bir sevenin sevdiğine duyduğu özlemler bir mevsimin sonunda bir turnanın sabırla, azimle, gittiği yer gibidir Oğuzcan’ın bu rubaisinde ki “Bekleyişler.”

    Ne kederdir, ne çile seni beklemek
    Yaşamaktır seninle seni beklemek
    En tükenmez mutluluk, en yüce hazdır
    Ölümden sonra bile seni beklemek.

    Sevgiliye yazılmış, bir “Teslimiyet Manifestosunun” ahenkli bir sesin nağmeleri gibidir. Tam bir teslimiyet şuurundaki duyulan seslerin içindeki ahenklerin nağmelerini işitiriz Oğuzcan’ın “Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte” diye başlayan dörtlüğünde... Senden ayrı olmayacak hiç bir şeyim, senden öte de olmayacak bir fazlalığım.

    Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte
    Bir an yüzünü görmek değer binbir zahmete
    Vereceğin her acı gönülden kabulümdür
    Sendeki cehennemi değişmem bir cennete.

    Oğuzcan’ın geçmişte ki, gelecekte ki; anılardan ve beklentilerden arzular, istekler dökülür sayfalara... Oğuzcan’ın mürekkebinden sayfalara dökülen bu rubailer his katmanlarındaki iniş çıkışlarıyla dörtlük türüyle bütünleşip kendi içinden bir ahenk, düşünceleriyle bir felsefi boyut kazandırmıştır. Rubai türüne böyle lezzetli bir tat bırakan Oğuzcan, okundukça kaleminden dökülen rubailerin hiç bitmemesini isterdik.

    Rubai, mani, tuyuğ, kıt’a, dü-beyt, terane; daha geniş bir ifade ile: dörtlük... Şiirin bu temel birimine kalemiyle nefes veren, verdiği nefesle hayat iksirinden kana kana rubai türüne bu iksiri içiren ve doruğa yükselenlerin arasına başı dik bir şekilde girmiş bir şair portresi görüyoruz Ümit Yaşar Oğuzcan’la...

    Ümit Yaşar OĞUZCAN
    Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse (RUBAİLER)
    Dördüncü baskı: İstanbul, Kasım 1992
    263 sayfa. Özgür Yayın Dağıtım

    Yunus Özdemir.
  • 1.Osmanlı İmparatorluğu - Halil İnalcık (Kronik Kitap)

    2.Batı-Doğu Divanı - Johann Wolfgang von Goethe (Hece Yayınları)

    3. Hafız Divanı (İş Bankası Kültür Yayınları)

    4.İnce Memed I-IV- Yaşar Kemal (YKY)

    5. Fuzuli Divanı (Ayrıntı Yayınları)

    6. Timurlenk - Beatrice Forbes Manz (Kronik Kitap)

    7. İslam Uygarlıkları Tarihi - Corci Zeydan (İletişim Yayınları)

    8. Bir Ortadoğu Tarihçisinin Notları - Bernard Lewis (Arkadaş Yayınları)

    9. Savaş ve Barış - Lev Nikolayeviç Tolstoy (İletişim Yayınları)

    10. Kral Lear - William Shakespeare (Remzi Kitap)

    11. Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (YKY)

    12. Savaş Günlükleri 1939-1943 - Kont Galeazzo Ciano (Kronik Kitap)

    13. Vanya Dayı - Anton Pavloviç Çehov (İmge Kitabevi)

    14. Madame Bovary - Gustabe Flaubert (Can Yayınları)

    15.Semerkant - Amin Maalouf (YKY)

    16. Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar (İletişim Yayınları)

    17. Milli Mücadele Başlarken - Tayyib Gökbilgin (Kronik Kitap)

    18. Suyu Arayan Adam - Şevket Süreyya Aydemir (Remzi Kitabevi)

    19. Yeniçeriler - Reşad Ekrem Koçu (Doğan Kitap)

    20. Yavuz Sultan Selim - Feridun Emecen (Kapı Yayınları)

    21. Devlet-i Aliyye I-IV - Halil İnalcık (İş Bankası Kültür Yayınları)

    22. Sultan Alp Arslan - Cihan Piyadeoğlu (Kronik Kitap)

    23. Bûstan - Sâdî-i Şirâzî (Ayrıntı Yayınları)

    24. Karamazov Kardeşler - Fyodor Dostoyevski (İletişim Yayınları)

    25. Kambur - Şule Gürbüz (İletişim Yayınları)
    İlber Ortaylı
    Sayfa 232 - Kronik Kitap - 1. Baskı
  • 339 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Jack LONDON’ın eserlerini okumayı uzun süre önce kafama koymuş birisiyim. Planımı gerçekleştirmek için bundan yaklaşık bir yıl önce yazara ait beş kitabı internet üzerinden satın aldım. Bu kitaplar Vahşetin Çağrısı, Yıldız Gezgini, Beyaz Diş, Demir Ökçe ve Martin Eden idi. Ve iki hafta önce ise kitaplığımda bulunan Vahşetin Çağrısı’nı elime alıp okuyarak planımı işleyişe koydum. Şimdiyse Yıldız Gezgini kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Jack LONDON ile tanışmakta bu kadar geç kaldığım için son derece üzgün olduğumu itiraf etmeliyim. Yazarlık yeteneği muazzam bir insanın eserlerini ötelemek, görmezden gelmek ve onları okumamış olmak bence büyük bir günah addedilmeli. Bu günah tabii ki ilahi bir günah olarak değerlendirilmesin. Bu sadece edebi bir günah! Çünkü Jack LONDON edebiyat dünyasındaki tanrılardan yalnızca bir tanesi.
    .....................
    Gelelim Yıldız Gezgini’nin incelemesine. Bundan sonra bahsedeceklerim kitabın konusu, karakterleri ve olay örgüsü hakkında bazı alıntılar içereceğinden dolayı kitabı okumadıysanız bu durakta inmeniz sizin yararınıza olacaktır. Eğer kitabı okumuş biriyseniz son durağa kadar bana eşlik etmenizde herhangi bir sakınca görülmemektedir.
    ........
    İNCELEME-YORUM (SPOİLER)
    .......
    California Üniversitesi Ziraat Fakültesinde tarım ekonomisi Profesörü Darrell STANDING, aynı üniversitede çalışan meslektaşı Prof. Haskell’i öldürerek bir cinayet işler ve sonrasında tutuklanır. Ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırılarak San Quentin Hapishanesi’ne nakledilir. Belli bir süre sonra iradesi dışında hapishanede gelişen bir olay sonucu hiçbir zaman ispatlayamayacağı ve tamamıyla yalan olan, bir iftira ile karşı karşıya kalır. Hapishane yönetimi bir başka mahkûm tarafından Darrell STANDİNG’e atılan iftiranın gerçekliğinden hiç kuşku duymaz ve romanımızın kahramanı uzun yıllar sürecek bir tecrit cezasına layık görülüp son derece boğuk ve karanlık bir hücrede çürümeye bırakılır. Bu rutubetli küçük hücrede yıllarını geçiren Standing’e, üzerine atılan gerçek dışı iftirayı kabul etmesini sağlamak amacıyla çeşitli işkenceler yaparlar. Bu işkencelerden bir tanesi de deli gömleğiyle sıkı sıkıya bağlanıp saatlerce, günlerce hatta haftalarca aç susuz hiçbir yere kımıldamadan bırakılmak olur. Standing, deli gömleği içerisinde geçirdiği ıstırap dolu zamanlarda acılarından kurtulmak için çocukluk döneminin hatıralarından kalan hayal meyal hatırladığı bazı zihinsel taktikleri geliştirmeye yönelik bir çaba içerisine girer. Bu uğurda sergilemiş olduğu çabanın adı ise: Otohipnoz’dur. Bu yöntem kısaca zihnin/bilincin/ruhun bedenden ayrılarak bulunduğu zaman ve mekânı terk etmesi anlamına gelmektedir. Standing deli gömleğinin içinde bu yöntemi uygulamaya başladığı ilk denemesinde bedeninden ayrılmayı başarır ve hapishanenin duvarlarını aşarak uzayda bir gezintiye çıkar. Yanından süzülerek geçtiği her yıldıza elindeki asayla dokunmaya başlar ve bu onu oldukça keyiflendirir. Fakat ilk denemsinde başarıya ulaştığı bu mucizevî yolculuk kısa sürer ve bilincine kavuştuğunda ise Standing hala deli gömleğinin içerisinde bulunduğunun farkına varır.
    .....................
    Tecrit bölümünde Standing dışında ayrı hücrelerde kalan iki mahkûm daha vardır. Bu iki mahkûmun isimleri ise Jake Oppenheimer ve Ed Morrell’dir. (ki bu isim San Quentin’de beş yılını geçiren Jack London’un arkadaşıdır ve yazar Yıldız Gezgini romanını Ed Morrell’den esinlenerek kaleme almıştır.) Kaldıkları hücrelerin duvarlarına vurarak iletişim kurmayı başaran bu üç kişi Standing’in çıkmış olduğu yolculukların gerçekliğini bir süre sonra sorgulamaya başlar. Ed Morrell, Standing’e inanır ve kendisinin de bu yöntemi uzun bir zaman önce öğrendiğini ve bir keresinde deli gömleğinin içerisinde bulunduğu anda bedenini terk ederek annesini ziyaret ettiğini aktarır. Fakat bir diğer mahkûm olan Jake Oppenheimer arkadaşlarının söylediklerine kuşkuyla yaklaşır ve Standing ile Morrell’in anlattıklarının hiçbirine inanmaz. Ancak Standing çıktığı kısa süreli yolculuğun tadını bir kez almıştır ve bu yolculuk kendisine o kadar gerçek gelmiştir ki ruhunun bedenini terk ederek yapmış olduğu gezintiyi nasıl uzun süreli hale getirebileceğine dair Morrell’den tavsiyeler alır. Morrell bu konudaki fikirlerini ve tecrübelerini tereddüt etmeksizin Standing ile paylaşır.
    ..................
    Müebbet hapis cezasına çarptırılmak yetmezmiş gibi üstüne üstlük üzerine atılan iftiranın da esiri olarak tecrit bölümünde yalnızlığa mahkûm edilen Standing, kendisine atılan iftirayı kabul ettirmeye yönelik hapishane müdürü tarafından defalarca sorguya çekilir. Ancak Müdür Atherton’un girişimleri boşa çıkar. Darrell Standing hiçbir surette suçlamaları kabul etmez ve neticede hapishane müdürünün gazabına uğrayarak on günlük süre boyunca –ki bu bir rekordur- deli gömleği giyme cezası alır. İşte bu noktadan sonra Ed Morrell’in kendisiyle paylaştığı tecrübeleri uygulayan kitabımızın kahramanı, deli gömleği içerisinde geçireceği günlerin ıstırabını unutmak için geçmişe uzanan uzun soluklu serüvenlere yelken açmayı başarabilmiştir. Deli gömleği içinde bulunduğu anlarda, aralıklı da olsa, çıkmayı başardığı bu yolculukların her biri farklı zaman ve mekânda geçer. Standing kendisini kâh Fransa’da; Philippa adındaki bir kadının cazibesine kapılmış varlıklı bir soylu olarak dört kişiye karşı tek başına düello eden Kont Guillaume de Sainte-Maure'nin bedeninde bulur. Kâh Amerika’da; yurtlarından kovularak Mountain Meadows’a göç etmeye zorlanmış kırk arabalık bir konvoya liderlik eden kaptanın dokuz yaşındaki oğlu Jesse olarak görür. Standing kimi zaman, gemi kazasından kurtularak Pasifik Okyanusu’ndaki bir adaya sığınmayı başarıp Kralın kız kardeşi Lei-Lei ile evlenerek mutlu bir şekilde uzun yıllar yaşayan Adam Strang adındaki bir tayfa olmuştur. Kimi zaman da aynı isimle (Adam Strang) yine bir gemi kazasından sağ kurtulmayı başarıp Cho-Sen’deki (günümüzde Kore) Min Sarayı’nın Hanımı Om’un aşığı ve kocası olma şerefine erişerek koca bir imparatorluğu yönetme yetkisini eline alan yakışıklı Hollandalı bir denizcinin bedeninde zuhur etmiştir.
    .........................
    Kahramanımız her biri kısa bir öykü olarak değerlendirilebilecek birçok yaşanmışlığı otohipnoz yöntemiyle, başka bir deyişle astral seyahatle, geçmişin karanlıkları arasından çekip çıkartmayı başarmıştır. Darrell Standing’in bedeninden ayrılarak çıktığı bu yolculukların bütününe şahit olduğumuzda biz okuyucuların zihinlerinde büyük haz patlamaları meydana gelmektedir. Ayrıca bu hikâyelerin her biri yazar tarafından ortak bir kanıya ulaştırılmış bulunmaktadır. Bu kanı da şüphesiz tüm hikâyelerde bahsi geçen kadınlardır, kadınların varlığıdır ve geçmişten günümüze kadar geçen süreçte kadınların hayat içerisinde oynadığı rollerin bütünüdür. Özellikle son tahlilde kitabın başından sonuna değin oluşturulan kurgunun basit bir çıkarımla kadınlar üzerinde birleştirilmiş olması dikkatli okuyucular açısından şaşkınlıkla karşılanmaz. Çünkü bu çıkarım San Quentin Hapishanesinin tecrit bölümündeki hücresinde deli gömleğinin içerisinde iyice sıkıştırılmış olarak sırt üstü yatan Standing’in geçmişe uzanarak çıktığı her yolculukta kendisini belli eden yegâne ortak nokta halinde zaten gözükmektedir.
    ...................
    Yazarın bize anlattığı asıl konulardan birisi de Amerikan adalet sisteminin çürümüşlüğü ve ilkelliğidir. Jack LONDON, insanlığın ahlaki açıdan son on bin yılda hiçbir ilerleme kaydedemediğini söyler. Bu görüşünü destekleyecek şekilde örnek gösterdiği olay ise; kitabın kahramanı Yıldız Gezgini Standing’in, bir gardiyana yumruk atıp burnunu kanattığı için kendisine verilen idam cezasıdır. Şüphesiz yazar bu cezayı ağır ve tutarsız bulur. İşin komik yanı, bu ceza kitapta çarpıcı görünsün diye uydurulmuş bir yalandan ibaret değildir. 1913 yılının Amerika’sında gardiyanlara ufacık olsa dahi fiziki şiddet uygulayan mahkûmlar idam cezası ile yargılanır ve haksız bulunmaları durumunda ise idam cezasına çarptırılırlarmış.
    ...........................
    Son olarak bahsetmek istediğim bir başka konu daha var. Yazar öyle muazzam bir dille harikulade bir kurgu ortaya koymuş ki; kitabı okurken hayran kalmamak, derin düşüncelere dalmamak mümkün değil. Düşünsenize üniversitede profesörsünüz ve bir cinayet işleyerek müebbet hapis cezasına çarptırılıyorsunuz. Hapishaneye düşmeniz yetmiyor iradeniz dışında gelişen olaylar neticesinde uzun seneler boyu kalacağınız küçücük karanlık bir hücrede tecrit cezasına mahkûm oluyorsunuz. Fakat bu da yetmiyor. Özgürlüğünüzü en küçük hücrenize kadar kısıtlamaya and içmiş adalet sisteminin neferleri tarafından deli gömleği giydirilip parmaklıklar ardında haftalarca ölüme terk ediliyor, çeşitli işkencelere maruz bırakılıyorsunuz. Peki, bu durumda siz olmuş olsaydınız ne yapardınız? Maddenin gelip geçici olduğunu, biçimin sonunda kaybolduğunu bilen biriymiş gibi, her şeyin bir gün yok olacağını, ancak geriye sadece ruhun kalacağını söyleyip, bedeninizden ayrılarak geçmiş hayatların içerisine daldığınız uzun soluklu nefes kesen serüvenlere çıkmayı başarabilir miydiniz? Çünkü bir cinayet işleyip ömür boyu hapis cezasına çarptırılarak hapishanede çürümeye bırakılan, üzerine atılan iftira sonucunda tecritte uzun yıllar kokuşmuş karanlık bir hücrede yalnızlığa terk edilen ve düzenli olarak deli gömleği giydirilip çeşitli işkencelere maruz bırakılan Darrell Standing, ruhunu bedeninden tam da yukarıda bahsettiğim koşullar altında kurtarmış ve geçmişin bizlere unutturduğu hayatların birer parçası haline gelerek Yıldız Gezgini olmayı başarmıştır.
    ............
    Saygılarımla.
  • Kitaplarla dost olmak,insanlarla tanışmaya benzer aslında. İlk görüştüğünüzde insanları tartarsınız. Bazıları sizin için değerlidir. Daha sonra görüşmek ve haberleşmek için iletişim bilgilerini not edersiniz. Etkili okur da kütüphanelerde, kitapçılarda,kitap fuarlarında vb.yerlerde gördüklerini bir kenara not eder,değer verdiği,önemli gördüğü,randevulaştığı kitaplarla zamanı geldiğinde buluşur ve böylece dostluk başlar...