• İlk kez fakültede ismini duymuş olduğum bir kitaptı. Seçmeli ders olan hukuk ve edebiyat dersi sebep olsa gerek o zamandan beri okumayı düşünüyordum.Sosyal medyada da belli başlı cümle ve hikayeleri karşıma çıkmıştı. Bugün bitmesini istemediğim bu kitabı bitirmenin hüznünü yaşıyorum. Kitap gerçekten içerik anlamında çok iyi bir kitap. Hepsi de yaşanmış olan hikayelerden oluşuyor. Faruk Erem kişi ve yer isimlerini değiştirme inceliğini göstermiş. Kitabın benim açımdan tek falsosu üslup anlamında yeterince iyi olmamasıdır. Ancak edebiyatçı olmayan bir kimsenin tek eseri olduğu göz önüne alınırsa bu eksiklik mazur görülebilir. Kitapta genel anlamda yazarın da meslek hayatı boyunca savunduğu hümanist akımın izlerini görebilirsiniz. Özellikle ölüm cezasının olumsuzluklarına ve suçsuzluk karinesinin önemine değinilmiş olan bu kitapta en çok ilgimi çeken ve bir o kadar da duygulandıran hikaye idamlık azîz kısmı idi. Diğer hikayeler de gercekten sarsıcı ve okumaya değer tâbi.Okuyanlar ve okuyacak olanlar da bana hak verecektir diye düşünüyorum. İnsanın zehrini insan alır ve suçluyu kazıyın altından insan çıkar ekseni etrafinda hümanist akımın değerli bir savunuculuğunu yapan yazarın şüphesiz ölüm cezasının kaldırılması noktasında başrol oynadığını düşünüyorum. Başta adalet ve insan haklarını içselleştirmek ve kendini bu alanda geliştirmek isteyen meslektaşlarımın ve herkesin okuması gereken temel bir kitap. Genel kanının aksini savunan bu kitap sizin de fikrinizi değiştirmeye çok yakın veya en azından düşüncenizi tekrar gözden geçirmeye sevk ediyor, sorular sormanızı ve sorunlara başka açılardan bakmanızı sağlıyor ki en önemlisi de bu bence. Son olarak diyebilirim ki gerçekten amacımız suçlunun içindeki insanı değil insanın içindeki suçluyu yok etmek olmalı. İyi okumalar..
  • Jean Paul Sartre ile Simone De Beauvoir ile 20.yy'a doğru yolculuk yapmaya hazır mısınız? 20.yy'daki Fransa'daki yeni akımların gelişmesini sağlayan iki kişinin hayatlarını ufaktan ziyaret edelim.
    Varoluşçuluk akımının temsilcisi Jean-Paul Sartre ile başlıyoruz yolculuğumuza. İlk başta varoluşçuluk akımını kısaca anlatmam gerektiğini düşünüyorum.

    Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır.

    "İnsan özgürlüğe mahkumdur."

    Egzistansializm; insanın önce var olduğunu, daha sonra hareketleri, davranışlarıyla kendini yarattığını ileri süren bir felsefe doktrinidir. Varoluşçuluk da denilen egzistansializm; İkinci Dünya Savaşının sonunda, Fransız yazarlarından J: P: Sartre tarafından özel bir edebiyat okulu olarak tanıtıldı. Bu yol, insanın varlığı, hürlüğü tek gerçek olduğu halde onu saran dünyayı bir türlü anlayamamaktan doğan umutsuzlukla bezginlik içinde hayatı tatsız, saçma bulması görüşü üzerinden ilerler.

    Varoşluçuluğa göre, insan kendini bulmalı, özünü elde etmelidir. Hiçbir şey, Tanrının varlığını gösteren en değerli delil dahi, kişioğlunu kendinden, benliğinden kurtaramaz. J:P:Sartre’a göre “existance” yani “varolma”, “esence” yani “öz” den önce gelir. Walter Kaufmann’ın diliyle söylemek gerekirse: “Varoluşçuluk bir felsefe değil, gelenekçi felsefeye karşı birbirinden apayrı birkaç başkaldırmaya verilen addır.”

    Bu başkaldırı Avrupa burjuvazisine karşı yapıldığı için 20.yyda hem burjuva olup hem varoluşçu olmak mümkün değildi. Oysa Jean-Paul Sartre zengin bir ailenin çocuğu olarak 21 Haziran 1905'de dünyaya geldi. 1 yaşında babasının ölmesi onun en büyük olayıydı. Çünkü yaşasaydı onu susturacaktı.

    Babasının ölününden sonra, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis-le-Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure' de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir' la tanıştı.
    Onunla bir ilişkiye başlamıştır. Ancak bir anlaşma ile. "Bağlanma yok!"
    1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı.1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943).
    1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.
    Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünmüştür. "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler' in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation' u kurmuştur.
    1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.
    Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı.
    Sıradaki yazı ise Var Olmak Bir Selfie/ Özçekim Sorunu mu? Buket Uzuner'in mükemmel anlatımıyla yazdığı bu yazı benim dergideki en sevdiğim yazılardan biri oldu. "Yaşamak", "hayatta kalmak" ve "var olmak" arasındaki farkları anlatıyor bize.
    Ninni yazısıyla devam ediyoruz dergiyi karıştırmaya. Bir insanı kalıplara koymayı ya da istediğimiz gibi olması için uğraşırken o kişiyi düşünüp o mutlu mu diye soruyor muyuz?
    Bauman/ Özgürlük adlı kitap incelemesini okurken kendimi notlar alırken buldum.
    Gelelim Kar Tanesi öyküsüne. Bu öykünün yüreğinize dokunacağına eminim. Yazarın kendine Kar Tanesi olarak adlandırdığı kıza ne olursa olsun onun için her şeyi yapacağını söyleyen için yanan bu adam..
    Ve Simone De Beauvoir, kadınlığın kaderini değiştiren kadını anlatmaya geldi sıra.
    Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.
    Çocukluk ve ergenlik çağını etkileyen iki ilişkisinden biri kardeşi Helen diğeri arkadaşı Zaza ile olan ilişkisidir. Helen’in küçüklüğünden itibaren ona sürekli bir şeyler öğretmeye onu yetiştirmeye çalışmış ilişkisinde öğretici bir kaygı içinde olmuştur. Zaza ise trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunu oluşturuyordu.
    Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sorbonne’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir. Ancak bu okuldaki Sartre ve felsefe gurubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur)u edinecektir. 1943 yılında Simone Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır
    Ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra De Beauvoir Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti.
    Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L'ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir. De Beauvoir bir biseksüeldir. Ancak bir seminerde Nelson Algren’le tanıştığı 1947 yılına kadar kadar orgazma ulaşamamıştır. Chicago’da Beauvoir Algren ile ilişkisinde ilk orgazmını yaşar. Bu Fransa’da iki ayrı kitap olarak basılan İkinci Cins kitabına da ilham olur. Bu çalışma Amerika’da da The Second Sex olarak yayıncı Alfred A. Knoph’ın karısı Blance Knopf ‘un tavsiyesi üzerine Howard Parshley tarafından çevirilerek yayınlanır.

    1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir.
    Ve Müstesna Bir Delinin Anılarına geldi sıra. Bu öykü bende tebessüm oluşturdu. Bir yazı okuyorsam ve bu ben de tebessüm yaşatıyorsa o zaman o yazı benim için değerlidir. Tıpkı bu öykü gibi. kasım 2014'te Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabını imzalatmaya gelen Çınar amca ile yolları kesişir Kaan Murat Yanık'ın. Oğuz Atay'ı bulamayınca kitabı ona imzalatır Çınar Amca. Getirdiği çiçek ve çikolatayı da yazara verir. Bu olaydan sonra yazarla Çınar amca sık olmasa da görüşmeye başlamışlar.
    Tabi 1 yıl sonra Çınar Amca eşini kaybedince o da kendi aklını kaybetmiş.
    "Şu dediler" şehrin her yerine bunlardan yapmışlar. yapmasınlar demiyorum ama hiç olmazsa pencerelerine çiçek, içlerine kitap koysalar ama pencereleri de yok ki bunların! Önce pencere yapmalı; şöyle büyük büyük..
    Senin evinin penceresi varsa kesin çiçek koy, yoksa sana da deli derim."

    Tabi evlatları ona deli raporu alıp daha sonra ise satmış o sevdiği evi. tescilli bir deli olarak vefat ettiğini öğrenince bu güzel yazıyı yazmış.
  • Merhaba...

    İsmail Habib Sevük, çok yönlü bir insan. O, bir edebiyatçı, bir öğretmen ve aynı zamanda Ulu Önder'in yurt gezilerine eşlik eden bir gazeteci.

    Kitap, Gazi'nin 1922'den 1938'e kadar yanında bulunan İsmail Habib'in anılarından oluşuyor. Atatürk'ün ölümünün ardından 1939'da kaleme alıyor anıları İsmail Habib.

    Döneme canlı tanıklık eden yazar kitapta anılardan, anekdotlardan ziyade yer yer fotoğraflara da yer vermiş. Aşina olduğumuz Atatürk ve diğer görsellerin nerede, ne zaman çekildiğine, fotoğraflarda kimlerin olduğunu da açıklamış bize yazar.

    Eserde, şimdiye kadar duymadığım, okumadığım iki bilgi ile tanıştım. Bunlardan birincisi, Mustafa Kemal'e bir "Kurtarıcı" olarak seslenen Ziya Gökalp'in "İstida" başlıklı bir şiirinin varlığından haberdar oldum. Diğeri ise, Gazi Paşa'nın bir süreliğine dalmasına sebep olan İsmail Habib'in okuduğu Nazım Hikmet'in "Kırk Haramilerin Esiri" adlı şiiri. Bu öğrendiğim iki yeni bilgi kitabı daha bir anlamlı kıldı gözümde. Farklı bir şeyler öğrenmek her zaman iyidir.

    Keyifli okumalar dilerim...