• 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    29 Mart 1893'te Çorlu'da çiftçi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Memduh Şevket Esendal, gerek yoksulluk gerekse savaş ortamları nedeni ile düzenli ve resmi bir eğitim alamamış ancak kendini iyi bir şekilde yetiştirmiştir.İttihat ve Terakki Cemiyeti'ndeki müfettişlik görevinin ardından gittiği Sovyet Rusya ve Bakü'de kendi imkanları ile Rusça, Farsça ve Fransızca öğrenmiştir.

    İlk önce Vakit Gazetesinde tefrika edilen ve 1934 yılında kitap olarak yayımlanan "Ayaşlı ile Kiracıları", yazarın ilk romanıdır. Romanın, 1989 yapımı, Handan İpekçi ve Tunca Yönder yönetmenliğinde bir TV dizisi uyarlaması da mevcuttur.

    Türk edebiyatının saygın eleştirmenleri ve değerli üstadları tarafından defalarca değerlendirilen, hakkında onlarca makale yazılan bu roman, bence edebiyatımızda hakettiği değeri görememiş ve layık olduğu seviyeye ne yazık ki ulaşamamış. Mesela, Ahmet Hamdi Tanpınar, bu eserin olağanüstü bir roman olduğunu belirterek, Babil'e benzetmiştir. Çünkü Babil İmparatorluğu Tevrat'ta şu şekilde arzediliyor:"Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların; birbirlerini anlayamaz olsunlar. Ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Babil dendi. Babil, yani karışıklık! "

    Öte yandan Fethi Naci, eserin bürokrasiye karşı bir başkaldırı içerdiğini söyleyerek, telgraf yazıyormuşcasına kısa cümlelerle, bu denli güçlü bir anlatımın nasıl sağlanabildiğine şaşırdığını belirtir.

    Bir diğer üstad Oktay Akbal “Memduh Şevket Esendal Yüz Yaşında” başlıklıyazısında şöyle anlatıyor eseri : " Yalınlık, açıklık, kısalık gerçek yazın adamlarının ulaşmak istedikleri
    bir düzeydir. Ama herkes bunu yapamaz, az sözle, az tanımlamayla, az edebiyatla, daha doğrusu “edebiyat yapmamak”la başarılı olunacağını
    bilemez, düşünemez. Esendal’ın öykülerinin başarısı, kalıcı yani
    ölümsüz güzelliği, O’nun da Çehov gibi “Denizin rengi mavidir”
    diyebilecek kadar süslerden uzak bir dille yazmasıydı."

    Selim İleri ise, Ayaşlı ile Kiracıları'nın, baş kişilere gereksinim duyulmadan, bir çevreyi yansıttığını ve bu anlamda Türk romancılığında bir ilk teşkil ettiğini savunuyor.

    Cumhuriyetin ilk yıllarına, bilhassa dönemin Ankarasına bizzat tanıklık etmiş olan Memduh Şevket Esendal'ın, bu tanıklığını eserine yansıttığı, çok net olarak gözlemlenmektedir. Dolayısıyla bu bağlamda, kitapta verilmek istenen ana unsurun, Cumhuriyetin sağladığı yeni düzen ve yeni insanlar olduğunu söyleyebiliriz.

    Hikaye, Ayaşlı İbrahim Efendi'nin, devletten tuttuğu ve herbirini ayrı ayrı kiraya verdiği dokuz bölüklü bir apartmanda, bir buçuk sene zarfında cereyan ediyor ki anlatıcı da bu kiracılardan biri. Anlatıcının olaya dahil olmadığı bölümlerde yaşananları ise hizmetçilerden öğreniyoruz.

    Toplamda 35 bölümden oluşan eserin ilk 10 bölümünde, bir banka memuru olan isimsiz anlatıcının, bu apartmana yerleşmesi, apartmanda yaşayan diğer insanlar, onların aileleri ve hayat hikayelerinin değerlendirmesi yer alıyor.

    "Yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğünde oturuyoruz. Bu bölüğü, Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri tutmuş, isteyenlere oda oda kiraya veriyor. Odalar, loşça bir koridorun iki yanına sıralanmış, dizilmiş. Koridorun en sonunda banyo odasıyla mutfak var. Benim odam, koridora girince sağdan birinci kapı... "

    11.ve 20. bölümler arasında, Ayaşlı'nın kiracılarının birbirleriyle olan ilişkileri, günlük yaşamları, sevinçleri ve üzüntüleri ele alınıyor. Ayrıca bu bölümde, 1926 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanun' un, kadın erkek ilişkileri çerçevesindeki etki ve tepkilerine de oldukça detaylı bir şekilde yer verilmiş.

    "Severim. Niçin? Bunun niçini yok. O da beni sever, onun sevgisinin de niçini yoktur. İşte sevgi bu. Kalanı yalan. Kalanını biz uydururuz."

    "Yanlış var, bugün "eğlenmek" mesele değil "evlenmek" bir hadisedir."

    Ve roman, 21-35 arası bölümleri kapsayan, apartman eşrafının dağıldığı ve anlatıcının kendine yeni bir yol çizdiği kısım ile son bulur.

    Ayaşlı ve Kiracıları'nın, toplumun her kesimi tarafından anlaşılabilecek düzeyde yalın ve abartıdan uzak bir dili var. Yazar bu üslubunu, kendisinin halktan biri oluşuna bağlıyor ve bu konuda şöyle mütevazi bir beyanat veriyor:

    "Edebiyatı bilmediğimden, marifetsizliğimden sade yazmışımdır. Bilsem,
    öyle düpedüz yazar mıyım hiç? Köylü bir şeyi söylerken dikine, olduğu
    gibi söyler. Neden? Süslemesini bilmez, benzetmesini bilmez,
    anlatmasını bilmez de ondan. Marifetli insanlar öyle yapmazlar.
    Sözlerine, yazılarına marifetlerini sokarlar, hünerlerini gösterirler. Aslını sorarsanız marifet hayatın içinde, hayata uymayan bir şeydir. Benim dilim kısa. İstediklerimi anlatabilmek güç."

    Tanzimat Dönemi'nden beri süregelen batılılaşma olgusunun bir nevi devamı niteliğinde sayılabilecek olan Ayaşlı ve Kiracıları,içeriğinde, her biri ayrı eğitim seviyelerinde, ayrı kültürlere mensup, anlatıcısı gibi geleneksel insanlara, Selime Hanım gibi aydın görüşlülere, Dr. Fahri Bey gibi burjuvalara, Turan Hanım gibi içki ve kumar düşkünlerine, Ziynet, Halide ve Raife gibi zor şartlarda hayatlarını idame ettirme çabası güden kadınlara yer vererek okuyucuya farklı ve geniş bir karakter panoraması sunuyor. Dönemin Ankarası, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan çok başarılı bir şekilde yansıtılmış. Bu husus, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun aynı yıl yayımlanan "Ankara" adlı eseri ile kıyaslandığı zaman daha da dikkat çekiyor ve Cumhuriyetin Ankara'da nasıl bir değişim süreci yarattığını görmek kaçınılmaz oluyor.

    Vesselam birkaç hafta önce okuduğum bu kitap, benim için çok ama çok gecikmiş bir eserdi. Eğer okumadıysanız, lütfen daha fazla geciktirmeyin olur mu?
  • Vakit yokluğunun mazereti yoktur. Hele bizler asla yoktur. Vakit azlığı; okumamaktan doğan hezimetlerin neticesidir. Sebep değil neticedir. Mazeret değil zaaftır.

    Bir hayat tarzı ki, okumaya vakit bırakmamıştır. Düşünmeye muhasebeye gelişmeye dostları hatırlamaya vakit bırakmamıştır. O hayat tarzında yanlışlıklar vardır.

    Bu yanlışlıklar önümüzde ki engelleri aşabilmek yolunda gerekli olan gayreti gösteremez hale getirdiği için geleceğimizi karartmak vasfındadır.
    Gücümüz yetmeyebilir. Vaktimiz varsa gücümüzü artırabiliriz. Bilgimiz yetmeyebilir. Vaktimiz varsa çalışır bilgimizi ilerletebiliriz. İmkanlarımız elverişsiz olabilir. Vaktimiz varsa yardımlaşırız, imkanları daha etkili duruma yükseltiriz. Peki, ama vaktimiz yoksa ne yaparız?
    Vakit yokluğu sistemin fasit dairesidir. Döner durursunuz. Öfkelendikçe yahut neşelendikçe yapacağımız hamleler bizi ancak daha hızlı döndürmeye yarar.

    Bu gün düne nazaran maddi imkanlarımız çok daha fazladır. Ama etkimiz aynı ölçüde artmış değildir. Etkilemekten ziyade etkilenmekteyiz. İç dünyamıza müdahele edemiyorlardı. Bugün onu dahi iç metotlarla beceriyorlar.

    Hastalıkların en az yüzde doksanı yaşama özelliklerine bağlıdır. Birinci özellikte psikomatik dediğimiz hastalıklar grubuyla ilgilidir.

    Fıtrata aykırı sunilikler içinde kendi kendimizin kölesi haline gelmişiz. Hiçbir şeye vaktimiz yok, duymaya, düşünmeye, birikmeye, yenilenmeye kısaca yaşamaya vaktimiz yok.

    Fıtrata aykırı bir faaliyet içerisinde üretirken tükeniyor, temizlenirken kirleniyor, beslenirken zehirleniyoruz. Yaparken bozuyor, dinlenirken yoruluyoruz, okurken cahilleşiyoruz. Evet okudukça cahilleşiyoruz.

    Zamanın kıymetini bilmemek, hayatın kıymetini bilmemektir. Ne okumaya, ne düşünmeye, ne görüşmeye zamanımız var. Hiçbir şuurlu direnç göstermeden kabul ettiğimiz batıca hayat tarzı bizi adeta zamansızlığa mahkum etmiş; teşrifat, mefruşat, şatafat, merasim, koşturma, gürültü, patırtı, televizyon, herkese ayrı bir kompozisyon halinde yüklenen zamanı tüketme hareketliliği ve işkencesi...

    Yaşamak inanarak bilmek, düşünmek, hissetmek ve bu istikamette tekamül etmektir. Bunlara vakit ayıramamak esasen yaşıyor olmamaktır.

    Şimdiki hayatımız içinde pek sıkça duyduğumuz “vaktim yok!” sözünü, ben “vaktimin bereketi yok” şeklinde değerlendiriyorum. Okumaya, düşünmeye, vefaya, fedakarlığa, yardımlaşmaya, görüşmeye vaktimiz yok. Çünkü vakitlerimiz gaflet ipoteklerinin tasallutu altında. Mutlu olmaya vaktimiz yok; yani, yaşamaya vaktimiz yok!

    Bir 24 saat yaşıyorsun ama: günü gün gibi, geceyi gece gibi, ay’ı ay gibi, yılı yıl gibi yaşamıyorsan, iraden ve şuurun nefsânî zaaflar yüzünden beton kalıpların arasında sıkışıp kalmışsa, hikmet ve sır noktalarının “düzenleyici-yön verici” zenginliğinden nasib alamıyorsan, bu nasıl bir yaşamaktır?

    ...