• “Aşk imiş her ne var âlemde, İlm bir kıyl-ü kâl imiş ancak.”

    İnsanoğlunun muğlak bir varlık olduğunu hepimiz biliyoruz. Olmasa bile olması gerekirdi de bana göre. “Anlaşılmak kendini satmaktır.(F.P.)” Bizi anlaşılmaz kılan çok şey var. Ama öyle bir şey var ki her yerde her şekilde karşımıza çıkabiliyor. İnsanın en büyük kıvılcımı: Aşk. Hayatımızı aslında aşk yönlendiriyor. Meslek aşkı, okuma aşkı, kitap aşkı, merak aşkı, para aşkı daha bir sürü şey, hepsi aşkın birer çeşidi değil de ne sizce? Aşk etrafımızı bu kadar sarmışken edebiyatta da karşımıza çıkması hiç şaşırtıcı gelmez bize o zaman. Adından söz ettirmiş çoğu kitapta ister ana konu olsun ister olmasın aşka rastlarız. Şuan günümüz romanlarının öz babası olan Don Quijote’u okuyorum. Şövalyemiz tüm kahramanlıklarını aşkından yanıp tutuştuğu Dulcinea del Toboso’ya armağan ediyor. Ya Werther’in Acıları desem? Ya da Madam Bovary? Biraz da bize dönelim. Kürk Mantolu Madonna, Huzur, Eylül sadece birkaçı. Ernesto Soboto da aşkın ne boyutta insana etki edebileceğine yer vermiş bu kitabında. Ya da içimizdeki karanlık tünellerin aşk denen kıvılcımla ateş almasının hikâyesini anlatıyor diyelim. Tünel’de olaylar aşk üzerinden tam bir varoluş sorununa, tüm insanlığa, dünyaya karşı kıskançlık, kin ve öfke duygularına eğiliyor. Hemen Don Quijote’tan şu alıntıya kulak verelim: “Aşk bazen uçar, bazen yürürmüş; kimininki koşar, kimininki ağır ağır ilerlermiş; bazılarını hafif ısıtır, bazılarını yakarmış; birini yaralar, ötekini öldürürmüş; bir anda tutku yarışını başlatır, aynı anda bitirirmiş; sabah kuşattığı kaleyi akşamına düşürürmüş; çünkü hiçbir kuvvet aşka direnemez.” Tünel’in başkişisi Juan Pablo Castel’i aşk yakıyor, âşık olduğu kadını ise öldürüyor. Heyecanınız kaçmasın, kitabın sonunu değil başını söyledim: “Juan Pablo Castel yani Maria Iribarne’yi öldüren şu ressam olduğumu söylemem yeterli olacaktır sanırım.” Kitap bu cümleyle başlıyor. Castel bir ressam. Sergilenen Annelik adlı tablosunda eleştirmenlerin bile farkına varmadığı bir ayrıntıyı sonradan adının Maria olduğunu öğrendiği genç bir kadının ayırdına vardığını hissediyor ve bu durum karşısında hayli şaşırıyor. Ve Maria’nın peşine düşüyor. Bir ressam, tablo, tablonun önünde uzun süre bekleme, adı Maria olan bir kadın siz değerli arkadaşlara tanıdık geldi mi? Gelmeli bence. Castel oldukça yalın ama sarsıcı bir anlatımla roman boyunca, sonuna doğru daha da belirginleşiyor bu, artan bir gerilimle karanlıktaki tünellerinde sakladığı insanlara duyduğu kini, dünyanın yaşanmaz bir yer olduğunu aşkın aydınlatmasıyla büyük bir değişime uğruyor. Sonuç mu? Romanın ilk cümlesine gidin. Bizi birbirimizden ayıran tünellerimiz var. Bu tüneller bize değil de başkasına aydınlanıyorsa durumumuz Castel’in durumuyla aynı olacak. Ve yine, bu yüzden insanın biraz muğlak olması fikrine katılıyorum. Bu kitap hakkında diyecek fazla lafım kalmadı. Don Quijote’un ilk cildini bitirince biraz ara vermek istedim. Elim sebepsiz yere bu kitaba gitmişti. Duyguların okura çok yoğun ve istekli yansıtıldığı bir kitap. Tavsiye ederim. Ve aşktan nasibini almış olanlar diğer insanlardan biraz daha ayrıcalıklıdır bana göre, kazansa da kaybetse de, diyerek bitiriyorum. Şimdi gönül rahatlığıyla Don Quijote’un ikinci cildine başlayabilirim. İyi okumalar.
  • Büyük yazarlar edebiyata tutkundur, onların meselesi kişilerle ilgili değildir. Yeniden yaratmak yoluyla gerçekliğe ulaşmaya çalışırken, para kazanmayı, ünlü olmayı falan önemsemezler. Nitelikli bir yapıtla karşılaştıklarında, yazarını kıskanmak bir yana, büyük mutluluk yaşarlar.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 119 - Doğan Kitap
  • Öncelikle bana bu güzel kitabı hediye eden ( ilk defa kitap hediyesi aldım.) 1K'nın saygın üyelerinden olan arkadaşa tekrar teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

    Gercek bir aşkın dokunaklı ve yürek burkan hikâyesi. Keşke insanlar kendilerini klasiklerinde yaptıkları gibi ifade edebilseydi. Marguerite Gautier'e ağlamak istedim, Armand Duval'a üzüldüm. Kıtabin beni bu kadaur hüzünlendireceğini tahmin etmezdim. Geçmişin verdigi acılar tazelendi. Geçmişle işimiz bitse de geçmisin bizimle işi bitmez.

    Sevgi, kıskanclık, öfke, korku, acı ve nefret boyle bir temaya sahip bir aşk hikayesi. Tum aşkların canı cehenneme; her zaman acı ve ıstıtap dolu. Hıc mi gercekten özverili birbirini sevipte kavuşan mutlu olanını görmeyeceğiz.

    Yazarın yazı stili, geri sarmalanmasıyla baslayan hikaye gerçekten büyüleyici.
    Armand Duval'ın Marguerite'nın cesedini gördüğü mezarlik olayı, edebiyatta en güçlü, en güzel, en duygulandıran andir sanırım.

    " Herhalde doğmadan önce cok kötülük ettik ya da öldükten sonra cok büyük bir mutluluk tadacagız ki, Tanrı bu yasamın kefaretini tüm iskencelerle, tüm acılarla ödenmesine izin verebiliyor."

    Günümüzün kötüsü Marguerite Gautier kadar kötü ve temiz olabilse keşke. Aşkların da hangisinin daha özverili olduğunu öğrenmek icin kitabı okumaniz dileğiyle, Kamelyalı Kadın kesinlikle okumanız gereken bir klasiktir
  • Kitabın girişine konulan övgü yazılarından hoşlanmasam da sonuna kadar bu övgü yazılarını okudum. Sonda gerçekten söyledikleri gibi mi diye kitabı okurken her zaman takındığım eleştirel tavırdan daha fazlasıyla ilerlemeye başladım ve şunu söyleyebilirim ki modern edebiyatta kadın'ın sağlam bir tasvirini yapmış, gerçek kimliği bilinmeyen Elena Ferrante. Kadınlar arasındaki dostluk, kıskançlık, imrenme, rekabet, sevgi, hoşgörü, paylaşım, destek olma vb. birçok duyguyu öylesine yalın, doğal anlatmış ki yazar, hayran kalmamak elde değil. Napoli'nin varoşlarının nasıl bir yaşam sürdürdüğünü, bu yaşamın kadın ve erkek davranışlarına nasıl etki ettiğini okuyacaksınız. İkinci kitabını okumak için sabırsızlanıyorum.