• O devirlerde , seyahata çıkmayı planlayan insanlar yolculuğa çıkmadan önce para, altın vb. değerli eşyalarını o günkü şartlarda saklayabilecekleri yerleri olmadığı için güvendikleri insanlara emanet ederler, daha sonra seyahat dönüşü geri alırlardı.

    Yine aynı şekilde seyahate çıkacak olan bir kişi yüz altınını güvenli olarak bildiği bir şahsa altınlarını emanet eder ve gider. Seyahatini tamamlayıp döndüğünde emaneti bıraktığı kişiye gider, emanet ettiği altınlarını ister, emaneti alan kişi almış olduğu altınları sahibine vermek istemez ve aralarında şu konuşmalar gerçekleşir:

    “-Emanetimi almaya geldim”

    “-Ne emaneti kardeşim? Ben senden emanet almadım!.”

    “-Nasıl olur!? Şakayı bırak, altınlarımı ver de gideyim.”

    “-Bana altınlarını emanet ettiğini dair gören, bilen şahidin var mı?”

    “-Yok! Ama... Allah (cc) şahidimdir.”…

    Bu tartışmalar sürer gider, emaneti alan bir türlü altınları vermeyi kabul etmez. Altınlarından olan kişi ne yapacağını bilemez. Üzgün bir şekilde evine döner.
    Yıllarca çalışarak helâlinden kazanıp biriktirmiş olduğu altınları elinden uçup gitmiştir.

    Birkaç defa emanetini almaya gider, ısrarla altınlarını istemesine rağmen her seferinde kapıdan kovulur. Çaresizlik içerisinde Kadı İyaz’a gider ve derdini anlatır.

    Hadiseyi iyice dinleyen Kadı efendi:

    “-Altınları emanet ederken yanında şahidin var mıydı?”

    “-Hayır efendim,yoktu!”

    “-Sen yarın emaneti bıraktığın kişiye git ve altınlarını iste. Ama dikkat et! Bu gün değil yarın gideceksin”

    “-Efendim. Kaç defa gittim vermedi yine vermez.”

    “-Vermezsen,ben de Kadı’ya gider seni şikayet ederim de”

    Kişi söylenenleri kabul eder ve gider. Kadı İyaz görevli personellerden birini çağırır şunları söyler:

    “-Filanca kişinin (emaneti vermeyen kişi) evine git, ona şu söylediklerimi ilet;

    "-Kadı efendi uzun süreli bir seyahate çıkacak.Yanında bulunan çok miktardaki değerli eşyalarını gönül rahatlığı ile emanet edebileceği kişileri araştırdı. Neticede tek güvenilir insan olarak sizde karar kıldı. Emanetlerini size bırakacak.” de.

    Görevli gider, söylenenleri aynen iletir. Tabi bizim ki (!) söylenenleri duyunca havaya girer, içinden; “Vay be!!! Ben neymişim de haberim yokmuş! kos koca Kadı efendi bunca insan dururken içlerinden güvenilir insan olarak beni seçmiş ha !.”

    Mağdur olan kişi, Kadı’nın talimatı gereği bir gün sonra emanetini almaya gider:

    “-Altınlarımı almaya geldim.”

    “-Sen ne laftan anlamaz adamsın ya hu !? Kaç defa söyledim sana ! bana altın felan vermedin diye.!”

    “-Madem öyle,ben de Kadı efendiye giderim seni şikayet ederim.”

    “-E ee !! Şahidin yok ki, sana kim inanır. Kendini boşuna yorma...”

    “-Olsun, ben olan biteni Kadı efendiye tek tek anlatırım.”

    Bizim uyanık(!) düşünür;

    "Kadı efendi den gelecek olan yüklü miktardaki değerli eşya altın,gümüş , para’nın yanında yüz altının hesabımı olur." der. Kendi hakkında yapılacak en küçük şikayetin, Kadı'ın gözünde değerini düşüreceği için;

    “-Tamam, tamam kabul ediyorum ben şaka yapmıştım. Al, tas tamam yüz altının, ama; bunun karşılığında bir isteğim olacak. Kadı Efendi’ye gitmeyeceksin ve olandan bitenden söz etmeyeceksin.”

    “-Kadı efendiye gitmeme gerek kalmadı zaten. Benimde bir isteğim var; Kadı efendiyi görürsen, hürmetlerimi, selamımı ilet” der. Altınlarını alır mutlu bir şekilde evine döner.
  • Sevgi, şefkat ve hoşgörünün simgesi haline gelmesi umuduyla tüm hemşirelerimizin hemşireler günü kutlu olsun.
  • Gördün mü bak uyumuyormuş yazar…
    Şimdi bu senin sakarlığın deme bana, sana diyorum! Ben karakterim ve adım MÜMTAZ! Anlamı ne biliyor musun? Diğerlerinden ayrılmış, üstün, seçkin, SEÇİLMİŞ! Bu kadar mı basit yazar bozuntusu? Ben sadece, boşa gitmiş bir sperm bozuntusu muyum? Milyonda bir şanslı mı? Yoksa, milyonda bir seçilen cenabet yarışmasının birincisi mi? Belli ki aklında, senaryonun sonuna dair hiçbir fikrin yok. Tasarlayarak ilerlediğin planında yok ki senin yerine ben konuşuyorum. Bu amatörce! Bak bu kitap tutmaz, yazma! Sil beni, anlıyor musun sil! Hem ben kurtulayım, hem sen kurtul, hem okuyan kurtulsun…
    - Kapı çalar…
    Aksiyon diyorsun, yemezler. Bakmayacağım kapıya, hiç zorlama…
    - Kapıdaki kişi hafifçe kapıyı yumruklayarak “ Mümtaz, açsana oğlum benim Ensar… “
    Beni Ensarla mı kandırıyorsun yani? Şöyle güzel bir bayan fena olmazdı hani?
    - “ Mümtaz! Açsana oğlum… “ Mümtaz’ın telefonu çalmaya başlar. İnanıp, inanmama arasındadır…
    Tamam lan, şimdilik sen kazandın! Ne var lan, ne var?
    - Kapıyı açar Mümtaz. Ensar sinirli bir şekilde “ Niye açmıyorsun kapıyı? “
    Unutmuşum…

    ***** *****

    - “Kapıyı açmayı mı unuttun?”
    Neyse ne işte Ensar, gir…
    - “Sende bugün bir gariplik var?”
    Bugün değil mi? Bugün milat çünkü ben doğdum…
    - “Nasıl yani bugün müydü senin doğum günün?”
    Onu kastetmedim ben... Geç otur.
    - “Evet?.”
    Ne kadardır tanıyorsun beni?.
    - “Çocukluğumuzdan beri sen hesapla işte…”
    Bana karşı hep dürüst müydün?.
    - “Amacın ne Mümtaz?“
    Evet ya da hayır?.
    - “Evet.”
    O zaman hazır mısın soruyorum?.
    - “Nereye varacaksın çok merak ediyorum?.”
    Sen yazarın tarafındasın değil mi?.
    - “Ne? Anlamadım?”
    Kardeşim buldum ben işte yorma beni! Burası yalan dünya ve ben bir karakterim! Sende öylesin tamam mı? Bizi şu an biri yazıyor. Tahminime göre, bu ağzımdan çıkan kelimeleri, şu an biri okuyor, okuyan kişide şu an kitabın başında.
    - “Sarhoş mu oldun sen?.”
    Zorlaştırma lütfen…
    - “Ben neyim peki şimdi?”
    Karaktersin!
    - “Mümtaz, ben otuz altı yaşındayım. Akıl var mantık var sadece bir yılım, üç yüz altmış beş gün ediyor. Bu kadar uzun kitap mı olur?.“
    Bak işte hemen sana otuz altı yıl yaşamışsın gibi donanım yüklüyor anladın mı? Soru işareti yok, aklına gelebilecek her şey saniyesinde çözülüyor, ekleniliyor, çıkarılıyor ama senin ruhun anlamıyor, hissetmiyorsun yani, anlatabiliyor muyum? O senin hayatından bir kesit alıp sadece o kesiti okuyana yansıtıyor, anladın mı? Örneğin ben kendi hayatımın senaryo olduğunu, benimde bu senaryonun içinde rolümün Mümtaz olduğunu yakaladım ve yazar için benim hayatımın bu kısmı önemli, çözdün mü?
    - “Şimdi sen diyorsun ki her şey yalan? Bizler bir senaryonun karakterleriyiz öyle mi? Bak bundan güzel senaryo olur işte.“
    Lan işte yazıyor diyorum zaten sana biri! Bak yoğunlaş Ensar! Sende kurtulabilirsin…
    - “Mümtaz taşak mı geçiyorsun?.”
    ( Siz beni duyuyorsunuz değil mi? Yalan değil biliyorsunuz. Şu an iç sesimi silmiyorsa veya sansürlemiyorsa yazar, bu benim iç sesim. Yanılan kişi ben değilim, öyle değil mi?. )
    Şöyle yapalım o zaman… Al kardeşim.
    - “Eyvallah…”
    Afiyet olsun…
    - “Eee?.”
    Diyelim ki ben Mümtaz adlı kitabın başkarakteriyim…
    - “Evet, diyelim ki öylesin…”
    Bu senaryo biraz değişik çünkü ben bu kitabın karakteri olduğumu anladım, tamam mı?.
    - “Tamam?.”
    Şimdi asıl soru geliyor… Ben bir karakter olarak, okuyucum ile nasıl iletişime geçebilirim?
    - “Sen ciddi ciddi böyle olduğunu mu düşünüyorsun?.”
    Böyle olduğunu düşünüyorum desem, deli olduğumu mu düşüneceksin?.
    - “Yok ama olma potansiyelini taşıyor olarak düşünebilirim. “
    Beni anlamayacaksın değil mi?.
    - “Mümtaz gözünü seveyim saçmalama ya! Şaka yapıyorsan da, yeterli bu kadarı...”
    ( Sen salak mısın Mümtaz? Senin dışındaki herkesi yazar kontrol ediyor belli ki… )
    Aman iyi be kardeşim, şaka yapamayacağız yani sana…

    ***** *****

    - “Yap kardeşimde ne biliyim, neyse… velhasıl kelam Mümtazcım, senaryodan ibaret senin düşüncen anladın mı?.”
    Tamam, bu bir film olabilir Ensar ama sende şunu unutma… Bu da bir kitap ve kitaplar, en büyüğü de dahil en küçüğü de, hiçbiri göründüğü kadar küçük de değil, büyükte anlatabildim mi?..

    ***** *****

    - “Anladım kardeşim.”
    ( Örneğin şu an hissettiğim kadarıyla… Yazar beni yazmayı bir ara bıraktı. Sanırım şu an tekrar yazarken, beni izlediğini düşünüyorum. Sana bunu söyleyebilir miyim Ensar? Pardon… Size söyleyebilir miyim sayın yazar? Sanırım karakterlerinizi yani sizi ikna etmem gerekiyor öyle mi yoksa?… )
    - “İyi misin kardeşim, daldın?.”
    Bir sorum daha olacak ama kelimeleri toparlamaya çalışıyorum…
    - “Bekliyorum…”
    Sıkıldın mı?.
    - “Neyden?.”
    Ne biliyim işte yaşantından…
    - “Zaman zaman sıkılıyorum tabi her insan gibi ama hayat yine de yaşamaya değer kardeşim.”
    Sen karakterinden memnunsun yani?.
    - “Sen değil misin?.”
    Böyle bir karakter olacağımı düşünmemiştim…
    - “Nasıl yani?.”
    Rolümün bu olması garip geliyor…
    - “Mümtaz karakterini biz seviyoruz… O ne olacak peki?.”
    O da sizi seviyor, sevdiği için zaten anlatma ihtiyacı duyuyor…
    - “Eğer dediğin gibi bir yazar tarafından yazılıyorsak ve senin gibi bir karakterin yanındaysam, bu benim için gurur verici kardeşim…”
    ( Demek oluyor ki… Doğru yoldasın Mümtaz ayrıca teşekkür ederim size sayın yazar. ) Eyvallah kardeşim.
    - “Haydi! Çıkalım dışarı, biraz kafa dağıtalım…”
    Yok kardeşim… Uyku bastırdı feci ama bak sözüm olsun yarın yapalım.
    - “İyi ben kaçıyorum o halde ama yarın içiyoruz bak?.”
    Yarın söz kardeşim. Kendine iyi davran, görüşürüz.
    - “Eyvallah! Allaha emanet…”
    Cümle-miz öyle kardeşim…
    Gitti... Kaldık mı baş başa?. Bu arada… Hep ben mi konuşacağım böyle? Gerçi siz bilirsin iyisini doğrusunu. Siz yarattınız sonuçta ama benim uykum var, uyumak istiyorum izninizle… Eğer uyanmamı isterseniz, kaldırırsınız efendim, saygılar, sevgiler…

    ***** *****

    - Mümtaz yatağına uzandı ve çarşafını üstüne çekip, tavana anlamsızca bakmaya başladı. Ağır ağır kapanıyordu gözleri. Gözlerinin ışığı söndü, karanlık onu yok etmişti. Nerede olduğuna takılmadan, karanlıkta öylece bekliyordu rüya dediği alemi...
    Bir ışık belirdi, çok ilerde…
    Ona doğru yürümeye başladım, çok uzaktı…
    Koşmaya başladım…
    Yorulmuyordum ama hiç yaklaştığımı da düşünmüyordum, sanırım… Ben olduğum yerde öylece koşuyordum, vazgeçtim koşmaktan, uyandım sonra…
    - “Pardon, şunları tazeler misiniz?. Ee sonra?.
    Ensar sonra uyandım dedim ya…
    - “Hım… Garipmiş…”
    - Mümtaz çaktırmadan, Ensar’ın baktığı yere bakar. Birisi sarışın diğeri esmer, iki kadın oturmaktadır…
    - “Nasıl güzeller değil mi?.”
    Gerçek güzeldir kardeşim.
    - “Değil mi?.”
    - Mümtaz bir anda kalkar ve masalarına gider…
    Şey pardon… Düşünüyorum da sizi biri yazsaydı, bu güzelliği nasıl betimlerdi?. Milyonlarca kelime ordusu üreterek mi? Yoksa sadece bir kelime ile tüm orduları yok eden “Kadın” mı derdi sizlere?.
    - Mümtaz kendine geldiğinde, Ensar kaldığı yerden devam eder konuşmasına. “Değil mi?. Gerçek hissetmektir kardeşim.” Garson içkileri getirir. Ensar kadehini kaldırır. “Nazdorovia!.”
    Afiyet olsun… ( Doğru hissettiğin, doğru gerçektir ve yanlış hissettiğin, yanlış gerçektir. Yani doğru ve yanlışı, iyi hissetmek gerekir. )
    - Mümtaz içkisinden yudum aldıktan sonra az önce kurduğu hayali uygulamak için masalarına doğru giderken yön değiştirip tuvalete doğru gider. Yüzünü yıkar, gözlerinin içine bakar…
    Kimsin sen?.
    - Başka biri daha girer içeri, Mümtaz toparlanır. Hiçbir şey olmamış gibi davranır, Ensar’ın yanına gider.
    Kardeşim ben gidiyorum.
    - “Nereye?”
    Eve, uyku bastırdı çok fena.
    - “Dur birlikte kalkalım, ben bırakırım seni.”
    Yok kardeşim sen otur. Ben taksiyle giderim.
    - “İyi misin oğlum?.”
    Sorun yok kardeşim, merak etme, iyiyim. Haberleşiriz sonra…
    - “Tamam kardeşim, kendine dikkat et. Seviyorum seni…”
    Eyvallah görüşürüz.
    - Mümtaz bardan çıkar, kalabalığın arasına karışır…
    ( Neden ben?. Neden onlar değil de ben?. Seçilmiş olan bensem, neden mutsuzum?. Gerçeğe yönelmek mutsuzluk mudur?. Maske takıp, her şeyi unutup, oynamak mı gerekir?. Ben oyuncu değilim, ben gerçeğim, gerçek oynayabilir mi, oynamalı mıdır?. )

    2. Bölüm -
    Devamı gelir.
    yorum bırakmayı unutmayın :(