• Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalp takmak. Saat gibi işlesin, kanını vücudunda döndüren bir kalp. Bir kalp, anlıyor musun? Gûya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalp. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lazım. Bu adam yaşayacak, gezecek, tozacak, başından bir şeyler geçecek. Bu adamın mesela bir babası olacak. O baba bir incir dalına asılmış bulunacak. Sonra o da... Eeee? Ben Allah mıyım?
  • Âdemoğlunun sair hayvanlardan en büyük farkı akıl ve zekâya, konuşmak hassalarına malik olmasıdır, derler..Boş laf.! İnsanla hayvan arasındaki en mühim fark, bizim, yani Beni Âdemin, hayvanlara nazaran her şeye çabucak alışabilmemizdedir.. Bence beşeriyetin en büyük saadetlerinden birisi bu alışmak kabiliyeti ise, en korkunç felaketlerinden birisi de yine bu alışkanlıklardır. Her derde, her cevr ü cefaya, her bela ve mihnete ne çabuk alışırız, bunları ne çabuk benimseriz, ne çabuk bunlar bizde bir tabiat-ı saniye haline girer.. Ne kuvvetli ve ne kadar zayıf bir nesnesin hey gidi Âdemoğlu hey.!
    Uzun söze ne hacet, size, alışkanlığa dair bir fıkra anlatıvereyim. İşi kısa kesiverelim..
    Vakt-i evailde bir ''Devletlu Teres İzzet Paşa'' varmış.. İzzet Paşa Hazretlerine böyle bir lakap verilmesinin sebebi de şuymuş:
    İzzet Paşa, her önüne geleni ''Teres'' diye çağırırmış.. ''Teres geldi mi.?'', ''Teres şu evrakı tebyiz et.!'', ''Terese haber edin, gelsin buraya.!''. Velhasıl her lafın başında bir ''Teres''.
    Vilayette herkes buna alışmış.
    Günün birinde şehre yeni bir defterdar gelmiş.. Ve tabii Defterdar Bey, doğruca, Vali Paşayı ziyarete gitmiş.. Vali Paşa yeni defterdarını lazım gelen nezaketle karşılamış. Şöyle karşısında yer göstererek:
    - Buyrun buraya, teres.! demiş..
    Defterdar Bey tabii afallamış.. İzzet Paşa zili çalmış:
    - Terese bir kahve getirin.! demiş..
    Defterdar Bey büsbütün şaşırmış..
    İzzet Paşa:
    - Eeee.? Anlat bakalım, teres, İstanbul'da ne var ne yok.? Rahat seyahat ettin mi, teres.? deyince, defterdar Beyin hayreti hiddete inkılap etmiş. Adamcağız kıpkırmızı olmuş..
    Zeki bir zat olan İzzet Paşa, işin farkına varmış tabii.. Ve derhal zili çalarak, içeri giren iriyarı hademeye:
    - Yatır şu teresi yere.! diye emir vermiş..
    Ve feryatlarına rağmen, Defterdar Bey yere yatırılmış.. Vali Paşa, hademenin dizleri altında debelenen defterdarın kulağına, mütebessimane eğilmiş ve:
    - Ulan teres.! Teres.! Teresoğlu teres.! diye mütemadiyen bağırmaya başlamış. Ve bu teres telkini, Defterdar Bey'in yüzündeki hiddet alaimi zail oluncaya kadar devam etmiş. Nihayet defterdar gülmeye başlayınca, İzzet Paşa, adamcağızı hademenin dizleri altından tahliye etmiş ve:
    - Eeee.? Nasılsın bakalım şimdi teres.? demiş..
    Defterdar:
    - Ömrünüze duacıyım, efendim, diye memnunane cevap vermiş derhal..
    ***
    Şu fıkrada beşerin alışmak ve alışkanlık hususundaki bütün komikliği vardır.. Fazla tefelsüfe (felsefe) ne hacet.?
    *
    [Ben / Yeni Gün, 10.6.1931]
  • 95 syf.
    ·1 günde
    Kedilerden Korkanlara

    Bu şiir, kedilerden korkanlara
    Korkup korkup kaçanlara
    Sandalyelerin masaların
    Üzerine sıçrayanlara

    Korkacak bir şey olmadığını
    Bak nasıl göstereceğim sana

    Kıvrık sobanın yanına
    Uyu mırıldana mırıldana
    Tatlı tatlı saçlarını okşamaya
    Bir de pamuk nine bul hatta

    Sonra uyanıp esne güzelce
    Süt iç, yumakla oyna

    Saatlerce şirinlik yap da
    Canın istemiyorsa
    Kimseyi yanına yaklaştırma
    Ve şarkı söyle bütün gün
    Miyav miyav miii

    İşte şimdi sen de oldun bir kedi
    Söylesene, korkunç buldun mu kendini?

    (s.45)

    Melek Özlem Sezer'in bu kitabında bolca kedi temalı şiirler bulunmaktadır. Şiirleri okurken kedilerin yumuşacık tüylerini duyumsadım. Ah ah kedilerden de nasıl korkarım.
    Bu kitabı da sırf bu korkumu yenmeme yararı olsun diye almıştım. Ne iyi yapmışım, Melek Özlem Sezer'i tanıdım. ️
    Şiirleri okurken kalbim kıpır kıpır, ben kıkır kıkır. ️️

    Not: Kitabı bitirince hemen Ezginin Günlüğü'nden Kedim şarkısını açtım.
    İyi gitti.

    "Bir kedim var
    Oyunu bitmez işi hep bahar."

    Eeee o zaman ,çocuk yazını sevenlere, kedili ve keyifli okumalar...
  • Kaç yaşındasın nine?
    -71…
    -Demek İstiklal Savaşı’nda 20-21 yaşlarındaydın…
    -Öyle zahir…
    -O günden beri çıkmadın mı köyünden?
    -Çıkmadım.
    ... -50 yıldır çıkmadın ha?
    -50 yıldır…
    -O gün, bu gün, dünya çok değişti…
    -Öyleymiş…
    -Bir daha da evlenmedin, öyle mi?
    -Öyle…
    -Seni, ardı arkası gelmeyen sorularla sıkıyorum değil mi?
    -Estağfurullah…
    -Ne yapayım, sen anlatmıyorsun ki, dinleyeyim… Niçin anlatmayı sevmiyorsun?...
    -Sevmem!
    -Ne seversin?
    -Okumayı…
    -Ne okursun?..
    -Kur’an okurum.
    -Okuman yazman var mı?
    -Yok! Yalnız Kur’an okurum.
    -Kim öğretti sana Kur’an okumayı?
    -Babam…
    -Peki, Kur’an okuyan, eski harflerle başka şeyleri okuyamaz mı?
    -Ben okuyamam. Allah’ın Kelâmı bana kolay gelir. Öbürleri çetin kargacık-burgacıklar…
    -Baban da kocan gibi zeybek miydi?
    -Babam köy imamıydı. Hem zeybek diye ayrı bir cins yoktu ki… Burada her mert delikanlı bir zeybekti zamanında…
    -Ya şimdi…
    -Şimdi herkes bebek…
    -Ne oldu, nerede öldü baban?
    -Seferberlikte (I.Dünya Savaşı) Hicaz taraflarına gitti, bir daha dönmedi.
    -Ne kaldı babandan sana?..
    -Şu köşede gördüğün yeşil ipek kaplı Kur’an kaldı. Bir de söz…
    -Nasıl söz?..
    -“Kur’an’dan ayrılma!...”
    -Sen o zaman 14-15 yaşlarında bir kızdın…
    -Öyleydim…
    -Sonra evlendin…
    -Beni 19 yaşımda, dayımın oğluna verdiler. Evlendim.
    -Tam da Yunanlıların İzmir’e çıktığı yıl…
    -Çok geçmeden Yunanlı bu tarafa geldi, bir taburuyla bizim köye yerleşti.
    -Anlat, anlat!
    -Ne anlatayım?.. Sen sor, ben söyleyeyim!.. Zaten her şeyi öğrenmişsin dışardan…
    -Evet ama senin ağzından dinlemek istiyorum. Halk bir şeyi renkten renge sokar, gerçek diye bir şey kalmaz ortada…
    -Doğru!.. Kimbilir benim için de neler uydurmuşlardır!
    -Sen, tek başına, bir tabur Yunan askerini köyden kaçırmışsın!..
    -Yok canım, o benim kuvvetim değil, Kur’an’ın gücü…
    -Kur’an’ın gücü mü?
    -Ne sandın ya; koynumda Kur’an olmasaydı, hiç o işi becerebilir miydim ben?
    -Kur’an’ın, tüfek gibi, top gibi bir gücü olabilir mi?
    -Yüzbin top, O’nun tek harfine denk olamaz!..
    -Kuzum nine, söyle nasıl oldu?
    -Üç aylık kocamı cami avlusunda kurşuna dizdiler.
    -Sebep?
    -Kızlara saldıran bir Yunanlıyı bıçaklayıp öldürdü diye…
    -Sonra?..
    -Kalktım, Yunan kumandanına gittim. Sırtıma örtümü çektim, koynuma Kur’anımı aldım gittim.
    -Eeee?
    -Yunan kumandanı, meydan yerindeki eski jandarma karakolunda bir masa başında, çizmeli ayaklarını masanın üzerine uzatmış, oturuyordu. Yanında da İzmir’in yerlisi bir Rum… Tercüman…
    -Nasıl cesaret edebildin aralarına girmeye?
    -Cesaret Kur’an’ın emri… Kumandan “ne istiyorsun?” diye sordu. “Kocamın kanını dava ediyorum!” dedim.
    -“Kime karşı?” dedi.
    -“Sana karşı!” dedim.
    Kahkahayla güldü. Ayaklarını masadan çekerek doğruldu. Alaycı bir yılışıklıkla “ne yapmamızı emir buyuruyorsunuz?” dedi. Ellerimle, koynumdaki Kur’an’ı sımsıkı kucaklayarak…
    -“Hemen taburunuzu alıp, buradan çıkmanızı istiyorum!” dedim.
    -Hayret!..
    -Evet, kumandan hayretinden ne diyeceğini bilemedi.
    -“Nedir, o koynundaki sımsıkı kavradığın şey?” diye bağırdı. Ben de bağırdım:
    -“Dünyanın en güçlü silahı! Hepinizi tuz-buz etmeye yeter!..”
    -Müthiş!..
    -Tam o anda tercüman avaz avaz “bomba!” diye bastı çığlığı…
    -Akıl alabilecek gibi değil…
    -Daha neler var bu dünyada aklın alabileceği gibi olmayan…
    -Devam et!
    -Kumandan dehşetle irkildi, yan yana yürümeye başladı; gözleri bende ve koynumdaki gizli silahta, arkasıyla çıktı, meydan yerindeki askerlerine doğru yürüdü. Tercüman da iki büklüm, ardında…
    -Nasıl oldu da üzerine atlayıp, bomba sandıkları şeyi koynundan almadılar?..
    -Sıkı mı, ya onu yere bırakıp da karakolu havaya uçuracak olursam?..
    -Sonrası?..
    -Sonrası, kumandan askerlerine Rumca bir takım emirler verir ve onları toplarken, birdenbire müezzinin gür sesi işitildi. Öğle ezanı… Kocamın tabutu da musalla taşında… O anda bir yaylım ateş… Olanları haber alan çeteler, bir tepeciğin üstünden kuru-sıkı ateş ediyor. Yunalı askerler kaynaştı. Ne yapacaklarını bilemediler.
    Ben, tam o an, kollarım sımsıkı koynumdaki silahı kavramış, kapıdan çıktım, meydan yerinde göründüm. Kumandan haykırdı. Rumca bir kumanda… Yunanlılar köy dışına doğru kaçmaya başladılar. Gidiş o gidiş…
    -Demek Kur’an silahtan üstün geldi İstiklal Savaşı’nda…
    -O savaşı Kur’an’ın gücü kazandı!...
    (Necip Fazıl - Mart 1971)
  • 266 syf.
    ·Puan vermedi
    huxley dostum beni kandıramazsın.

    distopya dediğimizde aklımıza orwell gelir ve herkes bilir ki huxley orwell ın üniden hocasıdır.

    ve ben de derim ki boynuz kulağı geçmiş.

    distopya say lan eee

    1984
    evet başka
    eeee
    hayvan çiftliği
    tamam devam
    eeee şey evet cesur yeni dünya ve fahrenayt
    aferin.

    deee;

    şimdi bu kitap gözü kapalı sayılır distopya adını duyup bu tarz okuyanlar konusu olduğunda mutlaka bu ismi yineler "cesur yeni dünya" tamam

    daaaa;

    kitabı okuduğumda birincisi 5/3 ünü geçene kadar yakalayamadım. yakalayan yalancı porsuktur zaten. birincisi ana karakter yok aaa şu diyorsun olay onsdan kopuyor adı bile anılmıyor hah bu diyorsun selam verip giden sıradan biri oluyor buldum diyorsun bu da yan karakter arada bir ismi geçiyor bak winston smith'e öyle mi binaya bi girdi bir de kitabın sonnunda i love bb dedi.

    bu kitapta beni en çok yoran karakter örgüsü karakter belirsizliği oldu. evet distopya olarak düşünülen kurgulanan olaylar süperdi gerçekten müthiş diyebilirm ama elimi uzattığımda kimin omzuna dokunmam gerektiğini bir türlü söylemedi huxley.

    çok dağıttı sonra hiç beklemediğim bir yere topladı
    ters köşe olmadım olay o değil saçma bir yere topladı.

    yere göğe sığdıramayan varsa da kusura bakmasın. çünkü zaten bizler bazı şeyleri biz istediğimiz için toplum öngördüğü için yaşaarız o yüzdendir ki bu kitabı arşa çıkarmak bence toplum psikolojisi bi fahrenayt değil bi 1984 değil tabi okunur mu kesinlikle okunur.

    okunmalı.
  • -Eeee, neye bakıyorsun öyle?
    -Aşkın zaferini izliyorum.
  • "Benim oğlum büyük adam olacak ninni...Benim oğlum çok büyük adam olsa kimin umrunda ninni... Hadi canım oğlum, uyusana ulan attık niiinnii! Eee, eee, eeee...e! Benim oğlum büyüyünce babasının elini öpmeye gelecek niinni... Biz babamızın elini öpmeye çok gittik ya, o da gelir niinniii... Hadi uyu artık ninni... Ben oğlumla iftihar edeceğim ninni... Bekle edersin ninni... Ne mal olacağı şimdiden belli ninni... Ne kızıyorsun, babasına çekmiş ninni..."