İnsanın hayatı akan, akarken de kıvrıla kıvrıla vadilerden, dağ eteklerinden, ovalardan, şehirlerden, ıssız düzlüklerden geçen bir nehir gibiydi; hiçbirimiz böyle aka aka nasıl bir denize döküleceğimizden ve bunun ne zaman olacağından emin olamıyorduk; emin olabildiğimiz tek şey; nasıl bir denize dökülmek istiyorsak, ne kadar dönüp dolaşırsak dolaşalım, ne kadar eğilip bükülürsek bükülelim, nihayet öyle bir denize dökülecek olmamızdı...
Demek aslolan, insanın ne istediği idi. Ve neyi istemediği...
Burası dünyaydı. Dünyayı cennet gibi, yahut cehennem gibi yapan şey, cennete ya da cehenneme giden yolun, tam buradan geçiyor olmasıydı.
Dünya, bir yol ayrımıydı...
Hepimiz buraya aynı yerden geliyorduk ama buradan gideceğimiz yeri, seçtiğimiz yol belirleyecekti... Kendi benliğimizin farkına vardığımız günden beri yaptığımız bütün seçimler, bir bakıma, bir yol tercihiydi...
"...Çünkü bahane bir cevap değildir. Bahane bir açıklama ve izahta değildir. Bahane sadece bahanedir. İnsanlar gerçek amaçlarını, gerçek düşüncelerini, arzularını, bahanelerin arkasına gizlerler. Böylelikle onları başkalarının görmesine engel olabilirler belki ama kendileri de o bahanenin arkasına sığındıkları için, gerçek amaç ve düşünceleri ile her zaman baş başa olurlar. Bu yüzden, bahaneler başkalarını ikna edebilir belki ama insanın kendisini asla ikna edemez. Herhangi bir konuda bahane üreten birisi, bunun bahane olduğunu her zaman bilir."