• Kültürdeki eskilik ve yenilik hiç bir zaman teknolojideki veya McIver'in tabiriyle medeniyetteki, eskilik-yenilik manâsına gelmez...medenî veya teknolojik eserlerde yenilik her zaman mükemmellik manâsına gelir.
    Yeni bir tekniğin insana yaptığı hizmet eski bir tekniğin yaptığından daima daha fazla ve daha üstündür. Bu üstünlük medeni eserlerin birer vasıta olmasından ileri gelir. Bu vasıtanın bizim gayemize ne derecede hizmet ettiğini anlayabilmek için objektif ölçüler bulabiliriz bu yüzden daha iyi olan vasıtayı daha az iyi olana tercih ederiz ve yenisi varken eskisini kullanmayız..
    Kültür sahasında eski ve yeni tabirlerinin objektif manâsı yoktur bu tabirler sadece iki şey arasındaki zaman farkını gösterir. Kültür kıymetleri kendi başına gaye olan şeyler oldukları için bunlar hakkında vakıa hükmü değil, kıymet hükmü verilebilir. Nitekim kültüre ait eserlerin tarih içindeki gelişmesinde tek istikametli ve ileriye doğru bir gidiş görülmez. Âşık İzzet'in Karacaoğlan'dan ve Atilla ilhan'ın Nedim'den daha iyi şair olduklarını söyleyemeyiz, halbuki bunlar arasında geçen zamanda teknolojik veya medenî gelişmeler daima eskisinden daha mükemmel olmuştur. Bugünkü Yunanistan'ın medenî seviyesi Eski Yunan'dan iki bin yıl daha ileridedir ama bugünkü Yunanistan'da Fidyas ayarında bir heykeltıraş veya Eflâtun çapında bir filozof yoktur..
    Asıl mesele kültürde yeni olanın mutlaka eskisinden mükemmel olmayacağını görebilmektir.
  • Said Nursî, Eski Said tabir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garb'ın Sokrat'ı, Eflatun'u, Aristo'su gibi hakikatli feylesofları ve Şark'ın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi gibi dâhî hükemalarından felsefe ve hikmette Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'an'dan başka halâskâr ve hakiki rehber olmadığını dava etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde ispat etmiştir.
  • ~ Dış Dünya ~

    "Dış dünya" dediğimiz algılar bütünü, beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan ve adına "görünür şık" dediğimiz 350-700 nanometrelik dalga boyuna sahip ışınları içeren dar bir aralığı algılayabilecek şekilde ayarlanmıştır, onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları saniyede 20-20.000 devir (Hertz) frekansındaki sesleri algılayabilir. Aynen bu gibi, bedenimizden zihnimize bilgi sağlayan tüm algılayıcıların benzer bir aralığı, yani sınırlılığı vardır. Neticede bu algılayıcıların kabiliyeti nispetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir.

    Bu tartışmasız gerçek üzerinde bir süre durup düşünmekte büyük fayda var. Tüm bu basit ve temel bilgileri göz önüne aldığımızda, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bugün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması yüksek bir olasılıktır. Hatta 1999 tarihli ünlü "Matrix" filmindeki "sanal yaşamlar"ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel yoktur. Önümüzdeki tek engel, halen nasıl işlediğini bir türlü anlayamadığımız sinir sistemimizin ve bedenimizin aklımızı çok aşan karmaşıklığıdır.

    Şöyle bir varsayım, her ne kadar pratik uygulaması şu an itibariyle imkânsıza yakın olsa da, teorik olarak gayet geçerlidir: Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani siz şu anda, rahat koltuğunda kitap okuduğu sanrısını yaşayan "kavanozdaki bir beyin olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok fazla kanıt yok...

    Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuçtur. Fakat bir taraftan bakıldığında hiç de yeni değildir. Mesela büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü "mağara" benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin "idea"lara karşı bir hayal nispetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden ibaret olan ve o gölgeleri gerçekliğin kendisi zanneden bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır fakat ne çare ki hiçbirinin bilmediği gerçek budur! Belki bazı filozoflar ve bilginler, dışarıda bir başka dünyanın varlığına ve gölgelerin sanallığına dair bazı kavrayışlar geliştirip öğretiler şekillendirirler fakat mağaradaki sıradan insan için tek gerçeklik, o mağara duvarındaki temsili gölgeler tiyatrosudur.

    Modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, birçok düşünürün mutasavvıfın ve kadim bilginin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin" dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir görüntüden ibarettir. Bu görüntünün aslını maalesef henüz kimse göremedi.

    Kuramsal olarak gerçekliğin "gerçek" yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz.

    ~ Gerçek mi, oyun mu? ~

    İnsanların bilgilerinin ve algılarının belli sınırları olduğu, bugünkü bilim tarafından kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle ki bilimin derin dallarında uğraş veren -özellikle teorik dallardaki- bilimciler (bilimin artık tamamlandığını düşünmeye başlayan 19. yüzyıl sonu bilimcilerinin aksine) aynen ilk ve ortaçağ filozofları gibi gerçekliğin "aslı" konusunu tartışır hale gelmişlerdir. İnsanın evren hakkındaki tüm bilgisinin, temelde, duyu organlarını uyaran bazı dış unsurların yarattığı minik elektrik akımlarının, beyin dediğimiz o karmaşık organ tarafından değerlendirilmesi sonucu sahnelenen bir "oyun" olabileceği, gerçekliğin aslını belki de hiç kavrayamayacak olmamız ihtimali, bilimin rutin sorunları arasında yerini almış durumdadır. Bilhassa sinirbilimleri ve teorik fizik alanında uğraş veren bilimciler, bu gibi “derin” sorunlara aşinadır.

    Hepimiz bu kısıtlılıklarla donanmış durumdayız. "Zaman" ve "entropi" duvarları sayesinde, geçmiş ve gelecekle olan bağlarımız (fizik yasaları gereği) kopartılmışken, şu anin içindeki verilerle yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu işleri kısıtlı araçlarla gerçekleştirmeye çalışırken muhakkak ki "hata" yapıyoruz.

    Evrene ilişkin böyle bir düşünce (yahut gerçeklik anlayışı) çatısı altında, bir insanın veya topluluğun çağlar ötesine uzanan birtakım fikirler ortaya koymasını beklemek veya onun ağzından değişmez gerçekleri duymayı ummak beyhude bir çabadır. Eğer bir insan, "insanüstü" bir kaynaktan (peygamberler gibi) bilgi aldığını iddia etmiyorsa, o zaman nesnel ve nedensel aklıyla gerçekliğin sadece küçük bir kısmına sahip olabilecektir. Ve bu "küçük parça", gerçeğin kendisini anlamaya yönelik tüm çabalarda hatalara sebep olabilecek cılız mı cılız, güçsüz mü güçsüz bir araçtır.

    Nitekim genellikle, her şeyi bildiğini savunarak ortaya çıkan veya birçok şeyi açıklayacak geniş kapsamlı teoriler öneren kimseleri ciddiye almama eğilimindeyizdir. Zaten bilim felsefesi açısından bir kuramın tutarlılığı, çoğunlukla o kuramın "kapsamı" ile ters orantılıdır. Fakat peygamber olduğunu söyleyen biri, birtakım aşkın gerçeklerden bahsediyorsa, bu durumda onu sınayabilmek için herhangi bir "bilimsel" yöntemimiz yoktur. Bu durumda iki seçenek kalır: inanmak veya inanmamak...

    ~ Fakat... ~

    Burada gözden kaçan çok sıkıcı bir "gerçek" var: Beyin dediğimiz organ, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir "algı"dan ibarettir. Şimdiye kadar, gerek bu sayfalarda gerekse yüzlerce yıllık araştırma ve düşünce tarihinde adına beyin dediğimiz şey, temel duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bu temsili bilginin bir yansımasından ibarettir. Aynen dışımızdaki dünyayı zihnimizde oluşturduğumuz gibi, beynimizi ve zihnimizi de aslında zihnimizin içinde şekillendirip anlamaya çalışıyoruz.

    “Gerçek beyni” nasıl "görebileceğiz"? Hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Zira, insan beyninden daha karmaşık, daha girift bir şey bilmiyoruz ve bizzat o beynin kuralları ve sınırlılıkları ile bağlı olduğumuzdan, onu aşan bir algı seviyesine ulaşma şansımız bildiğimiz yöntemlerle pek mümkün gözükmüyor. Durumumuz, biraz kaba bir benzetmeyle bilgi işlem yapan bir bilgisayarın 'kendi varlığının mahiyetini" anlamasını beklememize benziyor.

    Jostein Gaarder “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabında bu açmazı şöyle dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi."

    Benim için en önemli sorun şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak?

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana...
  • Sen sık sık gülen gülerken de
    Sevecen bir Akdeniz çizgisini
    Sol yanına ağzının
    İliştiren çocuk özenle
    Yabana mı atıyorum yani seni
    Yabana mı atıyorum saat altı buçukları
    Çocuk ve Allah'ın en eski baskısını
    Değil, değil bunların biri
    Gözlerimin gemileri kuş istiyor
    Açılıp kapandıkça sevdam
    Kapanıp açılıyor bir mavi
    Şahmaran süt istiyor kefeninden
    Üç aylık ölmüş çocukların
    Kerem ile Arzu geliyor Aslı ile Kanber
    Ay kana kana batıyor
    Ay kana kana batıyor
    Eşkiyalar gecenin yangınını izliyor uzakta
    Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir
    otobüsteyim
    Jandarma daima nesirde kalacaktır
    Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine
    Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça
    Patronun karısını zimmetine geçirip
    Amasya'dan Kars'a kaçmakta olan sayman yardımcısıyla
    Alevilikten konuşuyoruz uzun süre
    Yanımdaki hep bir gazetede Marilym Monroe'nun
    resimlerine bakıyor
    Marilyn Monroe öldü diyorum ona
    Ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi
    Şimdiyse Cennette Nietzsche'nin metresi olması gerekir
    Bunları diyorum daha ne varsa diyorum
    İşte hiçbir sebep olmadığını sevişmemeye
    İşte çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu
    Bunun bir gün birine rastlamak gibi bir şey olduğunu
    Belki de bir günler bunun için Aydın'da
    bulunduğumu
    Zaten nedense hep bir şehirden bir şehre yolcu
    olduğumu
    İşte eflatun kakalı çocuklar olduğunu Kütahya'da
    Ankara'da dokunak Yozgat'ta becerik olduğunu
    Van'da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları
    İstanbul'da minarelerin lirik olduğunu köprülerinse
    dialektik
    Acemi bir bulut bozuyor bütün görüntüyü eski bir şarkı
    gibi
    Bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma
    Sinirli bir elin uysal bir bardağa
    Çok yukardan döktüğü bir içki gelir
    Sonsuz ve olağanüstü bir bira
    Köpüklene köpüklene biçimlendirir
    Soyunarak ağlayan bir kadını
    Acı bilincinde sonrasızlığın
    Ama bırakalım bırakalım bunları
    Yoldan piyade erleri geçiyor tahta bavullarıyla ve
    büyük yakalarıyla
    Ve faytoncular görüyorum
    Yere basışlarındaki ağırlığı azaltmak için
    Tanrısal bıyıklarıyla durumlarını paraşütlendiren

    Kars'tayım bu ne biçim Kars bir kenarda
    Pekala yalçınlık iddiasında bulunabilecek bir tepenin
    üstünde
    Kars kalesi yükseliyor
    Gökyüzünü Ankara kalesine göre daha soyut ve daha
    elverişli bir şekilde
    Hırpalayan bu kale de olmasa
    N'olacak bakalım hırpalayan bu kale de olmasa
    Kuşkusuz artacak yalnızlığım sevgili çocuk
    Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
    Yalnızlığın başkenti orası
    Bir de yine sevgili çocuk
    Biliyorsun kişi tutkularıyla
    Yalnızlığını adlandırıyor o kadar
    Arkada bir su devrile devrile akıyor
    Rastgele bir ağaca soruyorum
    Bir şey var sanki onu soruyorum
    Değil orda diyor belki biraz daha ilerde
    Tanrı meleğini ağırlamaya çalışan
    Ataerkil bir aile gözümü alıyor
    Dedelerin yüzlerinde erozyon
    Silip götürmüş bütün evetleri
    Annelerinse ağızlarında hiyeroglif
    Babalarınsa ağustoslar atasözleri
    Amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
    Teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini
    Ablalarınsa boyunları soru işareti
    Ağabeylerse utançlarından emrah
    Sıralanmışlar su boylarına
    Bıçakla soyuyorlar kelimeleri
    Ya suya giden küçük kızlar
    Onlar
    Tıpkı o kuşlar gibi
    Uçan daha bir süre
    Sonra da vurulduktan
    Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri
    Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
    Şu son dönemecini de aşınca gecenin
    Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
    Bu ağartı ancak yürekle karşılabilir
    Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
    Tutsaksan ellerini sıvışır gibi zincirlerinden
    Ve balyozla vursalar mısralarına
    Soylu bir demir sesi yükselir
    Soylu büyük ve mavi bir demir sesi
    Ellerim egece yatısına çağrılmış
    Ve
    Teleşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi
    Yüzüm giyotine abone
  • 124 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öncelikle bu kitabı kaç gündür elimde süründürdüğüm ve okumayı ertelediğim için Dücane hocadan ve kitabından özür dilemek istiyorum..

    Kitabın içeriğinden çok yazarına değinmek istiyorum. Malum, ürünü iyi anlayabilmek için o ürünü yapanı tanımak gerekir evvelinde.. iyi güzel diyorum düşünüyorum da bakalım net bilgiler bulabilecek miyim ?

    Haydi bismillah

    Kimdir bu Dücane hoca ?
    Nelerle uğraşır ?

    Bu soruları sorduğumda google teyzeye bana dilci, felsefeci ve yazar olarak kısa
    cevaplar verdi. Neden kısa diyorum; çünkü hayatına dair çok bir bilgiye rastlayamadım.
    Belki de ben beceremedim/araştıramadım, bilemiyorum..

    Neysee

    1978'de, siyasi olaylar sebebiyle cezaevine girmiş. Totalde 4 yıl cezaevinde kalmış; burada Kur'an okumayı ve namaz kılmayı öğrenmiş.

    Geçen hafta Dücane hoca Ankara'daydı, yine bir söyleşisi vardı. Tabii ki böyle fırsatı kaçıramazdım. Gittim
    sonuna kadar da dinledim; o kadar güzel konuşuyordu ki bırakıp gidemedim .(Bu bana
    biraz pahalıya patladı; yurda geç geldiğim için tutanak tutuldu. Ama buna değerdi)
    Çıkışta da minnoş bir ablayla tanıştım, sohbet ettik biraz. O kadar ortak noktayla
    tanımışız ki Dücane hocayı, hayret ettim doğrusu. Bi kez daha Ankara küçük dedirtti
    bana. O ablada Us Atölyesi sayesinde iyice tanımış, bende öyle tanıdım. O ablada
    geçen seneki söyleşisine İbrahim abi ile(Us Atölyesinin kurucusu) katılmış, bende
    onunla katıldım... Neyse güzel bir tevafuk oldu konuşarak geldik..

    Orada tuttuğum notları ajandama geçirirken aklıma geldi; ben bu adamın
    konuşmasını her dinleyişimde aydınlanıyorum mutlu oluyorum neden kitaplarını
    okumuyorum ?!!
    Aslında senenin başında bi kitapsever arkadaşımız hediye etmişti bana, hemde 1k'dan aramızdan biri, tekrar tekrar teşekkür etmek istiyorum ona da. 🤗 İyi ki beni bu kitapla
    tanıştırmış

    Şimdi kitabın içeriğine gelelim
    Kitap, Dücane hocanın denemelerinden oluşuyor. İnsanın aklını zorlayarak yaptığı
    açıklamalar tasvirler o kadar çarpıcı ki, o zorlanmadan sonra oluşan mini aydınlanmanın verdiği zevk gerçekten denemeye değer.
    Kelimeleri öyle güzel açıklıyor ki; insanın, her kelimenin köküne inip en doğru şekilde
    kullanılışı nasılsa öyle kullanası geliyor.

    Söyleşi çıkışında tanıştığım abla da söylemişti ama insanın inanası gelmiyor; Dücane hoca liseden sürülmüş. Liseyi bitirmeden hapse girmiş, lisans eğitimi almamış..
    Ama o kadar çok dil biliyor ki!!
    Merak ettiği kitapları bizzat kendisi okuyabilmek ve yorumlayabilmek için bi çok dil öğrenmiş.. Ulaştığım kadarıyla Arapça, İngilizce, İbranice, Fransızca, Almanca, Farsça ve Osmanlıca'yı biliyor.. Osmanlıca ya 'zaten kendi dilim' diyor

    Haa bi de 1998 den 2011 e kadar gazetelerde düzenli olarak köşe yazarlığı yapmış fakat izlediği bir filmin etkisinde kalarak köşe yazarlığı hayatına 2011 de son vermiş..
    Merak edenler için; filmin adı "Bab Aziz"/ "Baba Aziz" her iki şekilde de kullanılıyor.


    Bu okuduğum ilk kitabı olduğu için daha çok yazara yoğunlaşmak istedim..
    Kitaptaki denemelerin başlıklarını da ekleyeyim, ilginizi çeken bir başlık olursa okursunuz

    ▪Sahilsizim (kitabın kalbi )
    ▪hakikat niçin hep yaşlı, hep ıslak ?
    ▪kavrayan mısın, kavranan mı?
    ▪eflatun-ı vakt olsan dahi
    ▪delilik özgürlüktür
    ▪ey vallahi
    ▪kalbin kalbe secdesi
    ▪hüve'l-baki
    ▪hayy'dan gelen hu'ya gider
    ▪hu sorusu
    ▪hu'nun sorusu
    ▪hz. insan'ın tevazuu
    ▪hz. insan'ın fakrı
    ▪hz. insan'ın urûcu
    ▪hz. mi hazret mi ?
    ▪sonra tevazu
    ▪hep tevazu
    ▪bilmek niçin ıstırap verir ?
    ▪hikmet ve cinsellik
    ▪cinselliğin hıristiyancası
    ▪kargayıla bülbülü kafese koysalar
    ▪çiçeklerden özür dilemeli
    ▪boşa konuşabilirsin, ama boşu konuşamazsın!
    ▪dilin bile nutku tutulmuşken
    ▪ah, ki ne ah!
    ▪şair, dervişin kardeşidir
    ▪tanınmamak için çıplak dolaşmalı
    ▪bilgi'yi karşıtlığın özünden devşirmek
    ▪sana benden kalan ne?
  • Hiçbir zaman sol da olmadım, sağ da. Böyle bir sınıflama sokaktaki adam için geçerli olabilir. Ömrünü düşünceye adayan, Eflatun'dan Marx'a kadar her düşünce adamını sevgi ve saygıyla selamlayan, bütün dinlere, bütün mezheplere saygılı bir kimsenin herhangi bir kilisede barınabileceği nasıl düşünülebilir?
    Cemil Meriç
    Sayfa 62 - Somut, 2.12.1983